<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Genel Paylaşım Forumu ,Türkçe Forum Sitesi, Güncel Forumlar - Türk Tarihi]]></title>
		<link>https://www.forumteams.com/</link>
		<description><![CDATA[Genel Paylaşım Forumu ,Türkçe Forum Sitesi, Güncel Forumlar - https://www.forumteams.com]]></description>
		<pubDate>Thu, 30 Apr 2026 12:13:20 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[İstiklal Marşının Açıklaması Ve Anlamı]]></title>
			<link>https://www.forumteams.com/konu-istiklal-marsinin-aciklamasi-ve-anlami.html</link>
			<pubDate>Sat, 31 May 2025 07:14:20 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.forumteams.com/member.php?action=profile&uid=23">Damla</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.forumteams.com/konu-istiklal-marsinin-aciklamasi-ve-anlami.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İstiklal Marşının Açıklaması - Anlamı</span><br />
<br />
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;<br />
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.<br />
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;<br />
O benimdir, o benim milletimindir ancak.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mehmet Akif Türk milletine cesaret,ve tahammül aşılamak için ve onda bulunan duyguları harekete geçirmek için şiirine korkma sözüyle başlıyor. Bayrak bir milletin bir milletin geleceğinin ve bağımsızlığının sembolüdür. Bayrağın sönmesi türk milletinin istiklalini kaybetmesidir. Şair ülkemizde tek bir insan kalana kadar bu vatanı savunacağımızı belirtiyor. O halde en son Türk bireyi son nefesini vermeden türk istiklal ve bağımsızlığını yok etmek, Türk bayrağını söndürmek mümkün değildir. Zira bayrağımız milletimizin yıldızıdır. Bayrağın kaderi ile milletimizin kaderi birbirine bağlıdır. Bayrak bizimdir, biz yaşadıkça onu elimizden kimse alamaz. Türk milletinin bütün fertlerini öldürmedikçe bağımsızlığını kimse yok edemez.</span><br />
<br />
Çatma, kurban olayım çehreni ey nazlı hilal!<br />
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal?<br />
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal...<br />
Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklal!<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Şair ikinci kıtada bayrağımızın o zaman ki kırgın, küskün, öfkeli halini dile getiriyor. Türk vatanının bazı parçaları, işgal edilmiştir. Bu yüzden bazı bölgelerde bayraklarımız indirilmiş yerine düşman bayrakları asılmıştır. Kaş çatmak öfke halini ifade eder. Kaş ayrıca edebiyatımızda hilale benzetilir. Sevgilinin kaşları daima hilal şeklinde gösterilmiştir. Bayraktaki hilal de tıpkı nazlı bir sevgilinin kaşı gibi çatılmıştır. Kahraman türk milletini üzmektedir. Türkün beklediği, özlediği gülen bir bayraktır. Türk bayrağının gülmesi göklerde dalgalanmasıdır. Bir aşığın sevgilisinden güler yüz beklemesi gibi bağımsızlığa aşık Türk milletide özgürlüğün sembolü olan bayraktan gülmesini beklemektedir. Bu milletimizin en doğal hakkıdır. Çünkü türkler bağımsızlıkları ve bayrakları uğruna pek çok kan dökmüşlerdir. Bu kanları bayrağa helal etmeleri için onun da nazlanmayı bırakıp göklerde dalgalanması gerekir. Türk milleti daima Allah’a inandığı ve taptığı için özgürlük onun hakkıdır.</span><br />
<br />
<br />
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.<br />
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!<br />
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.<br />
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Şair “ben” diyor.(Ancak kast ettiği mana aslında bizdir türk milleti adına konuşmaktadır) Türk milleti ezelden beri hür yaşamıştır,hür yaşayacaktır. Onun özgürlüğünü elinden almak isteyen ancak çıldırmış olmalı,zira böyle bir harekete kalkışanlar ağır bir şekilde cezalandırılır. Türk milleti bağımsızlığı uğrunda önüne çıkacak her engeli aşacak güçtedir. O; böylesine yüce bir amaç için dağları delecek, enginlere sığmayıp,denizleri taşıracaktır güçtedir.</span><br />
<br />
Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,<br />
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.<br />
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,<br />
“Medeniyet!” dediğin tek dişi kalmış canavar?<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bu kıtada şair vatanımızı istilaya kalkışan avrupalılara meydan okuyor. 20. asrın başında avrupa medeniyeti 19.yy. deki görkeminden oldukça uzaktır. O sebeple şair bayıyı tek dişi kalmış canavara benzetiyor. Ancak avrupa mevcut teknik imkanlarını seferber ederek topuyla, tüfeğiyle, tankıyla bizi yok etmeye çalışmaktadır. Mehmetçik ise bu güce topla, tüfekle, mızrakla, kılıçla cevap vermeye çalışmaktadır. Avrupalı kendini çelik zırhla korurken mehmetçik ona iman dolu altın göğsüyle karşılık vermektedir.</span><br />
<br />
Arkadaş! Yurdumu alçakları uğratma, sakın.<br />
Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.<br />
Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın...<br />
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Şair kahraman Türk askerine hitap ediyor. Türk yurdunu alçakları uğratmaması için gerekirse canını feda etmesini öneriyor. Şehit gövdelerinin meydana getireceği siperler düşmana mani olacaktır. Mehmet Akif düşmanın çok kısa bir süre içinde bu hayasızca akına son vereceği Allah’ın Türk milletine Kuran-Kerimde vaad ettiği zafer gününün yarından bile daha yakın bir zamanda doğacağına inanmaktadır.</span><br />
<br />
Bastığın yerleri “toprak!” diyerek geçme, tanı:<br />
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.<br />
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:<br />
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Şair Türk ordusuna vatanın kutsallığını hatırlatıyor. Toprak ile vatan arasında büyük bir fark vardır. Toprağı vatan haline getiren onu elde etmek ve korumak için savaşan fertlerin varlığıdır. Kısacası sıradan bir toprak büyük bir değer taşımaz; ama vatan toprağı uğrunda şehit olan atalarımızın o topraktaki mezarlarıdır. Bu kutsal vatanı dünyalara değişmeyiz. Toprak dünyanın dünyanın her yerinde bulunur. Ancak atalarımızın kanlarıyla sulanan topraklar vatanımız üzerindedir.</span><br />
<br />
Kim bu cennet vatanının uğruna olmaz ki feda?<br />
Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda!<br />
Canı, cananı, bütün varımı alsında Huda,<br />
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bu vatan cennet kadar kıymetlidir. Şehit olanların ruhu dini inanışımıza göre doğrudan doğruya cennete gider. Şehitlerimiz bu vatan toprağında yattığı için cennetten farksızdır. Bir avuç toprağı sıksak şehitler fışkıracak sanırız. Canımızdan çok sevdiğimiz insanları varımızı yoğumuzu Allah alsında yalnız yaşadığımız sürece bizi vatanımızdan ayrı düşürmesin.</span><br />
<br />
Ruhumun senden, ilahi, şudur ancak emeli:<br />
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.<br />
Bu ezanlar-ki şahadetleri dinin temeli-<br />
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah’a şair hitap ediyor. Mehmet Akif’in Allah’tan tek dileği ibadet yerlerinin göğsüne düşman elinin değmemesidir. Camilerimizden okunan ezanlar sonsuza kadar türk yurdunun üstünde inlemelidir. Çünkü bu ezanlar dinimizin temelidir.</span><br />
<br />
O zaman vecd ile bin secde eder-varsa-taşım,<br />
Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,<br />
Fışkırır ruh-ı mücerred gibi yerden na’şım;<br />
O zaman yükselerek arşa değer belki başım.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ezan sesleri yurdumuzun üstünde inledikçe şehitlerimizinde ruhları şaad olacaktır. Ezan sesi sadece yaşayanlara değil, ölülere hatta onların mezar taşlarına bile tesir eden yüce bir anlam taşır. Şehit atalarımızın her şeyden arınmış ruhları yerden fışkıracak, ezan sesiyle ayağa kalkacak ve dışa yükselecektir.</span><br />
<br />
Dalgalan sen de şafakalar gibi ey şanlı hilal!<br />
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.<br />
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:<br />
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;<br />
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklal!<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Şair zafer gününün heyecanını yaşıyor. Şanlı bayrağımız dalgalandıkça gökyüzünü şafakla yarış edercesine gökyüzünü kızıl renge boyamaktadır. Türk milleti yeniden bağımsızlığına kavuşmuştur. Atrık onun için yok olma korkusu kalmamıştır. Bayrağımız şehitleri mizin kanlarını hak etmiştir. Bağımsızlık Allah’a tapan ve doğruluktan ayırmayan Türk milletinin en doğal hakkıdır.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İstiklal Marşının Açıklaması - Anlamı</span><br />
<br />
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;<br />
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.<br />
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;<br />
O benimdir, o benim milletimindir ancak.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mehmet Akif Türk milletine cesaret,ve tahammül aşılamak için ve onda bulunan duyguları harekete geçirmek için şiirine korkma sözüyle başlıyor. Bayrak bir milletin bir milletin geleceğinin ve bağımsızlığının sembolüdür. Bayrağın sönmesi türk milletinin istiklalini kaybetmesidir. Şair ülkemizde tek bir insan kalana kadar bu vatanı savunacağımızı belirtiyor. O halde en son Türk bireyi son nefesini vermeden türk istiklal ve bağımsızlığını yok etmek, Türk bayrağını söndürmek mümkün değildir. Zira bayrağımız milletimizin yıldızıdır. Bayrağın kaderi ile milletimizin kaderi birbirine bağlıdır. Bayrak bizimdir, biz yaşadıkça onu elimizden kimse alamaz. Türk milletinin bütün fertlerini öldürmedikçe bağımsızlığını kimse yok edemez.</span><br />
<br />
Çatma, kurban olayım çehreni ey nazlı hilal!<br />
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal?<br />
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal...<br />
Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklal!<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Şair ikinci kıtada bayrağımızın o zaman ki kırgın, küskün, öfkeli halini dile getiriyor. Türk vatanının bazı parçaları, işgal edilmiştir. Bu yüzden bazı bölgelerde bayraklarımız indirilmiş yerine düşman bayrakları asılmıştır. Kaş çatmak öfke halini ifade eder. Kaş ayrıca edebiyatımızda hilale benzetilir. Sevgilinin kaşları daima hilal şeklinde gösterilmiştir. Bayraktaki hilal de tıpkı nazlı bir sevgilinin kaşı gibi çatılmıştır. Kahraman türk milletini üzmektedir. Türkün beklediği, özlediği gülen bir bayraktır. Türk bayrağının gülmesi göklerde dalgalanmasıdır. Bir aşığın sevgilisinden güler yüz beklemesi gibi bağımsızlığa aşık Türk milletide özgürlüğün sembolü olan bayraktan gülmesini beklemektedir. Bu milletimizin en doğal hakkıdır. Çünkü türkler bağımsızlıkları ve bayrakları uğruna pek çok kan dökmüşlerdir. Bu kanları bayrağa helal etmeleri için onun da nazlanmayı bırakıp göklerde dalgalanması gerekir. Türk milleti daima Allah’a inandığı ve taptığı için özgürlük onun hakkıdır.</span><br />
<br />
<br />
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.<br />
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!<br />
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.<br />
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Şair “ben” diyor.(Ancak kast ettiği mana aslında bizdir türk milleti adına konuşmaktadır) Türk milleti ezelden beri hür yaşamıştır,hür yaşayacaktır. Onun özgürlüğünü elinden almak isteyen ancak çıldırmış olmalı,zira böyle bir harekete kalkışanlar ağır bir şekilde cezalandırılır. Türk milleti bağımsızlığı uğrunda önüne çıkacak her engeli aşacak güçtedir. O; böylesine yüce bir amaç için dağları delecek, enginlere sığmayıp,denizleri taşıracaktır güçtedir.</span><br />
<br />
Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,<br />
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.<br />
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,<br />
“Medeniyet!” dediğin tek dişi kalmış canavar?<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bu kıtada şair vatanımızı istilaya kalkışan avrupalılara meydan okuyor. 20. asrın başında avrupa medeniyeti 19.yy. deki görkeminden oldukça uzaktır. O sebeple şair bayıyı tek dişi kalmış canavara benzetiyor. Ancak avrupa mevcut teknik imkanlarını seferber ederek topuyla, tüfeğiyle, tankıyla bizi yok etmeye çalışmaktadır. Mehmetçik ise bu güce topla, tüfekle, mızrakla, kılıçla cevap vermeye çalışmaktadır. Avrupalı kendini çelik zırhla korurken mehmetçik ona iman dolu altın göğsüyle karşılık vermektedir.</span><br />
<br />
Arkadaş! Yurdumu alçakları uğratma, sakın.<br />
Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.<br />
Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın...<br />
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Şair kahraman Türk askerine hitap ediyor. Türk yurdunu alçakları uğratmaması için gerekirse canını feda etmesini öneriyor. Şehit gövdelerinin meydana getireceği siperler düşmana mani olacaktır. Mehmet Akif düşmanın çok kısa bir süre içinde bu hayasızca akına son vereceği Allah’ın Türk milletine Kuran-Kerimde vaad ettiği zafer gününün yarından bile daha yakın bir zamanda doğacağına inanmaktadır.</span><br />
<br />
Bastığın yerleri “toprak!” diyerek geçme, tanı:<br />
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.<br />
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:<br />
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Şair Türk ordusuna vatanın kutsallığını hatırlatıyor. Toprak ile vatan arasında büyük bir fark vardır. Toprağı vatan haline getiren onu elde etmek ve korumak için savaşan fertlerin varlığıdır. Kısacası sıradan bir toprak büyük bir değer taşımaz; ama vatan toprağı uğrunda şehit olan atalarımızın o topraktaki mezarlarıdır. Bu kutsal vatanı dünyalara değişmeyiz. Toprak dünyanın dünyanın her yerinde bulunur. Ancak atalarımızın kanlarıyla sulanan topraklar vatanımız üzerindedir.</span><br />
<br />
Kim bu cennet vatanının uğruna olmaz ki feda?<br />
Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda!<br />
Canı, cananı, bütün varımı alsında Huda,<br />
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bu vatan cennet kadar kıymetlidir. Şehit olanların ruhu dini inanışımıza göre doğrudan doğruya cennete gider. Şehitlerimiz bu vatan toprağında yattığı için cennetten farksızdır. Bir avuç toprağı sıksak şehitler fışkıracak sanırız. Canımızdan çok sevdiğimiz insanları varımızı yoğumuzu Allah alsında yalnız yaşadığımız sürece bizi vatanımızdan ayrı düşürmesin.</span><br />
<br />
Ruhumun senden, ilahi, şudur ancak emeli:<br />
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.<br />
Bu ezanlar-ki şahadetleri dinin temeli-<br />
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah’a şair hitap ediyor. Mehmet Akif’in Allah’tan tek dileği ibadet yerlerinin göğsüne düşman elinin değmemesidir. Camilerimizden okunan ezanlar sonsuza kadar türk yurdunun üstünde inlemelidir. Çünkü bu ezanlar dinimizin temelidir.</span><br />
<br />
O zaman vecd ile bin secde eder-varsa-taşım,<br />
Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,<br />
Fışkırır ruh-ı mücerred gibi yerden na’şım;<br />
O zaman yükselerek arşa değer belki başım.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ezan sesleri yurdumuzun üstünde inledikçe şehitlerimizinde ruhları şaad olacaktır. Ezan sesi sadece yaşayanlara değil, ölülere hatta onların mezar taşlarına bile tesir eden yüce bir anlam taşır. Şehit atalarımızın her şeyden arınmış ruhları yerden fışkıracak, ezan sesiyle ayağa kalkacak ve dışa yükselecektir.</span><br />
<br />
Dalgalan sen de şafakalar gibi ey şanlı hilal!<br />
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.<br />
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:<br />
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;<br />
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklal!<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Şair zafer gününün heyecanını yaşıyor. Şanlı bayrağımız dalgalandıkça gökyüzünü şafakla yarış edercesine gökyüzünü kızıl renge boyamaktadır. Türk milleti yeniden bağımsızlığına kavuşmuştur. Atrık onun için yok olma korkusu kalmamıştır. Bayrağımız şehitleri mizin kanlarını hak etmiştir. Bağımsızlık Allah’a tapan ve doğruluktan ayırmayan Türk milletinin en doğal hakkıdır.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[İslamiyet öncesi Türk Edebiyatı-yazılı Dönem]]></title>
			<link>https://www.forumteams.com/konu-islamiyet-oncesi-turk-edebiyati-yazili-donem.html</link>
			<pubDate>Sun, 30 Mar 2025 18:03:12 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.forumteams.com/member.php?action=profile&uid=39">BegonviL</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.forumteams.com/konu-islamiyet-oncesi-turk-edebiyati-yazili-donem.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İSLAMİYET ÖNCESİ TÜRK EDEBİYATI </span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">YAZILI DÖNEM TÜRK EDEBİYATI</span><br />
<br />
İslamiyet öncesi yazılı Türk edebiyatı dönemi 8. yüzyıldan -Göktürk Yazıtlarının yazılmasıyla- başlar 10. yüzyıla -Karahanlıların İslamiyet'i kabulü- kadar devam eder. Türklerin en eski yazılı eserleri 6. yüzyıla ait olan Yenisey Yazıtlarıdır. Ancak bunlar belge niteliği taşımamaktadırlar. Çünkü bunların çoğu okunamayacak kadar yıpranmışlardır. Okunabilenlerin mezar taşı olmalarından dolayı pek bir önemi yoktur. Bu bakımdan Türk tarihi ve edebiyatının ilk yazılı ürünü olarak Göktürk Yazıtları kabul edilmektedir. Göktürklerden sonra ise Uygur Türkleri daha çok dini içerikli metinler yazmışlardır.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bu dönem yazılı edebiyatın temel özellikleri şöyledir:</span><br />
<br />
<br />
- Bu dönemdeki ürünler Göktürkçe ve Uygurca ile verilmiştir.<br />
<br />
<br />
- Hem sade halk diline dayalı bir anlatım, hem de sanatlı bir söylev diliyle yapılan anlatım kullanılmıştır.<br />
<br />
<br />
- Hem dini hem de din dışı ürünler verilmiştir.<br />
<br />
<br />
-Uygur metinlerinde Çince'nin etkisi vardır. Ancak Göktürk metinlerinde saf Türkçe kullanılmıştır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İSLAMİYET ÖNCESİ TÜRK EDEBİYATI </span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">YAZILI DÖNEM TÜRK EDEBİYATI</span><br />
<br />
İslamiyet öncesi yazılı Türk edebiyatı dönemi 8. yüzyıldan -Göktürk Yazıtlarının yazılmasıyla- başlar 10. yüzyıla -Karahanlıların İslamiyet'i kabulü- kadar devam eder. Türklerin en eski yazılı eserleri 6. yüzyıla ait olan Yenisey Yazıtlarıdır. Ancak bunlar belge niteliği taşımamaktadırlar. Çünkü bunların çoğu okunamayacak kadar yıpranmışlardır. Okunabilenlerin mezar taşı olmalarından dolayı pek bir önemi yoktur. Bu bakımdan Türk tarihi ve edebiyatının ilk yazılı ürünü olarak Göktürk Yazıtları kabul edilmektedir. Göktürklerden sonra ise Uygur Türkleri daha çok dini içerikli metinler yazmışlardır.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bu dönem yazılı edebiyatın temel özellikleri şöyledir:</span><br />
<br />
<br />
- Bu dönemdeki ürünler Göktürkçe ve Uygurca ile verilmiştir.<br />
<br />
<br />
- Hem sade halk diline dayalı bir anlatım, hem de sanatlı bir söylev diliyle yapılan anlatım kullanılmıştır.<br />
<br />
<br />
- Hem dini hem de din dışı ürünler verilmiştir.<br />
<br />
<br />
-Uygur metinlerinde Çince'nin etkisi vardır. Ancak Göktürk metinlerinde saf Türkçe kullanılmıştır.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Türklerde Kadın]]></title>
			<link>https://www.forumteams.com/konu-turklerde-kadin.html</link>
			<pubDate>Sun, 30 Mar 2025 18:01:33 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.forumteams.com/member.php?action=profile&uid=39">BegonviL</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.forumteams.com/konu-turklerde-kadin.html</guid>
			<description><![CDATA[Eski Türk toplumlarında aile en önemli sosyal birlik olduğundan, ailenin temelini teşkil eden kadın, Türk destanlarında, Türk efsanelerinde öyle yüce bir mertebeye konulmuştur ki, kadını böylesine yüce bir varlık haline getiren töreye, kültüre hayran olmamanın imkanı yoktur. Kadın, erkeğin biricik yoldaşı ve çocuklarının anası olmak gibi önemli bir vazifeyle görevlendirilmiştir. Daha da önemlisi Türk ırkının tek bereket kaynağıdır Kendisine verilen bir takım haklardan dolayı hanların, hakanların, cengaverlerin önünde saygı ile eğildikleri bir şeref abidesidir.<br />
<br />
Türk destanlarında kadın ilahi bir varlık konumuna gelmiştir. Öyle ki, erişilip dokunulması, koklanması, kısaca beş duyu ile algılanmasının imkanı yoktur. Yaratılış Destanında, Tanrı'ya insanları ve dünyayı yaratması için Fikir ve ilham veren "Ak Ana" adında bir kadındır. Oğuz Kağan'ın ilk karısı, karanlığı yararak gökten inen mavi bir ışıktan, ikinci karısı ise kutsal bir ağaçtan doğmuş insan üstü varlıklardır. Yakutlarda "Ak Oğlan" ağacın içinden çıkan nurlu bir kadın tarafından emzirilmiştir. İlk Türk yazıtlarından olan Bilge Kağan Kitabesi'nde Kağan: "Sizler anam hatun, büyük annelerim, ablalarım, hala ve teyzelerim, prenseslerim..." hitabıyla söze başlar.<br />
<br />
En eski Türk inancına göre "han ile hatun" gök ile yerin evlatlarıdır. Kadın burada yedinci kat göktedir. Kadına, böylesine bir kutsallık veren törede kadının dövülmesinin, horlanmasının, itilip kakılmasının imkanı yoktur. Zaten Türk kültüründe ve destanlarında böyle bir durum göze çarpmamaktadır. Türk destanlarında kadın, erkeğin daima yanındadır. Onların güç ve ilham kaynağıdır.<br />
<br />
Dede Korkut Hikayelerinden olan "Deli Dumrul'da, Dumrul canının yerine can bulma çabasına girince, bunu kadınından bulmuş, kadını ona hiç çekinmeden "canını vereceğini" söylemiştir. Yine Türk kültüründe destan kahramanları, iyi ata binen, iyi kılıç kullanan, iyi savaşan kadınlarla evlenmek istemektedir. Nitekim yine Dede Korkut'taki Bamsı Beyrek Hikayesinde yer alan "Banu Çiçek" bunun en güzel örneğidir.<br />
<br />
Kırgızların Manas Destanında kadın, evin namusunun koruyucusudur. Kahramanlar, ahlak dışı bir iş yapacakları zaman kadın onlara mani olmaktadır. Kazaklarda kadına verilen değer şu atasözüyle ne güzel anlatılmıştır. "Birinci zenginlik sağlık, ikinci zenginlik kadındır."<br />
<br />
Tüm Türk destanlarında, sarsılmaz bir saygı, sevgi ve sadakat vardır. Gerdeğe girdiği gün, murat alıp vermeden yalnız kalan kadın (gelin) kocası dönünceye kadar onu bekleyeceğine ve üzerine bir erkek sinek bile kondurmayacağına ant içerdi.<br />
<br />
Kadınların, savaşta düşmanın eline geçmesi büyük bir zillet sayılırdı. Destanların hiçbirinde şehveti andıran çirkin olayların olmayışı, üzerinde durulması gereken önem-i bir konudur. Oğuz Kağan Destanında, ırza tecavüz edenlerin öldürüldüğü veya gözlerine mil çekildiği ifade edilirken; İran'ın ünlü destanı "Şehname"de bu tür ahlaksızlıkların hikaye edildiği ortadadır. Örneğin Şehname'nin kadın kahramanlarından olan "Südübe", Siyavuş'a aşıktır, ve ona çirkin tekliflerde bulunur: "Hadi gel, kimsenin haberi olmadan beni bir kere sevindir de, gençliğimin günlerini tazelendirip onların bana yeniden bağışlayıver." Banu Çiçek ile buradaki kadın tipini karşılaştırmaya gerek bile yoktur.<br />
<br />
İranlı bir tarihçi olan Gerdîzî de; "Malumdur ki Türk kadınları çok iffetlidirler." derken Türk kadının ahlakî temizliğini övmektedir. Bu övgü boşuna değildir. Nitekim kadın adları arasında, temiz, faziletli manasına gelen; "Hun, Sa-bir, Arig, Ank, Uygur Silig, Kazan Silu" gibi adların bulunması sebepsiz değildir. Aynı şekilde İbn Batu-ta, Seyahatnamesi'nde Kırım'daki hatıralarını anlatırken şöyle demektedir. "Burada tuhaf bir hale şahit oldum ki o da Türklerin kadınlara gösterdiği hürmetti. Burada kadınlarının kıymet ve derecesi erkeklerinkinden çok üstündür."<br />
<br />
İslamiyet öncesi Türk toplumunda, kadınsız bir iş görülmezdi. Daha önce belirttiğimiz gibi, kadın erkeğinin tamamlayıcısıdır. O sürekli erkeğinin yanındadır. Hanların buyrukları yalnız "Hakan buyuruyor ki ifadesiyle başlamamışsa geçerli kabul edilmezdi. Yabancı devlet elçilerinin kabulünde hatun da hakanla beraber olurdu. Törenlerde, şölenlerde kadın, hakanın soluna oturur, siyasî ve idarî konulardaki görüşlerini beyan ederdi. Kadınların savaş meclislerine katıldığı dahi olurdu. Örneğin; Büyük Hun İmparatorluğu adına Çin ile ilk barış antlaşmasını Mete Han'ın hatunu imzalamıştır.<br />
Ebul Gazi Bahadır Han. Şecere-i Terakime'de. Oğuz ilinde, yedi kızın uzun yıllar beylik yaptıklarını anlatmakta ve bu kızların isimlerini şöyle sıralamaktadır "Boyu Uzun Burla, Barçın, Salur, Şabatı Hatun, Künin Körkli, Kerçe Buladı, Kuğatlı Hanım "<br />
<br />
Türk kadını, diğer toplumlarda olduğu gibi baskı altında tutulmuyor, aşağılanmıyordu. Kadının yüceliği, Altay dağlarının en yüksek tepesine "Kadınbaşı" ismi verilerek, sanki çağlar sonrasına bir mesaj gibidir.<br />
<br />
İslam öncesi Türk topluluklarında kadına böyle bir bakış açısı var iken, Türk toplumu dışında kalan milletlerde kadının durumu acınacak bir haldedir.<br />
<br />
Cahiliye devri Araplarında, kadının kocası yanındaki değeri, alınıp satılan bir maldan farksızdır. Arap erkeği, adet zamanında kadınla bir arada oturmaz, onunla yiyip içmezdi. Aynı dönemde, yine burada kadının miras hakkı yoktur. Oysa, Türk kadını miras hakkına sahiptir. Mesela Yakutlarda kadının kendine ait mülkü mevcuttur. Buna "and " veya "semse" adı verilir. Kadının bunu, istediği gibi kullanmak hakkı vardır. Ölen bir kocanın karısı var ise bunun mirastan iki hali olur<br />
<br />
1. Kocanın, oğlu veya kızı, oğlunun. oğlunun oğlu veya bir kızı ile beraber bulunuyorsa sekizde bir.<br />
<br />
2. Bunlardan hiçbiri kadının yanında değilse dörtte biri miras alınırdı.<br />
<br />
Aynı dönemlerde kadınların diğer toplumlardaki durumunu incelemeye devam edelim. İngiltere de XI. asra kadar kocalar karılarını satabilirdi. Hıristiyanlar ise kadına şeytan gözüyle bakmışlardır. Yine İngiltere'de kadın "murdar" bir varlık sayıldığı için İncil'e el süremiyordu. Kadınlar İncil'i okuma hakkına Hanry devrinde (1509-1547) sahip olmuşlardır. İngiliz Piskoposu Dour'un 1888 yılında Westminster Kilisesinde vaaz verirken söyledikleri tüyler ürperticidir.<br />
<br />
"Bundan yüz sene öncesine kadar kadın, erkeğin sofrasına oturma hakkına sahip olmadığı gibi, sorulmadan söze başlaması caiz değildi. Kocası başının ucuna kocaman bir sopa asardı ki karısı ne zaman bir emrini tutmazsa onu kullanırdı. Kadının sözü kızlarına geçmezdi. Erkek çocuklar ise, analarına ev içinde bir hizmetçi kadından fazla paye vermezlerdi." Çin 'de ise boşanma hakkı sadece erkeğe mahsustu. Kadının böyle bir hakkı yoktu. Oysa Türk kadını tüm bu haklara sahipti. "Koca, karısını,kadın kocasını boşayabilirdi." Koca karısının getirdiği çeyizin bedelini verirken, kadın da para vermek veya mihrinden vazgeçmek suretiyle kocasından boşanabilirdi."<br />
<br />
Budizm'in kurucusu Buda ise ilk başlarda kadınları dinine kabul etmemiştir. Eski Türk kadını, Roma kadınından da daha fazla haklara sahipti. Roma hukukunda kadın kendi malına hükmedemezdi. Vasiyet yapamazdı Roma hukuku, kadını, ergin kabul etmiyordu. Onu noksan akıllı sayıyordu. Romalı kadın Jüstinyen devrine kadar tam bir esir hayatı yaşamıştır. Roma'da dul kadının evlenmesi suç sayılıyordu. Yine Çin'de yeni doğan çocuk erkekse pahalı kumaşlara, kız ise bez parçalarına sarılırdı. İran'da kendilerine eş bulan kızlar günahkar sayılmıştır. İran'da kanları bozmamak için yakın akrabalarla evlilik uygun görülmüştür. Bu sebepten anaları ile kız kardeşleri ile evlenenler ortaya çıkmıştır. Aynı şekilde cahiliye Araplarının kız çocuklarını diri diri gömmeleri acı gerçeklerdir. Kız çocuğa sahip olmak şerefsizlik sayılmıştır.<br />
<br />
İşte bu dönemlerde Türk kızları ve kadınları toplumun şerefli birer ferdidir. Türk milleti hariç, kadınları aşağılamayan, hor görmeyen bir millet yoktur. Türk kadınının, böyle ihtişam içinde ve saygı görerek yaşaması, Türk karakter ve kültürünün yüksek değerini ifade eder.<br />
<br />
Bilinmeyen Türk Tarihi<br />
edebiyatgazetesi]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Eski Türk toplumlarında aile en önemli sosyal birlik olduğundan, ailenin temelini teşkil eden kadın, Türk destanlarında, Türk efsanelerinde öyle yüce bir mertebeye konulmuştur ki, kadını böylesine yüce bir varlık haline getiren töreye, kültüre hayran olmamanın imkanı yoktur. Kadın, erkeğin biricik yoldaşı ve çocuklarının anası olmak gibi önemli bir vazifeyle görevlendirilmiştir. Daha da önemlisi Türk ırkının tek bereket kaynağıdır Kendisine verilen bir takım haklardan dolayı hanların, hakanların, cengaverlerin önünde saygı ile eğildikleri bir şeref abidesidir.<br />
<br />
Türk destanlarında kadın ilahi bir varlık konumuna gelmiştir. Öyle ki, erişilip dokunulması, koklanması, kısaca beş duyu ile algılanmasının imkanı yoktur. Yaratılış Destanında, Tanrı'ya insanları ve dünyayı yaratması için Fikir ve ilham veren "Ak Ana" adında bir kadındır. Oğuz Kağan'ın ilk karısı, karanlığı yararak gökten inen mavi bir ışıktan, ikinci karısı ise kutsal bir ağaçtan doğmuş insan üstü varlıklardır. Yakutlarda "Ak Oğlan" ağacın içinden çıkan nurlu bir kadın tarafından emzirilmiştir. İlk Türk yazıtlarından olan Bilge Kağan Kitabesi'nde Kağan: "Sizler anam hatun, büyük annelerim, ablalarım, hala ve teyzelerim, prenseslerim..." hitabıyla söze başlar.<br />
<br />
En eski Türk inancına göre "han ile hatun" gök ile yerin evlatlarıdır. Kadın burada yedinci kat göktedir. Kadına, böylesine bir kutsallık veren törede kadının dövülmesinin, horlanmasının, itilip kakılmasının imkanı yoktur. Zaten Türk kültüründe ve destanlarında böyle bir durum göze çarpmamaktadır. Türk destanlarında kadın, erkeğin daima yanındadır. Onların güç ve ilham kaynağıdır.<br />
<br />
Dede Korkut Hikayelerinden olan "Deli Dumrul'da, Dumrul canının yerine can bulma çabasına girince, bunu kadınından bulmuş, kadını ona hiç çekinmeden "canını vereceğini" söylemiştir. Yine Türk kültüründe destan kahramanları, iyi ata binen, iyi kılıç kullanan, iyi savaşan kadınlarla evlenmek istemektedir. Nitekim yine Dede Korkut'taki Bamsı Beyrek Hikayesinde yer alan "Banu Çiçek" bunun en güzel örneğidir.<br />
<br />
Kırgızların Manas Destanında kadın, evin namusunun koruyucusudur. Kahramanlar, ahlak dışı bir iş yapacakları zaman kadın onlara mani olmaktadır. Kazaklarda kadına verilen değer şu atasözüyle ne güzel anlatılmıştır. "Birinci zenginlik sağlık, ikinci zenginlik kadındır."<br />
<br />
Tüm Türk destanlarında, sarsılmaz bir saygı, sevgi ve sadakat vardır. Gerdeğe girdiği gün, murat alıp vermeden yalnız kalan kadın (gelin) kocası dönünceye kadar onu bekleyeceğine ve üzerine bir erkek sinek bile kondurmayacağına ant içerdi.<br />
<br />
Kadınların, savaşta düşmanın eline geçmesi büyük bir zillet sayılırdı. Destanların hiçbirinde şehveti andıran çirkin olayların olmayışı, üzerinde durulması gereken önem-i bir konudur. Oğuz Kağan Destanında, ırza tecavüz edenlerin öldürüldüğü veya gözlerine mil çekildiği ifade edilirken; İran'ın ünlü destanı "Şehname"de bu tür ahlaksızlıkların hikaye edildiği ortadadır. Örneğin Şehname'nin kadın kahramanlarından olan "Südübe", Siyavuş'a aşıktır, ve ona çirkin tekliflerde bulunur: "Hadi gel, kimsenin haberi olmadan beni bir kere sevindir de, gençliğimin günlerini tazelendirip onların bana yeniden bağışlayıver." Banu Çiçek ile buradaki kadın tipini karşılaştırmaya gerek bile yoktur.<br />
<br />
İranlı bir tarihçi olan Gerdîzî de; "Malumdur ki Türk kadınları çok iffetlidirler." derken Türk kadının ahlakî temizliğini övmektedir. Bu övgü boşuna değildir. Nitekim kadın adları arasında, temiz, faziletli manasına gelen; "Hun, Sa-bir, Arig, Ank, Uygur Silig, Kazan Silu" gibi adların bulunması sebepsiz değildir. Aynı şekilde İbn Batu-ta, Seyahatnamesi'nde Kırım'daki hatıralarını anlatırken şöyle demektedir. "Burada tuhaf bir hale şahit oldum ki o da Türklerin kadınlara gösterdiği hürmetti. Burada kadınlarının kıymet ve derecesi erkeklerinkinden çok üstündür."<br />
<br />
İslamiyet öncesi Türk toplumunda, kadınsız bir iş görülmezdi. Daha önce belirttiğimiz gibi, kadın erkeğinin tamamlayıcısıdır. O sürekli erkeğinin yanındadır. Hanların buyrukları yalnız "Hakan buyuruyor ki ifadesiyle başlamamışsa geçerli kabul edilmezdi. Yabancı devlet elçilerinin kabulünde hatun da hakanla beraber olurdu. Törenlerde, şölenlerde kadın, hakanın soluna oturur, siyasî ve idarî konulardaki görüşlerini beyan ederdi. Kadınların savaş meclislerine katıldığı dahi olurdu. Örneğin; Büyük Hun İmparatorluğu adına Çin ile ilk barış antlaşmasını Mete Han'ın hatunu imzalamıştır.<br />
Ebul Gazi Bahadır Han. Şecere-i Terakime'de. Oğuz ilinde, yedi kızın uzun yıllar beylik yaptıklarını anlatmakta ve bu kızların isimlerini şöyle sıralamaktadır "Boyu Uzun Burla, Barçın, Salur, Şabatı Hatun, Künin Körkli, Kerçe Buladı, Kuğatlı Hanım "<br />
<br />
Türk kadını, diğer toplumlarda olduğu gibi baskı altında tutulmuyor, aşağılanmıyordu. Kadının yüceliği, Altay dağlarının en yüksek tepesine "Kadınbaşı" ismi verilerek, sanki çağlar sonrasına bir mesaj gibidir.<br />
<br />
İslam öncesi Türk topluluklarında kadına böyle bir bakış açısı var iken, Türk toplumu dışında kalan milletlerde kadının durumu acınacak bir haldedir.<br />
<br />
Cahiliye devri Araplarında, kadının kocası yanındaki değeri, alınıp satılan bir maldan farksızdır. Arap erkeği, adet zamanında kadınla bir arada oturmaz, onunla yiyip içmezdi. Aynı dönemde, yine burada kadının miras hakkı yoktur. Oysa, Türk kadını miras hakkına sahiptir. Mesela Yakutlarda kadının kendine ait mülkü mevcuttur. Buna "and " veya "semse" adı verilir. Kadının bunu, istediği gibi kullanmak hakkı vardır. Ölen bir kocanın karısı var ise bunun mirastan iki hali olur<br />
<br />
1. Kocanın, oğlu veya kızı, oğlunun. oğlunun oğlu veya bir kızı ile beraber bulunuyorsa sekizde bir.<br />
<br />
2. Bunlardan hiçbiri kadının yanında değilse dörtte biri miras alınırdı.<br />
<br />
Aynı dönemlerde kadınların diğer toplumlardaki durumunu incelemeye devam edelim. İngiltere de XI. asra kadar kocalar karılarını satabilirdi. Hıristiyanlar ise kadına şeytan gözüyle bakmışlardır. Yine İngiltere'de kadın "murdar" bir varlık sayıldığı için İncil'e el süremiyordu. Kadınlar İncil'i okuma hakkına Hanry devrinde (1509-1547) sahip olmuşlardır. İngiliz Piskoposu Dour'un 1888 yılında Westminster Kilisesinde vaaz verirken söyledikleri tüyler ürperticidir.<br />
<br />
"Bundan yüz sene öncesine kadar kadın, erkeğin sofrasına oturma hakkına sahip olmadığı gibi, sorulmadan söze başlaması caiz değildi. Kocası başının ucuna kocaman bir sopa asardı ki karısı ne zaman bir emrini tutmazsa onu kullanırdı. Kadının sözü kızlarına geçmezdi. Erkek çocuklar ise, analarına ev içinde bir hizmetçi kadından fazla paye vermezlerdi." Çin 'de ise boşanma hakkı sadece erkeğe mahsustu. Kadının böyle bir hakkı yoktu. Oysa Türk kadını tüm bu haklara sahipti. "Koca, karısını,kadın kocasını boşayabilirdi." Koca karısının getirdiği çeyizin bedelini verirken, kadın da para vermek veya mihrinden vazgeçmek suretiyle kocasından boşanabilirdi."<br />
<br />
Budizm'in kurucusu Buda ise ilk başlarda kadınları dinine kabul etmemiştir. Eski Türk kadını, Roma kadınından da daha fazla haklara sahipti. Roma hukukunda kadın kendi malına hükmedemezdi. Vasiyet yapamazdı Roma hukuku, kadını, ergin kabul etmiyordu. Onu noksan akıllı sayıyordu. Romalı kadın Jüstinyen devrine kadar tam bir esir hayatı yaşamıştır. Roma'da dul kadının evlenmesi suç sayılıyordu. Yine Çin'de yeni doğan çocuk erkekse pahalı kumaşlara, kız ise bez parçalarına sarılırdı. İran'da kendilerine eş bulan kızlar günahkar sayılmıştır. İran'da kanları bozmamak için yakın akrabalarla evlilik uygun görülmüştür. Bu sebepten anaları ile kız kardeşleri ile evlenenler ortaya çıkmıştır. Aynı şekilde cahiliye Araplarının kız çocuklarını diri diri gömmeleri acı gerçeklerdir. Kız çocuğa sahip olmak şerefsizlik sayılmıştır.<br />
<br />
İşte bu dönemlerde Türk kızları ve kadınları toplumun şerefli birer ferdidir. Türk milleti hariç, kadınları aşağılamayan, hor görmeyen bir millet yoktur. Türk kadınının, böyle ihtişam içinde ve saygı görerek yaşaması, Türk karakter ve kültürünün yüksek değerini ifade eder.<br />
<br />
Bilinmeyen Türk Tarihi<br />
edebiyatgazetesi]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Osmanlı Da Mabeyn-i Hümayun]]></title>
			<link>https://www.forumteams.com/konu-osmanli-da-mabeyn-i-humayun.html</link>
			<pubDate>Sat, 14 Dec 2024 08:13:50 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.forumteams.com/member.php?action=profile&uid=253">uzman</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.forumteams.com/konu-osmanli-da-mabeyn-i-humayun.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Osmanlı da Mabeyn-i Hümayun !</span><br />
<br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Sarayda harem dairesiyle dış dâireler arasında yer alan ve selâmlık dâiresi denilen kısım. Mâbeyn-i hümâyûn-u cenâb-ı mülûkâne adı da verilir. Hükümdarlar gündüzleri saraydan çıkmayacak olurlarsa burada ikâmet ederlerdi. Sarayın dışarısı ile her türlü muhâberât ve münâsebeti mâbeyn dairesince görülürdü.</span><br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Dört halîfe (radıyallahü anhüm) zamanında halktan bir kimse istediği zaman halîfe ile görüşebilirdi. Zamanla devlet büyüyünce, Emevîler devrinde hâcibler kullanıldı. Bunlar hükümdara halkın dilek ve isteklerini arz ederdi.</span><br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Osmanlı Devleti’nin ilk kuruluşunda sadelik hüküm sürdüğü için, ilk pâdişâhlar herkesle teşrîfât ve merasime hacet kalmaksızın görüşürlerdi. Devletin büyümesi ve gelişmesi neticesinde saray ve saray teşrifatı ortaya çıktı. Fâtih Sultan Mehmed Han, kanunnâmeler çıkartıp teşrifat için maddeler koydurmuş ve; “Evvelâ bir arz odası yapılsın. Cenâb-ı şerîfim pes perdede oturup haftada dört gün vüzerâm ve kazaskerim ve defterdârlarım rikâb-ı hümâyûnuma arza girsünler” demiştir. Bu duruma göre acele hâller dışında vezirler bile haftada ancak dört gün pâdişâhla görüşebilecekti.</span><br />
<hr class="mycode_hr" />
<br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Pâdişâhla görüşebilmek için müracaatlar, kapıağasına yapılır, o da mâbeynci görevi yapan kapıcılar kethüdasına duyururdu. Daha sonra sırayla vezir ve kazaskerlere haber verilirdi. Sultan İkinci Mustafa Han’dan itibaren silâhdarlâr aynı zamanda mâbeyncilik de yapmaya başladılar. Çuhâdâr ve rikâbdâr da her zaman pâdişâhın huzuruna girebilirdi.</span><br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Osmanlılarda ilk defa mâbeynci ünvânıyla me’mûr istihdamı sultan üçüncü Selim Han zamanında vâki oldu. Ondan sonra bu ünvân ile me’mûrlar tâyin edildi ve ehemmiyetleri de arttı.</span><br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Sultan İkinci Abdülhamîd Han devrinde mâbeyn başlı başına bir dâire hâline geldi. Saraydaki mâbeyn dâiresinde başmâbeynci, ikinci mâbeynci ve öbür mâbeynciler kendilerine ayrılan odalarda oturur, sırayla nöbet tutarlardı. Abdülhamîd Han mâbeyncileri bizzat seçerdi. Sadrâzam ile vezirler saraya geldiklerinde kendilerine ayrılan odalarda, diğer ziyaretçiler mâbeyn dairesindeki odalarda beklerdi,</span><br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Mâbeyn vazifelileri şunlardı:</span><br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Mâbeyn başkâtibi: Sarayın yazı işlerini idare eden teşekkülün (kurumun) reisidir. Diğer bir tarifle Osmanlı sultânı ile hükümet teşkilâtının başında bulunan sadrâzam arasındaki haberleşme ve yazı işlerine bakan me’murun ünvânı olup, bu vazife sahibinin asıl adı sır kâtibi idi. Emrindeki diğer me’mûrlara mâbeyn kâtibi denirdi.</span><br />
<hr class="mycode_hr" />
<br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Mâbeyn başkâtibi olarak hizmet edenlerden vezirler ile yüksek devlet me’mûriyetinde bulunanların yanında, Sa’îd Paşa gibi sadrâzam olanlar da vardır.</span><br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Mâbeynci: Pâdişâhın dışarı ile olan işlerine bakan ve dilekleri kendisine ulaştıran saray me’murlarıdır. Bunun yerine, yakın mânâsında kurenâtâbiri de kullanılmıştır. Enderûn ağalarından silâhdâr, çuhadar, rikâbdâr, tülbent ve peşkir gulâmı ile baş müezzin, sır kâtibi baş çuhadar, sarıkçıbaşı, kahveci başı ve tüfekçibaşı Mâbeyn dâiresinde hizmet ettikleri için, kendilerine Mâbeynci adı verilmiştir.</span><br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Mâbeynciler, nöbetleşe sarayda kalırlar ve nöbetçi oldukları günün gecesi odalarında yatarlardı.</span><br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Mâbeyn çavuşu: Buna hünkâr çavuşu da denilmiştir. Pâdişâhı korumak, atla habercilik yapmak ve davetlileri saraya çağırmakla görevli askerî saray me’murudur.</span><br />
<br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Mâbeyn erkânı: Saray ileri gelenlerine verilen ad olup; başkâtip, başmâbeynci, mâbeyn müşiri, dârüsseâde ağası, baş imâm, hazîne-i hassa nâzırı, ıstabl-ı âmire müdiri ve emsâli bu kabildendir.</span><br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Mâbeyn ferîki: Pâdişâhı korumakla görevli askerlerin, tümgeneral rütbesindeki kumandanıdır. Mâbeyn müşiri: Sarayda pâdişâh maiyyetindeki mareşal rütbeli askerî mümessildir. Plevne kahramanı Osman Paşa, mâbeyn müşirlerinin en meşhurudur.</span><br />
<br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">1) Büyük Türkiye Târihi; cild-8, sh. 3422) Rehber Ansiklopedisi; cild-11, sh. 1243) Osmanlı Târih Deyimleri; cild-2, sh. 3754) Devlet-i Osmaniye Târihi (Hammer); cild-3, sh. 230</span><br />
<hr class="mycode_hr" />
<br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Osmanlı da Kaptan -ı Derya !...</span><br />
<br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Osmanlı Devleti bahriye (deniz kuvvetleri) teşkilâtının en büyük âmiri ve donanmanın baş kumandanına verilen ünvân. Buna Deryâ beyi veyaKaptan paşa da denirdi.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Kaptân-ı deryâ vezirlik rütbesini hâiz olup, teşrîfâtta (protokolde) vüzerâ-yı izam (büyük vezirler) arasında yer alırdı. Arz günlerinde Dîvân-ı hümâyûna gelir, derecesine göre vezirlerin yanında kubbe altında otururdu. Kaptân-ı deryanın elinde hâkimiyet alâmeti olarak sedefkârî âsâsı olup, tersanede onunla gezerdi. Bahriye ile ilgili Dîvân-ı hümâyûna gelen dâvalar kendisine havale olunur, dîvânda muayyen bir yerde oturup dâvalara bakar ve karar verirdi. Tersaneye geldiği zaman orada da dâva dinler ve dâva işi nereye âid ise oranın kâdısına buyruldu gönderir, lüzum hâsıl olursa dâvayı kâdıya da havale ederdi.</span><br />
<hr class="mycode_hr" />
<br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">ahriye teşkilâtında büyük-küçük bütün tâyinlerden kaptân-ı derya mes’ûldü. Bâzı mühim işleri sadrâzama arz ederdi. Bahriye ile ilgili işler için, hüküm yazmaya ve tuğra çekmeye vazifeli idi. Yâni pâdişâh nâmına ferman yazar, tuğra çekerdi. Derya kalemine âid tımar ve zeametlerin dağıtılması ve bahriye ile ilgili tâyinler kaptân-ı deryaya âiddi. Zeamet ve tımar kayıtlarının tashihi ile defterhânedeki esas kayıtlarda bir yanlışlığa meydan verilmemesi hususunda sadâret makamına telhis gönderirdi.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Pâdişâhın teftiş veya denize gemi inmesi münâsebetiyle, tersaneye gelişinde, sadrâzamın takdim ettiği ata binerek dolaşması sırasında, sadrâzam ve kaptân-ı deryanın sedefli âsâ ile önünde yürümeleri kânun îcâbındandı. Sadrâzamın da zaman zaman tersaneyi gezmek ve bahriye işlerini gözden geçirmek için gelişinde kaptân-ı derya iskele üzerinde karşılayıp, kendisinin taşıdığı sedef asasını sadrâzama verir, önüne düşüp, tersaneyi gezdirir ve işler hakkında lüzumlu açıklamalarda bulunurdu.</span><br />
<hr class="mycode_hr" />
<br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Önce sadrâzama sonra pâdişâha karşı sorumlu olan kaptân-ı deryanın sırasıyla; kapudâne (oramiral), patrona (koramiral), riyale (tümamiral) olmak üzere üç yardımcısı vardı. Kapudâne, kaptân-ı deryaya her türlü işinde vekâlet ederdi. Osmanlı deniz kuvvetlerinin başı olan kaptân-ı deryanın sorumluluk sahası, Akdeniz ve ona bağlı denizler, Ege denizi, Marmara denizi, Karadeniz, Azak denizi ve Atlas okyanusu idi. Kaptân-ı derya bütün bu denizleri, buralara üslenmiş amiralleri vasıtasıyla idare ederdi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Kaptân-ı derya İstanbul’da bulunduğu zaman Cuma namazından sonra paşa kapısına gelip, Arz odasında sadrâzamla, sadrâzam seferde ise, sadâret kaymakamıyla görüşür, arzuya göre, iki haftada bir, sadâret kethüdasının odasına da uğrardı.</span><br />
<hr class="mycode_hr" />
<br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Kaptân-ı deryanın sefere giderken ve dönüşde, Yalı köşkünde pâdişâhın huzuruna kabulünde, Yalı köşkünün döşeme bahası olarak pâdişâh hazînesine yirmi bin kuruş para vermesi usûldendi. Kaptân-ı derya donanmayla sefere çıktığı vakit hukuk ve cezaya âid dâvaları dinler, îcâb edince hükm-i siyâseti (îdâm karârını) infaz ederdi. Donanmada bir de kâdı bulunur ve şer’î hükümleri o verirdi. Kaptân-ı deryanın maiyyetinde derya veya donanma tercümanı adıyla bir tercüman bulunurdu. Bu tercümanlar adalarla ilgili işleri yürütürlerdi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Kaptân-ı deryaların kayıkları yedi çifte ve kadırga burunlu olmasına rağmen, öteki vezirlere âid kayıklar kanca burunlu idi. Veziriazam kayığının kıçı ise, yeşil çuha ile örtülürdü.</span><br />
<hr class="mycode_hr" />
<br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Kaptân-ı deryalığa tâyin edilen zât, Bâb-ı âli’ye davet olunup kendisine sadrâzam huzurunda kaptân-ı deryalığa tâyinine dâir ferman okunup, bunun arkasından kürk giydirilir ve sonra tersaneye gidip orada da merasim yapılırdı. Kaptân-ı deryaların tâyinlerinde, rütbelerine göre, top atılması ve paşa gemisi tâbir olunan gemiye bayrak çekilmesi, paşanın bindiği filikaya başlı-kıçlı bayrak asılması da usûldendi. Kaptân-ı deryaların bindiği gösterişli kadırgaya Kaptan paşa Baştardası adı verilirdi. Kaptan paşa Baştardasına târih içinde değişen renk ve biçimdeki Kaptan paşa Bayrağı denilen bayrak çekilirdi. Kaptân-ı deryaların tersanedeki İkâmetgâhlarına (Divanhâne) denilirdi. Pâdişâhlar herhangi bir suretle tersaneye geldikleri zaman bâzan burada otururlardı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">İlk zamanlar Gelibolu’da bulunan daha sonra Cezâyir’e nakledilen kaptân-ı deryalık merkezi eyâletine; kaptân-ı derya eyâleti, kaptan paşa eyâleti veya Cezâyir eyâleti denirdi. Osmanlı Devleti’nin hudutlarının genişlemesi nisbetinde genişletilen Kaptan paşa eyâleti; hâslı ve sâlyâneli (yıllıklı) olarak iki kısma ayrılmıştı. Bunlardan Gelibolu, Ağrıboz, İnebahtı, Midilli, Sığacık, Kocaeli, Karlıeli, Rodos, Biga ve Mezistre sancakları haslı; Sakız, Nakşe (Naksos), Mehdiye sancakları ise sâlyâneli yâni yıllıklı sancaklardı. Kaptan paşa eyâletine bağlı sancakbeylerine (Derya Beyleri) denilirdi.</span><br />
<hr class="mycode_hr" />
<br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Selçuklularda deniz kuvvetleri ile ilgili komutana Emîr-ül-bahr, Melik-üs-sevâhîl, Emîr-üs-sevâhil gibi adlar verilirdi. Kaptân-ı deryalık ünvânı Osmanlı Devleti’nin ilk devirlerinde derya beyi diye anıldı. İlk derya beyi olarak, Orhan Gâzi’nin cülûsunda (1324) bu görevde bulunan Kara Mürsel Bey’i göstermek mümkündür. Yıldırım Bâyezîd devrinde Sarıca Paşa, Çelebi Sultan Mehmed devrinde 1416’da vefât eden Çavlı Bey derya beyi idi. 1451’de Baltaoğlu Süleymân Bey, Fâtih Sultan Mehmed Han tarafından kaptân-ı derya adıyla Osmanlı bahriyesinin başına getirildi. Bu târihten itibaren kaptân-ı derya ünvânı kullanılmaya başlandı</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">.1463’e kadar kaptân-ı deryaların rütbesi sancak beyi yâni tümamiral idi. Bu târihden başlayarak derya beylerbeyi (oramiral) rütbesi ile kaptân-ı derya oldular. Bununla beraber eskisi gibi, sancak beyi rütbesiyle kaptân-ı derya olanlar da oldu. Sultan İkinci Bâyezîd zamanında gerek Venedik, gerek Mısır muhârebeleri neticesinde deryâbeyliğinin vazîfe ve salâhiyetleri genişletilmeye başlandı.</span><br />
<hr class="mycode_hr" />
<br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Nihayet Yavuz Sultan Selim zamanında, o târihe kadar Gelibolu’da üslenen Osmanlı Bahriyesinin merkezi, 15 Mayıs 1516’da temelleri Fâtih Sultan Mehmed Han devrinde atılan İstanbul tersanesine nakledildi.</span><br />
<br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Bu suretle kaptân-ı deryalık devlet merkezinde nüfuz ve te’sirini her gün biraz daha arttıran bir teşkîlât hâlini almaya başladı. Barbaros Hayreddîn Paşa’nın 1533 senesinde Kânûnî Sultan Süleymân Han’a tâbi olduğunu bildirmesi üzerine, Gelibolu sancak beyliği rütbesindeki kaptân-ı deryanın, rütbesinin yükseltilmesi zaruret hâlini aldı. Lütfi Paşa’nın sadâreti esnasında teşrifat (protokol) sırasında Budin eyâletinden sonra gelmek üzere Cezâyir eyâleti (Kaptan paşa eyâleti) kurularak, Anadolu beylerbeyliğinden Kocaeli, Suğla, Biga ve Rumeli beylerbeyliğinden Ağrıboz, İnebahtı, Mezistre, Karlıeli, Midilli sancakları alınarak yeni teşkil edilen eyâlete verildi. Kaptân-ı derya ünvânı, devletin deniz kuvvetlerinin amirali mukabilinde kabul edildi. O târihe kadar aynı mânâda kullanılan derya beyi ünvânı ise filo kumandanlığı derecesine indirildi.</span><br />
<hr class="mycode_hr" />
<br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">İlk zamanlarda beylerbeyi rütbesinde ve teşrîfât derecesi Budin eyâletinden sonra gelen kaptân-ı derya, deniz zaferlerinin neticesi olarak Anadolu beylerbeyliğinden sonra gelmeye başladı. Zamanla bu da kâfi gelmeyerek vezirlik rütbesi verildi. Deniz kuvvetleri mensuplarının yükselebileceği en yüksek derece olan kaptân-ı derya, dîvân-ı hümâyûna girme hakkını elde ettikten sonra, dîvânın bir rüknü olarak ve taşıdığı rütbeye göre bir yerde oturarak, dîvân müzâkerelerine iştirak etti. Selâhiyeti dahilindeki şikâyetleri dinleyerek hükme bağladı. Kaptân-ı derya İstanbul’da bulunduğu zaman kendisine Akdeniz’de Rodos beyi vekâlet ederdi.</span><br />
<br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Bu mevkî, filo kumandanları arasında kaptân-ı deryadan sonra en yüksek makam olup, bu mevkiden kaptân-ı deryalığa yükselenler olurdu. Daha sonra derya ocaklarının önemlerini kaybetmeleri ve İstanbul tersânesindeki kalyonlar kapudânının nüfuzunun artması üzerine, bu mevkî on yedinci asrın sonundan itibaren kapudâne-i hümâyûn rütbesinde olan, ümerâya verildi.</span><br />
<hr class="mycode_hr" />
<br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Kaptân-ı deryanın İstanbul’daki yardımcısı tersane kethüdası idi. Kethüdâlık uzun zaman ehemmiyetini muhafaza etti ve bu mevkiden kaptân-ı deryalığa yükselen şahıslar oldu. Bu ünvân ilk defa sultan üçüncü Selim Han zamanında Umûr-ı bahriye ismini aldı. Sultan dördüncü Mustafa Han devrinde kethüdâlık yeniden ihdas edildi. Halîl Rifat Paşa’nın kaptân-ı deryalığı zamanında da tersane müdürlüğü şekline getirildi. Firârî Ahmed Fevzi Paşa’nın kaptân-ı deryalığı esnasında bahriye müsteşarlığına çevrildi.</span><br />
<hr class="mycode_hr" />
<br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Osmanlı Devleti’nin idâri ve askerî teşkilâtlarında olduğu gibi, kaptân-ı deryalık teşkilâtında da zaman zaman, ıslâhat yapıldı. Bu ıslâhat daha ziyâde teşkilâta âid olup, Kaptân-ı derya mevkii eski kânun ve an’aneleriyle devam etti. Sultan dördüncü Murâd Han zamanında, Kara Mustafa Paşa’nın sadâreti sırasında başlayan ıslâhat hareketleri sonunda, bahriye teşkilâtı Tanzîmât’la köklü değişikliğe uğradı. 1863’de kaptân-ı deryalık ünvânı yerine, Umûr-ı bahriye nâzırlığı ünvânı getirildi.</span><br />
<br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">11 Mart 1867 târihinde ise, kaptân-ı derya deniz kuvvetlerinin en yüksek amiralinin rütbesi olarak kabul edildi. Bahriye teşkilâtının idâri ve ve mülkî işleri ise, ayrı bir ünvân olan Bahriye nâzırının uhdesine verildi. Bu târihten itibaren bahriye nâzırları, eski kaptân-ı deryaların vazifesini yaptılar. </span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Osmanlı da Mabeyn-i Hümayun !</span><br />
<br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Sarayda harem dairesiyle dış dâireler arasında yer alan ve selâmlık dâiresi denilen kısım. Mâbeyn-i hümâyûn-u cenâb-ı mülûkâne adı da verilir. Hükümdarlar gündüzleri saraydan çıkmayacak olurlarsa burada ikâmet ederlerdi. Sarayın dışarısı ile her türlü muhâberât ve münâsebeti mâbeyn dairesince görülürdü.</span><br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Dört halîfe (radıyallahü anhüm) zamanında halktan bir kimse istediği zaman halîfe ile görüşebilirdi. Zamanla devlet büyüyünce, Emevîler devrinde hâcibler kullanıldı. Bunlar hükümdara halkın dilek ve isteklerini arz ederdi.</span><br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Osmanlı Devleti’nin ilk kuruluşunda sadelik hüküm sürdüğü için, ilk pâdişâhlar herkesle teşrîfât ve merasime hacet kalmaksızın görüşürlerdi. Devletin büyümesi ve gelişmesi neticesinde saray ve saray teşrifatı ortaya çıktı. Fâtih Sultan Mehmed Han, kanunnâmeler çıkartıp teşrifat için maddeler koydurmuş ve; “Evvelâ bir arz odası yapılsın. Cenâb-ı şerîfim pes perdede oturup haftada dört gün vüzerâm ve kazaskerim ve defterdârlarım rikâb-ı hümâyûnuma arza girsünler” demiştir. Bu duruma göre acele hâller dışında vezirler bile haftada ancak dört gün pâdişâhla görüşebilecekti.</span><br />
<hr class="mycode_hr" />
<br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Pâdişâhla görüşebilmek için müracaatlar, kapıağasına yapılır, o da mâbeynci görevi yapan kapıcılar kethüdasına duyururdu. Daha sonra sırayla vezir ve kazaskerlere haber verilirdi. Sultan İkinci Mustafa Han’dan itibaren silâhdarlâr aynı zamanda mâbeyncilik de yapmaya başladılar. Çuhâdâr ve rikâbdâr da her zaman pâdişâhın huzuruna girebilirdi.</span><br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Osmanlılarda ilk defa mâbeynci ünvânıyla me’mûr istihdamı sultan üçüncü Selim Han zamanında vâki oldu. Ondan sonra bu ünvân ile me’mûrlar tâyin edildi ve ehemmiyetleri de arttı.</span><br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Sultan İkinci Abdülhamîd Han devrinde mâbeyn başlı başına bir dâire hâline geldi. Saraydaki mâbeyn dâiresinde başmâbeynci, ikinci mâbeynci ve öbür mâbeynciler kendilerine ayrılan odalarda oturur, sırayla nöbet tutarlardı. Abdülhamîd Han mâbeyncileri bizzat seçerdi. Sadrâzam ile vezirler saraya geldiklerinde kendilerine ayrılan odalarda, diğer ziyaretçiler mâbeyn dairesindeki odalarda beklerdi,</span><br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Mâbeyn vazifelileri şunlardı:</span><br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Mâbeyn başkâtibi: Sarayın yazı işlerini idare eden teşekkülün (kurumun) reisidir. Diğer bir tarifle Osmanlı sultânı ile hükümet teşkilâtının başında bulunan sadrâzam arasındaki haberleşme ve yazı işlerine bakan me’murun ünvânı olup, bu vazife sahibinin asıl adı sır kâtibi idi. Emrindeki diğer me’mûrlara mâbeyn kâtibi denirdi.</span><br />
<hr class="mycode_hr" />
<br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Mâbeyn başkâtibi olarak hizmet edenlerden vezirler ile yüksek devlet me’mûriyetinde bulunanların yanında, Sa’îd Paşa gibi sadrâzam olanlar da vardır.</span><br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Mâbeynci: Pâdişâhın dışarı ile olan işlerine bakan ve dilekleri kendisine ulaştıran saray me’murlarıdır. Bunun yerine, yakın mânâsında kurenâtâbiri de kullanılmıştır. Enderûn ağalarından silâhdâr, çuhadar, rikâbdâr, tülbent ve peşkir gulâmı ile baş müezzin, sır kâtibi baş çuhadar, sarıkçıbaşı, kahveci başı ve tüfekçibaşı Mâbeyn dâiresinde hizmet ettikleri için, kendilerine Mâbeynci adı verilmiştir.</span><br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Mâbeynciler, nöbetleşe sarayda kalırlar ve nöbetçi oldukları günün gecesi odalarında yatarlardı.</span><br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Mâbeyn çavuşu: Buna hünkâr çavuşu da denilmiştir. Pâdişâhı korumak, atla habercilik yapmak ve davetlileri saraya çağırmakla görevli askerî saray me’murudur.</span><br />
<br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Mâbeyn erkânı: Saray ileri gelenlerine verilen ad olup; başkâtip, başmâbeynci, mâbeyn müşiri, dârüsseâde ağası, baş imâm, hazîne-i hassa nâzırı, ıstabl-ı âmire müdiri ve emsâli bu kabildendir.</span><br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Mâbeyn ferîki: Pâdişâhı korumakla görevli askerlerin, tümgeneral rütbesindeki kumandanıdır. Mâbeyn müşiri: Sarayda pâdişâh maiyyetindeki mareşal rütbeli askerî mümessildir. Plevne kahramanı Osman Paşa, mâbeyn müşirlerinin en meşhurudur.</span><br />
<br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">1) Büyük Türkiye Târihi; cild-8, sh. 3422) Rehber Ansiklopedisi; cild-11, sh. 1243) Osmanlı Târih Deyimleri; cild-2, sh. 3754) Devlet-i Osmaniye Târihi (Hammer); cild-3, sh. 230</span><br />
<hr class="mycode_hr" />
<br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Osmanlı da Kaptan -ı Derya !...</span><br />
<br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Osmanlı Devleti bahriye (deniz kuvvetleri) teşkilâtının en büyük âmiri ve donanmanın baş kumandanına verilen ünvân. Buna Deryâ beyi veyaKaptan paşa da denirdi.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Kaptân-ı deryâ vezirlik rütbesini hâiz olup, teşrîfâtta (protokolde) vüzerâ-yı izam (büyük vezirler) arasında yer alırdı. Arz günlerinde Dîvân-ı hümâyûna gelir, derecesine göre vezirlerin yanında kubbe altında otururdu. Kaptân-ı deryanın elinde hâkimiyet alâmeti olarak sedefkârî âsâsı olup, tersanede onunla gezerdi. Bahriye ile ilgili Dîvân-ı hümâyûna gelen dâvalar kendisine havale olunur, dîvânda muayyen bir yerde oturup dâvalara bakar ve karar verirdi. Tersaneye geldiği zaman orada da dâva dinler ve dâva işi nereye âid ise oranın kâdısına buyruldu gönderir, lüzum hâsıl olursa dâvayı kâdıya da havale ederdi.</span><br />
<hr class="mycode_hr" />
<br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">ahriye teşkilâtında büyük-küçük bütün tâyinlerden kaptân-ı derya mes’ûldü. Bâzı mühim işleri sadrâzama arz ederdi. Bahriye ile ilgili işler için, hüküm yazmaya ve tuğra çekmeye vazifeli idi. Yâni pâdişâh nâmına ferman yazar, tuğra çekerdi. Derya kalemine âid tımar ve zeametlerin dağıtılması ve bahriye ile ilgili tâyinler kaptân-ı deryaya âiddi. Zeamet ve tımar kayıtlarının tashihi ile defterhânedeki esas kayıtlarda bir yanlışlığa meydan verilmemesi hususunda sadâret makamına telhis gönderirdi.</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Pâdişâhın teftiş veya denize gemi inmesi münâsebetiyle, tersaneye gelişinde, sadrâzamın takdim ettiği ata binerek dolaşması sırasında, sadrâzam ve kaptân-ı deryanın sedefli âsâ ile önünde yürümeleri kânun îcâbındandı. Sadrâzamın da zaman zaman tersaneyi gezmek ve bahriye işlerini gözden geçirmek için gelişinde kaptân-ı derya iskele üzerinde karşılayıp, kendisinin taşıdığı sedef asasını sadrâzama verir, önüne düşüp, tersaneyi gezdirir ve işler hakkında lüzumlu açıklamalarda bulunurdu.</span><br />
<hr class="mycode_hr" />
<br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Önce sadrâzama sonra pâdişâha karşı sorumlu olan kaptân-ı deryanın sırasıyla; kapudâne (oramiral), patrona (koramiral), riyale (tümamiral) olmak üzere üç yardımcısı vardı. Kapudâne, kaptân-ı deryaya her türlü işinde vekâlet ederdi. Osmanlı deniz kuvvetlerinin başı olan kaptân-ı deryanın sorumluluk sahası, Akdeniz ve ona bağlı denizler, Ege denizi, Marmara denizi, Karadeniz, Azak denizi ve Atlas okyanusu idi. Kaptân-ı derya bütün bu denizleri, buralara üslenmiş amiralleri vasıtasıyla idare ederdi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Kaptân-ı derya İstanbul’da bulunduğu zaman Cuma namazından sonra paşa kapısına gelip, Arz odasında sadrâzamla, sadrâzam seferde ise, sadâret kaymakamıyla görüşür, arzuya göre, iki haftada bir, sadâret kethüdasının odasına da uğrardı.</span><br />
<hr class="mycode_hr" />
<br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Kaptân-ı deryanın sefere giderken ve dönüşde, Yalı köşkünde pâdişâhın huzuruna kabulünde, Yalı köşkünün döşeme bahası olarak pâdişâh hazînesine yirmi bin kuruş para vermesi usûldendi. Kaptân-ı derya donanmayla sefere çıktığı vakit hukuk ve cezaya âid dâvaları dinler, îcâb edince hükm-i siyâseti (îdâm karârını) infaz ederdi. Donanmada bir de kâdı bulunur ve şer’î hükümleri o verirdi. Kaptân-ı deryanın maiyyetinde derya veya donanma tercümanı adıyla bir tercüman bulunurdu. Bu tercümanlar adalarla ilgili işleri yürütürlerdi.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Kaptân-ı deryaların kayıkları yedi çifte ve kadırga burunlu olmasına rağmen, öteki vezirlere âid kayıklar kanca burunlu idi. Veziriazam kayığının kıçı ise, yeşil çuha ile örtülürdü.</span><br />
<hr class="mycode_hr" />
<br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Kaptân-ı deryalığa tâyin edilen zât, Bâb-ı âli’ye davet olunup kendisine sadrâzam huzurunda kaptân-ı deryalığa tâyinine dâir ferman okunup, bunun arkasından kürk giydirilir ve sonra tersaneye gidip orada da merasim yapılırdı. Kaptân-ı deryaların tâyinlerinde, rütbelerine göre, top atılması ve paşa gemisi tâbir olunan gemiye bayrak çekilmesi, paşanın bindiği filikaya başlı-kıçlı bayrak asılması da usûldendi. Kaptân-ı deryaların bindiği gösterişli kadırgaya Kaptan paşa Baştardası adı verilirdi. Kaptan paşa Baştardasına târih içinde değişen renk ve biçimdeki Kaptan paşa Bayrağı denilen bayrak çekilirdi. Kaptân-ı deryaların tersanedeki İkâmetgâhlarına (Divanhâne) denilirdi. Pâdişâhlar herhangi bir suretle tersaneye geldikleri zaman bâzan burada otururlardı.</span><br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">İlk zamanlar Gelibolu’da bulunan daha sonra Cezâyir’e nakledilen kaptân-ı deryalık merkezi eyâletine; kaptân-ı derya eyâleti, kaptan paşa eyâleti veya Cezâyir eyâleti denirdi. Osmanlı Devleti’nin hudutlarının genişlemesi nisbetinde genişletilen Kaptan paşa eyâleti; hâslı ve sâlyâneli (yıllıklı) olarak iki kısma ayrılmıştı. Bunlardan Gelibolu, Ağrıboz, İnebahtı, Midilli, Sığacık, Kocaeli, Karlıeli, Rodos, Biga ve Mezistre sancakları haslı; Sakız, Nakşe (Naksos), Mehdiye sancakları ise sâlyâneli yâni yıllıklı sancaklardı. Kaptan paşa eyâletine bağlı sancakbeylerine (Derya Beyleri) denilirdi.</span><br />
<hr class="mycode_hr" />
<br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Selçuklularda deniz kuvvetleri ile ilgili komutana Emîr-ül-bahr, Melik-üs-sevâhîl, Emîr-üs-sevâhil gibi adlar verilirdi. Kaptân-ı deryalık ünvânı Osmanlı Devleti’nin ilk devirlerinde derya beyi diye anıldı. İlk derya beyi olarak, Orhan Gâzi’nin cülûsunda (1324) bu görevde bulunan Kara Mürsel Bey’i göstermek mümkündür. Yıldırım Bâyezîd devrinde Sarıca Paşa, Çelebi Sultan Mehmed devrinde 1416’da vefât eden Çavlı Bey derya beyi idi. 1451’de Baltaoğlu Süleymân Bey, Fâtih Sultan Mehmed Han tarafından kaptân-ı derya adıyla Osmanlı bahriyesinin başına getirildi. Bu târihten itibaren kaptân-ı derya ünvânı kullanılmaya başlandı</span><br />
<br />
<br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">.1463’e kadar kaptân-ı deryaların rütbesi sancak beyi yâni tümamiral idi. Bu târihden başlayarak derya beylerbeyi (oramiral) rütbesi ile kaptân-ı derya oldular. Bununla beraber eskisi gibi, sancak beyi rütbesiyle kaptân-ı derya olanlar da oldu. Sultan İkinci Bâyezîd zamanında gerek Venedik, gerek Mısır muhârebeleri neticesinde deryâbeyliğinin vazîfe ve salâhiyetleri genişletilmeye başlandı.</span><br />
<hr class="mycode_hr" />
<br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Nihayet Yavuz Sultan Selim zamanında, o târihe kadar Gelibolu’da üslenen Osmanlı Bahriyesinin merkezi, 15 Mayıs 1516’da temelleri Fâtih Sultan Mehmed Han devrinde atılan İstanbul tersanesine nakledildi.</span><br />
<br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Bu suretle kaptân-ı deryalık devlet merkezinde nüfuz ve te’sirini her gün biraz daha arttıran bir teşkîlât hâlini almaya başladı. Barbaros Hayreddîn Paşa’nın 1533 senesinde Kânûnî Sultan Süleymân Han’a tâbi olduğunu bildirmesi üzerine, Gelibolu sancak beyliği rütbesindeki kaptân-ı deryanın, rütbesinin yükseltilmesi zaruret hâlini aldı. Lütfi Paşa’nın sadâreti esnasında teşrifat (protokol) sırasında Budin eyâletinden sonra gelmek üzere Cezâyir eyâleti (Kaptan paşa eyâleti) kurularak, Anadolu beylerbeyliğinden Kocaeli, Suğla, Biga ve Rumeli beylerbeyliğinden Ağrıboz, İnebahtı, Mezistre, Karlıeli, Midilli sancakları alınarak yeni teşkil edilen eyâlete verildi. Kaptân-ı derya ünvânı, devletin deniz kuvvetlerinin amirali mukabilinde kabul edildi. O târihe kadar aynı mânâda kullanılan derya beyi ünvânı ise filo kumandanlığı derecesine indirildi.</span><br />
<hr class="mycode_hr" />
<br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">İlk zamanlarda beylerbeyi rütbesinde ve teşrîfât derecesi Budin eyâletinden sonra gelen kaptân-ı derya, deniz zaferlerinin neticesi olarak Anadolu beylerbeyliğinden sonra gelmeye başladı. Zamanla bu da kâfi gelmeyerek vezirlik rütbesi verildi. Deniz kuvvetleri mensuplarının yükselebileceği en yüksek derece olan kaptân-ı derya, dîvân-ı hümâyûna girme hakkını elde ettikten sonra, dîvânın bir rüknü olarak ve taşıdığı rütbeye göre bir yerde oturarak, dîvân müzâkerelerine iştirak etti. Selâhiyeti dahilindeki şikâyetleri dinleyerek hükme bağladı. Kaptân-ı derya İstanbul’da bulunduğu zaman kendisine Akdeniz’de Rodos beyi vekâlet ederdi.</span><br />
<br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Bu mevkî, filo kumandanları arasında kaptân-ı deryadan sonra en yüksek makam olup, bu mevkiden kaptân-ı deryalığa yükselenler olurdu. Daha sonra derya ocaklarının önemlerini kaybetmeleri ve İstanbul tersânesindeki kalyonlar kapudânının nüfuzunun artması üzerine, bu mevkî on yedinci asrın sonundan itibaren kapudâne-i hümâyûn rütbesinde olan, ümerâya verildi.</span><br />
<hr class="mycode_hr" />
<br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Kaptân-ı deryanın İstanbul’daki yardımcısı tersane kethüdası idi. Kethüdâlık uzun zaman ehemmiyetini muhafaza etti ve bu mevkiden kaptân-ı deryalığa yükselen şahıslar oldu. Bu ünvân ilk defa sultan üçüncü Selim Han zamanında Umûr-ı bahriye ismini aldı. Sultan dördüncü Mustafa Han devrinde kethüdâlık yeniden ihdas edildi. Halîl Rifat Paşa’nın kaptân-ı deryalığı zamanında da tersane müdürlüğü şekline getirildi. Firârî Ahmed Fevzi Paşa’nın kaptân-ı deryalığı esnasında bahriye müsteşarlığına çevrildi.</span><br />
<hr class="mycode_hr" />
<br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">Osmanlı Devleti’nin idâri ve askerî teşkilâtlarında olduğu gibi, kaptân-ı deryalık teşkilâtında da zaman zaman, ıslâhat yapıldı. Bu ıslâhat daha ziyâde teşkilâta âid olup, Kaptân-ı derya mevkii eski kânun ve an’aneleriyle devam etti. Sultan dördüncü Murâd Han zamanında, Kara Mustafa Paşa’nın sadâreti sırasında başlayan ıslâhat hareketleri sonunda, bahriye teşkilâtı Tanzîmât’la köklü değişikliğe uğradı. 1863’de kaptân-ı deryalık ünvânı yerine, Umûr-ı bahriye nâzırlığı ünvânı getirildi.</span><br />
<br />
<span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font">11 Mart 1867 târihinde ise, kaptân-ı derya deniz kuvvetlerinin en yüksek amiralinin rütbesi olarak kabul edildi. Bahriye teşkilâtının idâri ve ve mülkî işleri ise, ayrı bir ünvân olan Bahriye nâzırının uhdesine verildi. Bu târihten itibaren bahriye nâzırları, eski kaptân-ı deryaların vazifesini yaptılar. </span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Türkiye'nin Milletler Cemiyetine Üye Olması]]></title>
			<link>https://www.forumteams.com/konu-turkiye-nin-milletler-cemiyetine-uye-olmasi.html</link>
			<pubDate>Sat, 15 Apr 2023 12:56:13 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.forumteams.com/member.php?action=profile&uid=253">uzman</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.forumteams.com/konu-turkiye-nin-milletler-cemiyetine-uye-olmasi.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">• Milletler Cemiyeti ABD Başkanı tarafından Wilson prensiplerinde gündem edilmiş, 1920’de ise fiilen kurulmuştur. Ancak İngiltere ve ABD güdümünde kalmıştır. Musul sorununda taraflı davranmıştır.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">• Ancak Dünya barışına katkı sağlamak isteyen Türkiye uluslar arası siyasette etkili olmak için Milletler Cemiyetine sıcak bakmıştır.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">• İspanya’nın teklifi ve Yunanistan’ın desteği ile Türkiye barışa katkı amaçlı 18 Temmuz 1932’de Milletler Cemiyeti’ne üye oldu.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">• Milletler Cemiyeti ABD Başkanı tarafından Wilson prensiplerinde gündem edilmiş, 1920’de ise fiilen kurulmuştur. Ancak İngiltere ve ABD güdümünde kalmıştır. Musul sorununda taraflı davranmıştır.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">• Ancak Dünya barışına katkı sağlamak isteyen Türkiye uluslar arası siyasette etkili olmak için Milletler Cemiyetine sıcak bakmıştır.</span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">• İspanya’nın teklifi ve Yunanistan’ın desteği ile Türkiye barışa katkı amaçlı 18 Temmuz 1932’de Milletler Cemiyeti’ne üye oldu.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Selçuklularda Kale Mimarisi]]></title>
			<link>https://www.forumteams.com/konu-selcuklularda-kale-mimarisi.html</link>
			<pubDate>Sat, 15 Apr 2023 12:54:22 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.forumteams.com/member.php?action=profile&uid=253">uzman</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.forumteams.com/konu-selcuklularda-kale-mimarisi.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="color: #005dc2;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Selçuklularda Kale Mimarisi</span></span></span><br />
<br />
Tarihin erken dönemlerinden itibaren kale mimarîsi, askerlik ve teknik ile savaş usullerinin ilerlemesine paralel olarak gelişme göstermiştir. Eski çağlarından günümüze kadar Türk sanatı, kendine özgün özelliğini korumuş ve dünya sanatı içinde de daima önemli bir yere sahip olmuştur.<br />
<br />
Öz Türkçede kıla - kütle ve kalav - kârgir anlamlarında kullanılan kale, Azericede "<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">gala</span>", Başkurtçada "nığıtma", Kazakçada "korğan", Kırgızcada "ç<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ep</span>" şeklinde söylenmektedir.<br />
Türkler İslâmiyet'i kabul etmeden önce kale yerine "balık" kelimesini de kullanmışlardır. İslâmiyet'i kabulden sonra balık yerine kale sözcüğü yaygınlaşmıştır. Karahanlı Türkleri ile Oğuz Türkleri ise "Balık" kelimesi yerine "Kent" sözünü kullanmışlardır. Kaşgarlı Mahmud, balık sözünün bu mânâsını bilmekte ve onun İslâmiyet'ten önce Türkler tarafından şehir ve kale anlamında kullanıldığı söylemektedir.<br />
<br />
Kale kelimesinin kökü olan ve Arapça "<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ka-le'a</span>" fiilinden gelen "kal" mastarı, "bir şeyi kökünden sökmek" manasına gelmektedir. "Kulâ'a" ve "Kullâ a" kelimeleri "tepe gibi yüksek olan şey" anlamı taşımaktadır.<br />
<br />
Tarih boyunca kaleler, genellikle şehirlerin etrafı, yol kavşağı, önemiz yere giden ana yol, geçit yeri, dağlar arasındaki boğaz, denize uzanan burun, kıyıdan az uzaktaki adalar, köprü başlan, denizlerin boğazları gibi stratejik yerlerde, arazinin tabii özelliklerinden de yararlanılarak inşâ edilmiştir.<br />
Kaleler yapılırken kolay ve az sayıda bir kuvvetle savunulabilmesi, gerektiğinde içeridekilerin dışarı çıkabilmesi için bir bölümün olması, uzun süre kuşatmalara dayanabilmesi, kalenin birkaç yönünün tabu şekilde korunması gibi unsurlar göz önünde tutularak inşâ edilmişlerdir.<br />
<br />
Kaleler çoğunlukla sürekli kalın bir duvar (sur, beden) ve duvar boyunca dizilen aralıklı burçlardan oluşmaktadır. Burçlar birbirini görebilecek ve korunabilecek biçimde konumlanırlar. Kale duvarlarının üstü, savunanların her yere yetişebilmelerini sağlamak amacıyla düz yapılır ve bu düzlüğe "seğirdim yeri" denir.<br />
<br />
Duvar üstünde “barbata” denen mazgallı bir korkuluk yer almaktadır. Kayalık tepelerdekiler hâriç, genellikle duvarların alt kısımlarında içi su dolu savunma hendeği bulunur. Kalenin girişini korumak ve hendek üzerinden geçişi sağlamak için iner-kalkar ahşap bir köprü yapılır.<br />
Kale duvarlarının hemen önündeki toprak banda "<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">tahte'l-kal'a</span> (<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">tahtakale</span>)" denir.<br />
<br />
Bazı kale duvarlarının üst bölümlerinde "senkendaz" veya "küluhendaz" denen ve alt bölümlerindeki deliklerden taş, kaynar su vb. atılarak duvar diplerinin korunduğu ahşap ya da taş çıkmalar yapılmıştır. Kale mimarîsinin en önemli bölümü, kule veya burçlardır. Kulelerden birisi diğerlerinden yüksek ve sağlam tutulur.<br />
Bu kuleye balâhisar veya baş kule denilmiştir. Ambar, sarnıçlar ve koğuşlar kalelerde bulunması gereken bölümlerdir.<br />
Kaleler, genellikle iç kale, dış kale, şehristan ve ahmedek gibi bölümlerden oluşmaktadır.<br />
<br />
Ahmedek ve dış kale, bazı kalelerde bulunmamaktadır. Bunun yerine kale, sadece iç kale bölümünden ibaret olabilmektedir. İç kale; surlarla çevrili bir kentin en yüksek yerinde hükümdarın, beyin ya da komutanın oturmasına ayrılmış, en son savunma yeri olan kale bölümüne denir.<br />
<br />
Surlarla çevrili iç kalede, yönetici sarayı, beylerin konutları, darphâne, tutuk evi ve İbadethane (câmi-kilise) gibi yapılar yer almaktadır. Kentin asıl bölümünü oluşturan şehristan (şehir), ticaret ve konut alanlarını, dînî ve diğer kamu yapılarını içine alan bölüme denmektedir. Kentin asıl bölümünü oluşturan şehrin etrafını çeviren sura da dış kale adı verilmektedir.<br />
<br />
Bir surla çevrili Türk kentlerinin şehristan bölümünde; mahalleler, çıkmaz sokaklar, saray, kamu yapıları, meydan, ulu cami, vakıf kurumları ve pazar yerleri gibi bölümler genellikle yer almaktadır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="color: #005dc2;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Selçuklularda Kale Mimarisi</span></span></span><br />
<br />
Tarihin erken dönemlerinden itibaren kale mimarîsi, askerlik ve teknik ile savaş usullerinin ilerlemesine paralel olarak gelişme göstermiştir. Eski çağlarından günümüze kadar Türk sanatı, kendine özgün özelliğini korumuş ve dünya sanatı içinde de daima önemli bir yere sahip olmuştur.<br />
<br />
Öz Türkçede kıla - kütle ve kalav - kârgir anlamlarında kullanılan kale, Azericede "<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">gala</span>", Başkurtçada "nığıtma", Kazakçada "korğan", Kırgızcada "ç<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ep</span>" şeklinde söylenmektedir.<br />
Türkler İslâmiyet'i kabul etmeden önce kale yerine "balık" kelimesini de kullanmışlardır. İslâmiyet'i kabulden sonra balık yerine kale sözcüğü yaygınlaşmıştır. Karahanlı Türkleri ile Oğuz Türkleri ise "Balık" kelimesi yerine "Kent" sözünü kullanmışlardır. Kaşgarlı Mahmud, balık sözünün bu mânâsını bilmekte ve onun İslâmiyet'ten önce Türkler tarafından şehir ve kale anlamında kullanıldığı söylemektedir.<br />
<br />
Kale kelimesinin kökü olan ve Arapça "<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ka-le'a</span>" fiilinden gelen "kal" mastarı, "bir şeyi kökünden sökmek" manasına gelmektedir. "Kulâ'a" ve "Kullâ a" kelimeleri "tepe gibi yüksek olan şey" anlamı taşımaktadır.<br />
<br />
Tarih boyunca kaleler, genellikle şehirlerin etrafı, yol kavşağı, önemiz yere giden ana yol, geçit yeri, dağlar arasındaki boğaz, denize uzanan burun, kıyıdan az uzaktaki adalar, köprü başlan, denizlerin boğazları gibi stratejik yerlerde, arazinin tabii özelliklerinden de yararlanılarak inşâ edilmiştir.<br />
Kaleler yapılırken kolay ve az sayıda bir kuvvetle savunulabilmesi, gerektiğinde içeridekilerin dışarı çıkabilmesi için bir bölümün olması, uzun süre kuşatmalara dayanabilmesi, kalenin birkaç yönünün tabu şekilde korunması gibi unsurlar göz önünde tutularak inşâ edilmişlerdir.<br />
<br />
Kaleler çoğunlukla sürekli kalın bir duvar (sur, beden) ve duvar boyunca dizilen aralıklı burçlardan oluşmaktadır. Burçlar birbirini görebilecek ve korunabilecek biçimde konumlanırlar. Kale duvarlarının üstü, savunanların her yere yetişebilmelerini sağlamak amacıyla düz yapılır ve bu düzlüğe "seğirdim yeri" denir.<br />
<br />
Duvar üstünde “barbata” denen mazgallı bir korkuluk yer almaktadır. Kayalık tepelerdekiler hâriç, genellikle duvarların alt kısımlarında içi su dolu savunma hendeği bulunur. Kalenin girişini korumak ve hendek üzerinden geçişi sağlamak için iner-kalkar ahşap bir köprü yapılır.<br />
Kale duvarlarının hemen önündeki toprak banda "<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">tahte'l-kal'a</span> (<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">tahtakale</span>)" denir.<br />
<br />
Bazı kale duvarlarının üst bölümlerinde "senkendaz" veya "küluhendaz" denen ve alt bölümlerindeki deliklerden taş, kaynar su vb. atılarak duvar diplerinin korunduğu ahşap ya da taş çıkmalar yapılmıştır. Kale mimarîsinin en önemli bölümü, kule veya burçlardır. Kulelerden birisi diğerlerinden yüksek ve sağlam tutulur.<br />
Bu kuleye balâhisar veya baş kule denilmiştir. Ambar, sarnıçlar ve koğuşlar kalelerde bulunması gereken bölümlerdir.<br />
Kaleler, genellikle iç kale, dış kale, şehristan ve ahmedek gibi bölümlerden oluşmaktadır.<br />
<br />
Ahmedek ve dış kale, bazı kalelerde bulunmamaktadır. Bunun yerine kale, sadece iç kale bölümünden ibaret olabilmektedir. İç kale; surlarla çevrili bir kentin en yüksek yerinde hükümdarın, beyin ya da komutanın oturmasına ayrılmış, en son savunma yeri olan kale bölümüne denir.<br />
<br />
Surlarla çevrili iç kalede, yönetici sarayı, beylerin konutları, darphâne, tutuk evi ve İbadethane (câmi-kilise) gibi yapılar yer almaktadır. Kentin asıl bölümünü oluşturan şehristan (şehir), ticaret ve konut alanlarını, dînî ve diğer kamu yapılarını içine alan bölüme denmektedir. Kentin asıl bölümünü oluşturan şehrin etrafını çeviren sura da dış kale adı verilmektedir.<br />
<br />
Bir surla çevrili Türk kentlerinin şehristan bölümünde; mahalleler, çıkmaz sokaklar, saray, kamu yapıları, meydan, ulu cami, vakıf kurumları ve pazar yerleri gibi bölümler genellikle yer almaktadır.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Selçuklulardan Sonra İkinci Beylikler Dönemi]]></title>
			<link>https://www.forumteams.com/konu-selcuklulardan-sonra-ikinci-beylikler-donemi.html</link>
			<pubDate>Sat, 15 Apr 2023 12:51:02 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.forumteams.com/member.php?action=profile&uid=253">uzman</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.forumteams.com/konu-selcuklulardan-sonra-ikinci-beylikler-donemi.html</guid>
			<description><![CDATA[İkinci Beylikler Dönemi<br />
<br />
Anadolu Selçuklu Devleti, Kösedağ savaşındaki yenilginin ardından yıkılış dönemine girmiştir.<br />
<br />
Moğollar da Anadolu’da hakimiyet kurmayı başaramamıştır.<br />
Moğol İstilası sonrasında<br />
<br />
Türkmenlerin Anadolu’ya göçleri yoğunlaşmıştır.<br />
<br />
Türkiye Selçuklu Devleti’nin yıkılma sürecine girmesiyle birlikte Türkmen beyleri, Selçuklu otoritesinin kaybolduğu bölgelerde merkezi otoritesi zayıflayan Bizans’ın da durumundan faydalanarak müstakil ya da yarı müstakil halde devletçikler şeklinde teşkilatlanmıştır.<br />
<br />
Kösedağ Savaşı sonrasında da İkinci<br />
Beylikler Dönemi yaşanmaya başlanmıştır.<br />
<br />
Anadolu’da Karamanoğulları, Candaroğulları, Germiyanoğulları, Canikoğulları, Hamitoğulları, Aydınoğulları, Menteşeoğulları, Saruhanoğulları, Eşrefoğulları, TekeBeyliği, Karesioğulları, Eratnalılar, Dulkadiroğulları, Ramazanoğulları,<br />
<br />
KadıBurhaneddinDevleti gibi beylikler ortaya çıkmıştır.<br />
<br />
Bu dönem XIII. yüzyılın ikinci yarısında Karamanoğullarının faaliyetleri ile başlamış ve XVII. yüzyılın başlarına yani<br />
<br />
Ramazanoğulları topraklarının Osmanlı Devleti’ne dahil edilmesine kadar devam etmiştir.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[İkinci Beylikler Dönemi<br />
<br />
Anadolu Selçuklu Devleti, Kösedağ savaşındaki yenilginin ardından yıkılış dönemine girmiştir.<br />
<br />
Moğollar da Anadolu’da hakimiyet kurmayı başaramamıştır.<br />
Moğol İstilası sonrasında<br />
<br />
Türkmenlerin Anadolu’ya göçleri yoğunlaşmıştır.<br />
<br />
Türkiye Selçuklu Devleti’nin yıkılma sürecine girmesiyle birlikte Türkmen beyleri, Selçuklu otoritesinin kaybolduğu bölgelerde merkezi otoritesi zayıflayan Bizans’ın da durumundan faydalanarak müstakil ya da yarı müstakil halde devletçikler şeklinde teşkilatlanmıştır.<br />
<br />
Kösedağ Savaşı sonrasında da İkinci<br />
Beylikler Dönemi yaşanmaya başlanmıştır.<br />
<br />
Anadolu’da Karamanoğulları, Candaroğulları, Germiyanoğulları, Canikoğulları, Hamitoğulları, Aydınoğulları, Menteşeoğulları, Saruhanoğulları, Eşrefoğulları, TekeBeyliği, Karesioğulları, Eratnalılar, Dulkadiroğulları, Ramazanoğulları,<br />
<br />
KadıBurhaneddinDevleti gibi beylikler ortaya çıkmıştır.<br />
<br />
Bu dönem XIII. yüzyılın ikinci yarısında Karamanoğullarının faaliyetleri ile başlamış ve XVII. yüzyılın başlarına yani<br />
<br />
Ramazanoğulları topraklarının Osmanlı Devleti’ne dahil edilmesine kadar devam etmiştir.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Türkiye'de İlk Türk Bankası: Osmanlı Bankası]]></title>
			<link>https://www.forumteams.com/konu-turkiye-de-ilk-turk-bankasi-osmanli-bankasi.html</link>
			<pubDate>Wed, 06 Jul 2022 20:11:08 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.forumteams.com/member.php?action=profile&uid=253">uzman</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.forumteams.com/konu-turkiye-de-ilk-turk-bankasi-osmanli-bankasi.html</guid>
			<description><![CDATA[<div align="center"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Türkiye'de İlk Türk Bankası: Osmanlı Bankası</span></span></div>
<div align="center"><img src="https://www.ekopara.com/editor/resimler/diger/20190521/1558449589-c-users-esh-desktop-mn-osmanli.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 1558449589-c-users-esh-desktop-mn-osmanli.jpg]" class="mycode_img" onload="NcodeImageResizer.createOn(this);" /><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Osmanlı döneminde açılan ve <span style="color: #005dc2;" class="mycode_color">ilk Türk bankası</span> unvanını <span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Osmanlı Bankası</span> taşımaktadır.<br />
Cumhuriyet döneminde de faaliyetlerine devam etmiş ancak daha sonra finans dünyasına veda etmiştir.<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1863</span> yılında açılan bankanın şimdilerde adı sadece tarihte anılmakta. <span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1847</span> yılında açılan İstanbul Bankası ise yabancı sermayeyle Türkiye’de açılan ilk bankadır.</span></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div align="center"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Türkiye'de İlk Türk Bankası: Osmanlı Bankası</span></span></div>
<div align="center"><img src="https://www.ekopara.com/editor/resimler/diger/20190521/1558449589-c-users-esh-desktop-mn-osmanli.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 1558449589-c-users-esh-desktop-mn-osmanli.jpg]" class="mycode_img" onload="NcodeImageResizer.createOn(this);" /><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Osmanlı döneminde açılan ve <span style="color: #005dc2;" class="mycode_color">ilk Türk bankası</span> unvanını <span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Osmanlı Bankası</span> taşımaktadır.<br />
Cumhuriyet döneminde de faaliyetlerine devam etmiş ancak daha sonra finans dünyasına veda etmiştir.<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1863</span> yılında açılan bankanın şimdilerde adı sadece tarihte anılmakta. <span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1847</span> yılında açılan İstanbul Bankası ise yabancı sermayeyle Türkiye’de açılan ilk bankadır.</span></div>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Türkçe'nin Ilk Defa Resmi Dil Olarak Kabul Edilmesi]]></title>
			<link>https://www.forumteams.com/konu-turkce-nin-ilk-defa-resmi-dil-olarak-kabul-edilmesi.html</link>
			<pubDate>Sun, 03 Jul 2022 18:14:11 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.forumteams.com/member.php?action=profile&uid=79">Gece</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.forumteams.com/konu-turkce-nin-ilk-defa-resmi-dil-olarak-kabul-edilmesi.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">TÜRKÇENİN İLK DEFA RESMİ DİL OLARAK KABUL EDİLMESİ</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Karamanoğlu Mehmed Bey ilk defa Türkçe'yi Tek Resmî Lisan Olarak İlân etmiştir. (<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">13 Mayıs 1277</span>)</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">TÜRKÇENİN İLK DEFA RESMİ DİL OLARAK KABUL EDİLMESİ</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Karamanoğlu Mehmed Bey ilk defa Türkçe'yi Tek Resmî Lisan Olarak İlân etmiştir. (<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">13 Mayıs 1277</span>)</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Türklerde Ters Bayrak Ne Anlama Gelir?]]></title>
			<link>https://www.forumteams.com/konu-turklerde-ters-bayrak-ne-anlama-gelir.html</link>
			<pubDate>Sat, 11 Jun 2022 09:27:34 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.forumteams.com/member.php?action=profile&uid=34">KrALiÇe</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.forumteams.com/konu-turklerde-ters-bayrak-ne-anlama-gelir.html</guid>
			<description><![CDATA[<div align="center"><img src="https://www.forumteams.com/attachment.php?aid=27" loading="lazy"  alt="[Resim: attachment.php?aid=27]" class="mycode_img" onload="NcodeImageResizer.createOn(this);" /><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ters bayrak Türklerde savaş ve savaşa hazırlık dönemlerinde açılır.<br />
Savaş işaretidir.<br />
Resmini gördüğünüz bayrak İstiklal Savaşı zamanında açılmış bir paroladır, işarettir.<br />
<br />
Üzerinde Osmanlı Türkçesiyle Allah. Namus. Vatan, Birlik yazmaktadır.</span></div><br /><!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="https://www.forumteams.com/images/attachtypes/image.png" title="JPG Image" border="0" alt=".jpg" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=27" target="_blank" title="">Türklerde Ters Bayrak ne anlama gelir.jpg</a> (Dosya Boyutu: 11.53 KB / İndirme Sayısı: 6)
<!-- end: postbit_attachments_attachment -->]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div align="center"><img src="https://www.forumteams.com/attachment.php?aid=27" loading="lazy"  alt="[Resim: attachment.php?aid=27]" class="mycode_img" onload="NcodeImageResizer.createOn(this);" /><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ters bayrak Türklerde savaş ve savaşa hazırlık dönemlerinde açılır.<br />
Savaş işaretidir.<br />
Resmini gördüğünüz bayrak İstiklal Savaşı zamanında açılmış bir paroladır, işarettir.<br />
<br />
Üzerinde Osmanlı Türkçesiyle Allah. Namus. Vatan, Birlik yazmaktadır.</span></div><br /><!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="https://www.forumteams.com/images/attachtypes/image.png" title="JPG Image" border="0" alt=".jpg" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=27" target="_blank" title="">Türklerde Ters Bayrak ne anlama gelir.jpg</a> (Dosya Boyutu: 11.53 KB / İndirme Sayısı: 6)
<!-- end: postbit_attachments_attachment -->]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[İlklere İmza Atan Cumhuriyet Kadınları]]></title>
			<link>https://www.forumteams.com/konu-ilklere-imza-atan-cumhuriyet-kadinlari.html</link>
			<pubDate>Mon, 20 Dec 2021 17:05:39 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.forumteams.com/member.php?action=profile&uid=23">Damla</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.forumteams.com/konu-ilklere-imza-atan-cumhuriyet-kadinlari.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kadın-erkek pek çok şeye sahip olmamızı sağlayan Ulu Önderimiz Atatürk’e şükranlarımız ve bu yazının devamında isimlerini göreceğiniz kadınlarımızın hayata bakışlarını değiştiren, İstiklal Madalyası sahibi kadınlarımız Fatma Seher Çavuş, Fatma Karaşimşek (kara fatma), Münevver Saime Hanım ve Halide Edip Adıvar ’ı saygı ve rahmetle anarak başlayalım...</span><br />
<br />
Bazı isimler sadece Türkiye için değil, Dünya için de ilk olma özelliğine sahip.<br />
Dünyanın ilk kadın savaş pilotu ve ilk Türk kadın pilot Sabiha Gökçen gibi.<br />
Mustafa Kemal Atatürk ’ün manevi evladlarından biri olan Gökçen, kariyeri boyunca 8000 saat civari uçuş gerçekleştirmiş. Bunlardan 32 tanesi muharebe görevi.<br />
<br />
Yalnız ülkemizde değil dünyada ilk milli kütüphane genel müdürü Dr. Müjgan Cunbur,<br />
İlahiyat fakültesinde ilk kadın Doç. Dr. Bahriye Üçok, Türk edebiyatının ve İslam coğrafyasının ilk kadın romancısı Fatma Aliye Topuz,<br />
<br />
İlk kadın opera sanatçısı: Semiha Berksoy<br />
İlk kadın tiyatro oyuncusu: Afife Jale<br />
İlk kadın başbakan: Prof.Dr. Tansu Çiller<br />
İlk kadın bakan: Prof.Dr. Türkan Akyol<br />
İlk kadın büyükelçi: Filiz Dinçmen<br />
İlk kadın vali: Lale Aytaman<br />
İlk kadın kaymakam: Özlem Bozkurt<br />
İlk kadın belediye başkanı: Müfide İlhan<br />
İlk kadın danıştay başkanı: Füruzan İkincioğulları<br />
İlk kadın danıştay üyesi: Şükran Esmerer<br />
İlk kadın dışişleri görevlisi: Adile Ayla<br />
İlk kadın sayıştay üyesi: Fahrünisa Etmen<br />
İlk kadın yargıtay üyesi: Melahat Ruacan<br />
İlk kadın yüksek idare mahkemesi başkanı: Firdevs Menteşe<br />
İlk kadın subay: Ülkü Sema Toksöz<br />
İlk kadın süvarisi: Nildeniz Şen<br />
İlk kadın TBMM başkanvekili: Neriman Neftçi<br />
İlk kadın savcı: Işıl Tüzünkan Koçhisarlıoğlu ve Meliha Sanu<br />
İlk kadın avukat: Süreyya Ağaoğlu<br />
İlk kadın emniyet müdürü: Feriha Sanerk<br />
İlk kadın başhekim: Dr. Gönül Bingöl<br />
İlk kadın dişhekimi: Ferdane Bozdoğan Erberk<br />
İlk kadın doktor: Safiye Ali<br />
İlk kadın eczacı: Rukiye Kanat Arran<br />
İlk kadın fotoğrafçı: Semiha Es<br />
İlk kadın gazeteci: Selma Rıza<br />
İlk kadın genel müdür: Mükerrem Aker<br />
İlk kadın hakim: Suat Berk<br />
İlk kadın hastane müdürü: Feriha Bardakçı<br />
İlk kadın hazine genel müdürü: Aysel Gönül Öymen<br />
İlk kadın hemşire: Esma Deniz<br />
İlk kadın hesap uzmanı: Müşeref Çallılar ve Güzide Amark<br />
İlk kadın heykeltraş: Sabiha Bengütaş<br />
İlk kadın jet pilotu: Leman Altınçekiç<br />
İlk kadın karakol amiri: Nevlan Kulak<br />
İlk kadın kimyacı: Prof.Dr. Remziye Hisar<br />
İlk kadın makinist: Seher Aytaç<br />
İlk kadın milli eğitim müdürü: Güler Karakülah<br />
İlk kadın milli maç hakemi: Lale Orta<br />
İlk kadın muhtar: Gül Esin<br />
İlk kadın mümessil: Saliha Yatkın<br />
İlk kadın müzeci: Seniha Sami<br />
İlk kadın orman mühendisi: Binnaz Zehra Sert<br />
İlk kadın petrol mühendisi: Halide Ural Türktan<br />
İlk kadın polis memuru: Betül Diker<br />
İlk kadın profesör: Prof.Dr. Fazıla Şevket Giz<br />
İlk kadın radyo spikeri: Emel Gazimihal<br />
İlk kadın rektör: Prof.Dr. Saffet Rıza Alpar<br />
İlk kadın sendika başkanı: Dervişe Koç<br />
İlk kadın televizyon spikeri: Nuran Devres<br />
İlk kadın veteriner: Sabire Aydemir<br />
İlk kadın yüksek mimar: Münevver Gözeler<br />
İlk kadın yüksek mühendis: Sabiha Ecebilge<br />
İlk kadın zabıta memuru: Afife İpek<br />
İlk kadın ziraat mühendisi:Fatma Nadide<br />
İlk kadın eksper: Mim. Diler Yetiş Cesur<br />
İlk kadın petrol mühendisi: Özen Halide Ural<br />
İlk kadın özel kalem müdürü: Ayla Hatırlı<br />
İlk balerin:Sevinç Altıntaş<br />
1936 yılında erciyes dağının zirvesine tırmanan ilk türk kadınları:<br />
İlmiye Berkman-Nezihe Tarakçıoğlu<br />
İlk kadın bankalar yeminli murakıbı: Kadriye Nilgün Şişman<br />
İlk Kadın Elektronik Mühendisi: Senia Eke<br />
İlk Kadın Dekan:Nüzhet Gökdoğan<br />
İlk Kadın Gök Bilimci:Nüzhet Gökdoğan<br />
İlk Kadın Mimar:Cahide Tamer<br />
İlk Kadın Mühendis:Sabiha Gürayman<br />
İlk Kadın Ressam:Mihri Hanım<br />
<br />
Türkiye’nin ilk “Dünya Güzeli” olan ve Atatürk tarafından “Ece” soyadı ile ödüllendirilen Keriman Halis Ece ve ilk güzellik kraliçemiz Feriha Tevfik Negüs’ü de saygı ve rahmetle analım.<br />
<br />
Tekrar başa dönüyorum:<br />
Bugünün dünyasında haksızlığa uğrayan bayanlar, haksızlığa uğradığını iddia eden, eşitliğin olmadığını söyleyenler, hem listedeki isimlere bakın, kendi mesleklerinizin ilklerini inceleyin ya da “istesem de yapamam ki” diyorsanız hayatlarını açıp okuyun.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kadın-erkek pek çok şeye sahip olmamızı sağlayan Ulu Önderimiz Atatürk’e şükranlarımız ve bu yazının devamında isimlerini göreceğiniz kadınlarımızın hayata bakışlarını değiştiren, İstiklal Madalyası sahibi kadınlarımız Fatma Seher Çavuş, Fatma Karaşimşek (kara fatma), Münevver Saime Hanım ve Halide Edip Adıvar ’ı saygı ve rahmetle anarak başlayalım...</span><br />
<br />
Bazı isimler sadece Türkiye için değil, Dünya için de ilk olma özelliğine sahip.<br />
Dünyanın ilk kadın savaş pilotu ve ilk Türk kadın pilot Sabiha Gökçen gibi.<br />
Mustafa Kemal Atatürk ’ün manevi evladlarından biri olan Gökçen, kariyeri boyunca 8000 saat civari uçuş gerçekleştirmiş. Bunlardan 32 tanesi muharebe görevi.<br />
<br />
Yalnız ülkemizde değil dünyada ilk milli kütüphane genel müdürü Dr. Müjgan Cunbur,<br />
İlahiyat fakültesinde ilk kadın Doç. Dr. Bahriye Üçok, Türk edebiyatının ve İslam coğrafyasının ilk kadın romancısı Fatma Aliye Topuz,<br />
<br />
İlk kadın opera sanatçısı: Semiha Berksoy<br />
İlk kadın tiyatro oyuncusu: Afife Jale<br />
İlk kadın başbakan: Prof.Dr. Tansu Çiller<br />
İlk kadın bakan: Prof.Dr. Türkan Akyol<br />
İlk kadın büyükelçi: Filiz Dinçmen<br />
İlk kadın vali: Lale Aytaman<br />
İlk kadın kaymakam: Özlem Bozkurt<br />
İlk kadın belediye başkanı: Müfide İlhan<br />
İlk kadın danıştay başkanı: Füruzan İkincioğulları<br />
İlk kadın danıştay üyesi: Şükran Esmerer<br />
İlk kadın dışişleri görevlisi: Adile Ayla<br />
İlk kadın sayıştay üyesi: Fahrünisa Etmen<br />
İlk kadın yargıtay üyesi: Melahat Ruacan<br />
İlk kadın yüksek idare mahkemesi başkanı: Firdevs Menteşe<br />
İlk kadın subay: Ülkü Sema Toksöz<br />
İlk kadın süvarisi: Nildeniz Şen<br />
İlk kadın TBMM başkanvekili: Neriman Neftçi<br />
İlk kadın savcı: Işıl Tüzünkan Koçhisarlıoğlu ve Meliha Sanu<br />
İlk kadın avukat: Süreyya Ağaoğlu<br />
İlk kadın emniyet müdürü: Feriha Sanerk<br />
İlk kadın başhekim: Dr. Gönül Bingöl<br />
İlk kadın dişhekimi: Ferdane Bozdoğan Erberk<br />
İlk kadın doktor: Safiye Ali<br />
İlk kadın eczacı: Rukiye Kanat Arran<br />
İlk kadın fotoğrafçı: Semiha Es<br />
İlk kadın gazeteci: Selma Rıza<br />
İlk kadın genel müdür: Mükerrem Aker<br />
İlk kadın hakim: Suat Berk<br />
İlk kadın hastane müdürü: Feriha Bardakçı<br />
İlk kadın hazine genel müdürü: Aysel Gönül Öymen<br />
İlk kadın hemşire: Esma Deniz<br />
İlk kadın hesap uzmanı: Müşeref Çallılar ve Güzide Amark<br />
İlk kadın heykeltraş: Sabiha Bengütaş<br />
İlk kadın jet pilotu: Leman Altınçekiç<br />
İlk kadın karakol amiri: Nevlan Kulak<br />
İlk kadın kimyacı: Prof.Dr. Remziye Hisar<br />
İlk kadın makinist: Seher Aytaç<br />
İlk kadın milli eğitim müdürü: Güler Karakülah<br />
İlk kadın milli maç hakemi: Lale Orta<br />
İlk kadın muhtar: Gül Esin<br />
İlk kadın mümessil: Saliha Yatkın<br />
İlk kadın müzeci: Seniha Sami<br />
İlk kadın orman mühendisi: Binnaz Zehra Sert<br />
İlk kadın petrol mühendisi: Halide Ural Türktan<br />
İlk kadın polis memuru: Betül Diker<br />
İlk kadın profesör: Prof.Dr. Fazıla Şevket Giz<br />
İlk kadın radyo spikeri: Emel Gazimihal<br />
İlk kadın rektör: Prof.Dr. Saffet Rıza Alpar<br />
İlk kadın sendika başkanı: Dervişe Koç<br />
İlk kadın televizyon spikeri: Nuran Devres<br />
İlk kadın veteriner: Sabire Aydemir<br />
İlk kadın yüksek mimar: Münevver Gözeler<br />
İlk kadın yüksek mühendis: Sabiha Ecebilge<br />
İlk kadın zabıta memuru: Afife İpek<br />
İlk kadın ziraat mühendisi:Fatma Nadide<br />
İlk kadın eksper: Mim. Diler Yetiş Cesur<br />
İlk kadın petrol mühendisi: Özen Halide Ural<br />
İlk kadın özel kalem müdürü: Ayla Hatırlı<br />
İlk balerin:Sevinç Altıntaş<br />
1936 yılında erciyes dağının zirvesine tırmanan ilk türk kadınları:<br />
İlmiye Berkman-Nezihe Tarakçıoğlu<br />
İlk kadın bankalar yeminli murakıbı: Kadriye Nilgün Şişman<br />
İlk Kadın Elektronik Mühendisi: Senia Eke<br />
İlk Kadın Dekan:Nüzhet Gökdoğan<br />
İlk Kadın Gök Bilimci:Nüzhet Gökdoğan<br />
İlk Kadın Mimar:Cahide Tamer<br />
İlk Kadın Mühendis:Sabiha Gürayman<br />
İlk Kadın Ressam:Mihri Hanım<br />
<br />
Türkiye’nin ilk “Dünya Güzeli” olan ve Atatürk tarafından “Ece” soyadı ile ödüllendirilen Keriman Halis Ece ve ilk güzellik kraliçemiz Feriha Tevfik Negüs’ü de saygı ve rahmetle analım.<br />
<br />
Tekrar başa dönüyorum:<br />
Bugünün dünyasında haksızlığa uğrayan bayanlar, haksızlığa uğradığını iddia eden, eşitliğin olmadığını söyleyenler, hem listedeki isimlere bakın, kendi mesleklerinizin ilklerini inceleyin ya da “istesem de yapamam ki” diyorsanız hayatlarını açıp okuyun.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Türkiye Cumhuriyeti İlk Hükümeti]]></title>
			<link>https://www.forumteams.com/konu-turkiye-cumhuriyeti-ilk-hukumeti.html</link>
			<pubDate>Sat, 18 Dec 2021 07:02:45 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.forumteams.com/member.php?action=profile&uid=11">Limon</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.forumteams.com/konu-turkiye-cumhuriyeti-ilk-hukumeti.html</guid>
			<description><![CDATA[Türkiye Cumhuriyeti'nin tek partili dönemi, 4 Eylül 1919 Sivas Kongresi ile başlar ve 1950 yılında yapılan genel seçimlere kadar sürer. I. Dünya Savaşı sonunda galip güçlerce dikte ettirilen ve ağır şartlara sahip barış antlaşmaları II. Dünya Savaşı’na zemin hazırlarken, Lozan’da karşılıklı pazarlıkla barışın güvencesini oluşturan bir düzenleme yapılmıştır. Bu nedenle, Savaş’ı bitiren antlaşmalar içinde halen uygulanan sadece Lozan’dır. Tabiatıyla, bunda Türkiye’nin Atatürk’ün belirlediği Yurt’ta Sulh, Cihan’da Sulh ilkesine sadık kalması ve Lozan Antlaşmasının hükümlerinin uygulanmasında da bu ilkeyi gözetmesinin rolü büyüktür.<br />
<br />
Türkiye Cumhuriyeti’nin temel nitelikleri, Lozan Antlaşmasında da yer almıştır. Buna göre, ülkesi ve ulusuyla bölünmez bir bütün oluşturan Türkiye’de yaşayan ve Türk devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes eşit ve aynı haklara sahip Türk ulusunu oluşturmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kurtuluş Savaşı Dönemi; 1919-1923</span><br />
İstiklal Harbi sırasında ilki, (23 Nisan 1920 toplantısı için) 19 Mart 1920'de; ikincisi ise 1923'te yapılan iki seçim vardır. Servet esası kalkmış ve seçmen yaşı 18'e inmişti. 1927, 1931, 1935, 1939, 1943, 1946 ve 1950 seçimlerinin lk dördü İntihab-ı Mebusan Kanununa göredir. 5 Aralık 1934'te 2598 sayılı kanunla kadınlara da seçme ve seçilme hakkı verildi. Seçmen yaşı 22 oldu. 1942 tarihli Mebus Seçimi Kanunu da, iki dereceli sistemi kabul ediyordu. İlk defa 1946 tarihinde, Milletvekili Seçimi Kanunu ile tek dereceli sistem getirilmiştir.<br />
<br />
Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı’nın başladığında, Samsun’a çıkarak Anadolu'da kurtuluş ümidi ararken, Erzurum’a, oradan da Sivas’a geçerek kongreler topladı. Ulusun kurtuluş ve bağımsızlık mücadelesinde Anadolu’nun çeşitli yörelerinde kurulmuş olan dernekler 4 Eylül 1919 tarihli Sivas Kongresi'nde Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında birleşerek ülkenin geleceğini tartışmış ve ayrıca CHP’nin kuruluşuna uzanan ilk kurultay olarak kayıtlara geçmiştir. CHP, kuruluşu bu kongrede filizlendiği için devlet kuran parti diye anılmıştır. Ancak daha ilk kurultayda, sonraki dönemlere de damgasını vuracak muhalif hareketler de başlamıştı...<br />
<br />
İlk kurultayını Sivas’ta yapan Cumhuriyet Halk Partisi, Atatürk tarafından Halk Fırkası adıyla 9 Eylül 1923’te kuruldu. 20 Kasım 1923’te de, Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyeti Halk Fırkası’nın bünyesine katıldı.<br />
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ardından da Serbest Cumhuriyet Fırkası adlarıyla iki partinin kurulmasına ön ayak oldu. Ancak ikisi de, Türkiye tarihine acı hatıralarla geçen iki ayaklanmayla kısa sürede kapanmak zorunda kaldı.<br />
CHF, bu dönemde yine genç Cumhuriyet’in büyümesi için atılan adımlarda başrolü oynuyordu. 15 Ekim 1927’de başlayan 2. kurultay, 20 Ekim’e kadar sürdü ve tarihe geçti.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türk Devletinin Adı: Türkiye Cumhuriyeti</span><br />
<br />
Ana madde: Türkiye Cumhuriyeti'nin ilanı Cumhuriyetin İlanı, milletin yönetilme şeklinin belirlenmiş olduğu, Atatürk'ün siyasi devrimlerinden bir tanesidir. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde (TBMM) 25 Ekim 1923'te ortaya çıkan kabine bunalımı sonucunda, bu yönetim şeklinin kusurları daha net ortaya çıkmış ve 29 Ekim'de Anayasanın ilgili maddeleri değiştirilerek, ülkenin yönetim şekli cumhuriyet olarak belirlenmiştir.<br />
<br />
Saltanatın kaldırılmasının ve Lozan Antlaşması'nın ardından TBMM'de en çok tartışılan konulardan biri, yeni devletin niteliği sorunuydu. Hükümetinin dayandığı prensipler demokratikti ama bir taraftan da adı "Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti" idi. Bazı yabancı ülkeler, Lozan Antlaşmasını imzalamak ve onaylamak için yeni devlet rejiminin daha açık bir şekilde belirlenmesini istiyorlardı.<br />
<br />
Mustafa Kemal Paşa 28 Ekim gecesi İsmet İnönü'yle, devletin niteliğinin cumhuriyet olduğunu saptayan bir yasa tasarısı hazırladı. 29 Ekim 1923 günü;<br />
"Hakimiyet kayıtsız ve şartsız milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına dayanır. Türkiye Devletinin hükümet şekli Cumhuriyettir" esasına dayalı olarak Cumhuriyet ilan edildi ve yeni Türk Devleti'nin adı artık Türkiye Cumhuriyeti idi.<br />
Atatürk Dönemi; 1923-1938<br />
<br />
Atatürk İlkeleri olarak bilinen ilkeler doğrultusunda, 1922 ve 1938 yılları arasında hayata geçirilen bir dizi yasal değişiklik yapılmıştır. Bu devrimlerin amacı, Atatürk tarafından; "Türkiye'yi gelişmiş devletler seviyesine çıkartmak" olarak beyan edilmiştir.<br />
<br />
Tarihçi Toktamış Ateş, Türk Devrim Tarihi adlı eserinde şunları yazıyor:<br />
"Kemalist Devrim'in özü, felsefe olarak Tanrı egemenliğine dayanan bir monarşiden, halk egemenliğine dayanan bir cumhuriyete geçilmesi; iç siyaset amacı olarak monarşik iktidarın 'kaderci kulları' yerine çağdaş bir cumhuriyetin 'onurlu vatandaşlarını' oluşturmak; dış siyaset amacı olarakda 'tam bağımsızlıktan kesinlikle ödün vermeden', karşılıklı çıkar temeline dayanan eşitlikçi ilişkiler kurmaktı. Tüm Kemalist devrimler aslında bu amaçlara yöneliktir." Atatürk Devrimlerinin karakteristik özellikleri şöyle sıralanabilir.<br />
Devrimler; bir bağımsızlık egemenlik mücadelesidir.<br />
<br />
Türk Milletinin çağdaşlaşmasını sağlayan kökten, sosyal bir değişimdir.<br />
İlerleme ve gelişmeyi hedefleyen dinamik bir harekettir.<br />
Milli birlik ve beraberliğe önem verir.<br />
<br />
Ayrıca bu devrimler demokratik rejime yönelmiş ve onun savunucusu olmuştur.<br />
Tek partili dönem politikaları; Demokrasi<br />
<br />
Türkiye'deki tek parti yönetiminin, bugünkü anlayış ve tanım çerçevesinde bir demokrasi olmadığı çok açıktır ancak o günlerin koşullarında tek partili cumhuriyet insan haklarına saygı ve özgürlük kriterleri açısından çok yukarlarda bir yerdedir.<br />
<br />
Doğu ve Orta Avrupa sağ ve sol diktatörlerin baskısı altında idi. Almanya'da HitlerMussolini, İspanya'da Franko'nun faşist yönetimleri vardı. Fransa, Belçika ve İsviçre'de kadınların en temel insan haklarından biri olan siyasal haklardan yoksun bulunuyorlardı. Yani nüfusun yarısını oluşturan kadınların seçme ve seçilme özgürlükleri yoktu.İtalya'da<br />
<br />
Tek parti yönetimindeki demokrasi uygulamaları bu perspektif içinde değerlendirildiğinde ve O günün dünyasını incelendiğinde bu kriterler açısından bir sıralama yaparsak Türkiye çok yukarlarda yer almaktadır. Kurtuluş Savaşı döneminden Cumhuriyetin ilanına kadar TBMM aynı zamanda Hükümet görevi de yapmıştır. Cumhuriyet Halk Fırkası kurulana değin Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Meclisteki tek parti olarak bulunmuştur. Mustafa Kemal Türk Devleti'nin aynı zamanda ilk Başbakan'ıdır. Cumhuriyet'in ilanına kadar Mustafa Fevzi Çakmak, Hüseyin Rauf Orbay ve Ali Fethi Okyar'da Başbakan olarak görev yapmışlardır. Ali Fethi Okyar hem Meclis Hükümeti hem de Cumhuriyet Hükümeti Başbakanlığı yapan tek isimdir.<br />
<br />
Ali Fethi Okyar, 15 Ağustos 1921'de İstanbul Milletvekilliğine seçilerek TBMM 1. Dönem'e katıldı. 10 Ekim 1921 - 4 Ekim 1922 arasında Dahiliye Vekilliği yaptı. TBMM 2. Dönemde yeniden İstanbul Milletvekili seçildi. 14 Ağustos 1923'den Cumhuriyet'in ilanına kadar İcra Vekilleri Heyeti Reisliği ve Dahiliye Vekilliği yaptı. Cumhuriyetin ilk Meclisinin 1 Kasım 1923'teki toplantısında TBMM Başkanı oldu.<br />
<br />
İsmet İnönü, Cumhuriyet'in ilanı ile sonuçlanan süreçte, Mustafa Kemal'le yakın siyasal işbirliği içindeydi. İlk Cumhuriyet hükümetini kurdu (30 Ekim); aynı zamanda Halk Fırkası (sonradan Cumhuriyet Halk Partisi-CHP) genel başkan vekilliğini üstlendi. Böylece hükümet ve parti üzerinde otorite kurma olanağı elde etti. Muhalefet partisi olarak kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TPCF) karşısında istediği yetkileri elde edemediği için 8 Kasım 1924'te başvekillikten istifa etti<br />
<br />
Atatürk döneminde çok partili hayata geçiş çalışmaları olmuşsa da pek başarı sağlanamamış ve kurulan siyasi partilerin ömrü kısa olmuştur.<br />
<br />
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Ali Fuat Cebesoy, Kâzım Karabekir, Refet Bele, Rauf Orbay ve Adnan Adıvar’ın öncülüğünde 17 Kasım 1924’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin 2. siyasi partisidir. 5 Haziran 1925’te kapatılmıştır. Haziran 1926'da İzmir Suikasti sonrasında bazı paşalar tutuklanır ve idam hükmüyle yargılanır. Fakat Kazım Karabekir'in de içinde bulunduğu bu paşalar İsmet İnönü'nün müdahalesi ile idamdan kurtulmuştur.<br />
<br />
Serbest Cumhuriyet Fırkası Atatürk'ün istek ve onayıyla, dönemin Paris Büyükelçisi Fethi Okyar'ın başkanlığında Cumhuriyet Halk Fırkası'na karşı biriken hoşnutsuzluk ve tepkileri dağıtmak, hükümeti sarsmayacak bir muhalefet partisi oluşturmak amacıyla kuruldu.<br />
Milli Şef Dönemi; 1938-1950<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ana madde:</span> İsmet İnönü İsmet İnönü Atatürk'ün ölümü üzerine 11 Kasım 1938'de cumhurbaşkanlığına seçildi. Etkin siyasal yaşamdan çekildikten bir yıl sonra cumhurbaşkanı seçilebilmesi, büyük ölçüde Cumhuriyet'le özdeşleşmiş olmasıyla ilgiliydi. Cumhurbaşkanlığının yanı sıra CHP genel başkanlığına da getirildiğinden yönetim üzerinde geniş otorite sahibi oldu. CHP'nin 26 Aralık 1938'de toplanan I. Olağanüstü Kurultay'ında partinin "değişmez genel başkan"ı seçildi. Ayrıca kendisine "Milli Şef" sıfatı verildi.<br />
<br />
Cumhurbaşkanı seçilmesinden hemen sonra başlayan II. Dünya Savaşı1939-1945) döneminde İnönü ülkeyi savaştan uzak tutmaya çalıştı. Savaş yıllarındaki ekonomik ve toplumsal sıkıntılar ise, dönemin unutulmayan mirası olarak kaldı. Gene bu dönemde Hasan Ali Yücel'in öncülüğündeki Köy Enstitüleri ( kuruldu ve geliştirildi.<br />
<br />
II. Dünya Savaşı'nın hemen ardından, gerek uluslararası siyasetteki gelişmeler, gerekse ülke içindeki yeni oluşumlar rejimin genel niteliğinde önemli değişiklikleri gündeme getirdi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">II. Dünya Savaşı</span><br />
Ana madde: II. Dünya Savaşı İnsan kaynakları yönünden ağır sonuçları yaşanan bir Kurtuluş Savaşı'nın hemen ardından yeni bir savaşa girmemek konusunda kesin olarak kararlı olan Türk yönetimi, sonuna kadar denge politikasını sürdürebilmiştir.<br />
<br />
Dönemin Türk yönetiminin savaş dışı kalmak konusundaki çabalarının ilk su yüzüne çıkmış girişimleri 1939 yılı başlarına denk gelir. Esasen Türk yönetimi, Avrupa'da topyekün bir savaşın kaçınılmaz olduğu konusunda sağlam bir öngörüye sahiptir. Amerikalı general McArthur’la 1931 senesinde yaptığı bir konuşmada Mustafa Kemal Atatürk şöyle diyor.<br />
<br />
"Versay anlaşması I. Dünya Savaşı’nı hazırlayan nedenlerin hiç birini ortadan kaldırmamış, aksine dünün başlıca rakipleri arasındaki uçurumu daha fazla derinleştirmiştir. Galip devletler yenilenlere barış koşullarını zorla kabul ettirirken bu ülkelerin etnik, jeopolitik ve ekonomik özelliklerini dikkate almamışlar, yalnız düşmanlık duygularının üzerinde durmuşlardır. Böylelikle de bugün içinde yaşadığımız barış, ateşkesten öteye gidememiştir. Bence dün olduğu gibi yarın da Avrupa’nın kaderi Almanya’nın tutumuna bağlı kalacaktır." 2 Ağustos 1944 tarihine kadar Türk yönetimi bu baskılara direnmiş, savaşın kaderinin belli olduğu tesbitiyle Müttefiklerle anlaşmaya yönelmiştir. Almanya ile ve hemen ardından Japonya ile tüm diplomatik ve ekonomik ilişkilerini kesme kararı alan Türk yönetimi, Müttefik liderleri Şubat 1945’te toplanan Yalta Konferansı’nda, yeni kurulacak Birleşmiş Milletler’e yalnızca 1 Mart 1945 tarihine kadar Almanya’ya savaş açmış ülkelerin katılmasını içeren bir karar almaları üzerine, 23 Şubat 1945'te Almanya’ya savaş ilan etmiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">T.B.M.M. İlk Cumhuriyet Hükümeti'nin Bakanlar Kurulu Listesi (30 Ekim 1923)</span><br />
<br />
Başbakan ve Hariciye (Dışişleri) Bakanı<br />
İsmet Paşa (İnönü)<br />
<br />
• Şer'iye (Din İşleri) Bakanı<br />
Saruhan Milletvekili Mustafa Fevzi Efendi<br />
<br />
• Ekranı Harbiye-i Umumiye (Genelkurmay)<br />
İstanbul Milletvekili Fevzi Paşa (Çakmak)<br />
<br />
• Dahiliye (içişleri) Bakanı<br />
Kütahya Milletvekili Ferit Bey (Talay)<br />
<br />
• Maliye Bakanı<br />
Gümüşhane Milletvekili Hasan Fehmi Bey<br />
<br />
• Müdafaai Milli (Milli Savunma) Bakanı<br />
Karesi Milletvekili Kazım Paşa (Özalp)<br />
<br />
• İktisat Bakanı<br />
Trabzon Milletvekili Hasan Bey (Saka)<br />
<br />
• Adliye Bakanı<br />
İzmir Milletvekili Seyit Bey<br />
<br />
• Maarif (Milli Eğitim) Bakanı<br />
Adana Milletvekili İsmail Safa Bey (Özler)<br />
<br />
• Nafia (Bayındırlık) Bakanı<br />
Trabzon Milletvekili Muhtar Bey<br />
<br />
• Sıhhiye (Sağlık) Bakanı<br />
İstanbul Milletvekili Dr. Refik Bey (Saydam)<br />
<br />
• İmar ve İskan Bakanı<br />
İzmir Milletvekili Necati Bey]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Türkiye Cumhuriyeti'nin tek partili dönemi, 4 Eylül 1919 Sivas Kongresi ile başlar ve 1950 yılında yapılan genel seçimlere kadar sürer. I. Dünya Savaşı sonunda galip güçlerce dikte ettirilen ve ağır şartlara sahip barış antlaşmaları II. Dünya Savaşı’na zemin hazırlarken, Lozan’da karşılıklı pazarlıkla barışın güvencesini oluşturan bir düzenleme yapılmıştır. Bu nedenle, Savaş’ı bitiren antlaşmalar içinde halen uygulanan sadece Lozan’dır. Tabiatıyla, bunda Türkiye’nin Atatürk’ün belirlediği Yurt’ta Sulh, Cihan’da Sulh ilkesine sadık kalması ve Lozan Antlaşmasının hükümlerinin uygulanmasında da bu ilkeyi gözetmesinin rolü büyüktür.<br />
<br />
Türkiye Cumhuriyeti’nin temel nitelikleri, Lozan Antlaşmasında da yer almıştır. Buna göre, ülkesi ve ulusuyla bölünmez bir bütün oluşturan Türkiye’de yaşayan ve Türk devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes eşit ve aynı haklara sahip Türk ulusunu oluşturmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kurtuluş Savaşı Dönemi; 1919-1923</span><br />
İstiklal Harbi sırasında ilki, (23 Nisan 1920 toplantısı için) 19 Mart 1920'de; ikincisi ise 1923'te yapılan iki seçim vardır. Servet esası kalkmış ve seçmen yaşı 18'e inmişti. 1927, 1931, 1935, 1939, 1943, 1946 ve 1950 seçimlerinin lk dördü İntihab-ı Mebusan Kanununa göredir. 5 Aralık 1934'te 2598 sayılı kanunla kadınlara da seçme ve seçilme hakkı verildi. Seçmen yaşı 22 oldu. 1942 tarihli Mebus Seçimi Kanunu da, iki dereceli sistemi kabul ediyordu. İlk defa 1946 tarihinde, Milletvekili Seçimi Kanunu ile tek dereceli sistem getirilmiştir.<br />
<br />
Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı’nın başladığında, Samsun’a çıkarak Anadolu'da kurtuluş ümidi ararken, Erzurum’a, oradan da Sivas’a geçerek kongreler topladı. Ulusun kurtuluş ve bağımsızlık mücadelesinde Anadolu’nun çeşitli yörelerinde kurulmuş olan dernekler 4 Eylül 1919 tarihli Sivas Kongresi'nde Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında birleşerek ülkenin geleceğini tartışmış ve ayrıca CHP’nin kuruluşuna uzanan ilk kurultay olarak kayıtlara geçmiştir. CHP, kuruluşu bu kongrede filizlendiği için devlet kuran parti diye anılmıştır. Ancak daha ilk kurultayda, sonraki dönemlere de damgasını vuracak muhalif hareketler de başlamıştı...<br />
<br />
İlk kurultayını Sivas’ta yapan Cumhuriyet Halk Partisi, Atatürk tarafından Halk Fırkası adıyla 9 Eylül 1923’te kuruldu. 20 Kasım 1923’te de, Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyeti Halk Fırkası’nın bünyesine katıldı.<br />
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ardından da Serbest Cumhuriyet Fırkası adlarıyla iki partinin kurulmasına ön ayak oldu. Ancak ikisi de, Türkiye tarihine acı hatıralarla geçen iki ayaklanmayla kısa sürede kapanmak zorunda kaldı.<br />
CHF, bu dönemde yine genç Cumhuriyet’in büyümesi için atılan adımlarda başrolü oynuyordu. 15 Ekim 1927’de başlayan 2. kurultay, 20 Ekim’e kadar sürdü ve tarihe geçti.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türk Devletinin Adı: Türkiye Cumhuriyeti</span><br />
<br />
Ana madde: Türkiye Cumhuriyeti'nin ilanı Cumhuriyetin İlanı, milletin yönetilme şeklinin belirlenmiş olduğu, Atatürk'ün siyasi devrimlerinden bir tanesidir. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde (TBMM) 25 Ekim 1923'te ortaya çıkan kabine bunalımı sonucunda, bu yönetim şeklinin kusurları daha net ortaya çıkmış ve 29 Ekim'de Anayasanın ilgili maddeleri değiştirilerek, ülkenin yönetim şekli cumhuriyet olarak belirlenmiştir.<br />
<br />
Saltanatın kaldırılmasının ve Lozan Antlaşması'nın ardından TBMM'de en çok tartışılan konulardan biri, yeni devletin niteliği sorunuydu. Hükümetinin dayandığı prensipler demokratikti ama bir taraftan da adı "Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti" idi. Bazı yabancı ülkeler, Lozan Antlaşmasını imzalamak ve onaylamak için yeni devlet rejiminin daha açık bir şekilde belirlenmesini istiyorlardı.<br />
<br />
Mustafa Kemal Paşa 28 Ekim gecesi İsmet İnönü'yle, devletin niteliğinin cumhuriyet olduğunu saptayan bir yasa tasarısı hazırladı. 29 Ekim 1923 günü;<br />
"Hakimiyet kayıtsız ve şartsız milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına dayanır. Türkiye Devletinin hükümet şekli Cumhuriyettir" esasına dayalı olarak Cumhuriyet ilan edildi ve yeni Türk Devleti'nin adı artık Türkiye Cumhuriyeti idi.<br />
Atatürk Dönemi; 1923-1938<br />
<br />
Atatürk İlkeleri olarak bilinen ilkeler doğrultusunda, 1922 ve 1938 yılları arasında hayata geçirilen bir dizi yasal değişiklik yapılmıştır. Bu devrimlerin amacı, Atatürk tarafından; "Türkiye'yi gelişmiş devletler seviyesine çıkartmak" olarak beyan edilmiştir.<br />
<br />
Tarihçi Toktamış Ateş, Türk Devrim Tarihi adlı eserinde şunları yazıyor:<br />
"Kemalist Devrim'in özü, felsefe olarak Tanrı egemenliğine dayanan bir monarşiden, halk egemenliğine dayanan bir cumhuriyete geçilmesi; iç siyaset amacı olarak monarşik iktidarın 'kaderci kulları' yerine çağdaş bir cumhuriyetin 'onurlu vatandaşlarını' oluşturmak; dış siyaset amacı olarakda 'tam bağımsızlıktan kesinlikle ödün vermeden', karşılıklı çıkar temeline dayanan eşitlikçi ilişkiler kurmaktı. Tüm Kemalist devrimler aslında bu amaçlara yöneliktir." Atatürk Devrimlerinin karakteristik özellikleri şöyle sıralanabilir.<br />
Devrimler; bir bağımsızlık egemenlik mücadelesidir.<br />
<br />
Türk Milletinin çağdaşlaşmasını sağlayan kökten, sosyal bir değişimdir.<br />
İlerleme ve gelişmeyi hedefleyen dinamik bir harekettir.<br />
Milli birlik ve beraberliğe önem verir.<br />
<br />
Ayrıca bu devrimler demokratik rejime yönelmiş ve onun savunucusu olmuştur.<br />
Tek partili dönem politikaları; Demokrasi<br />
<br />
Türkiye'deki tek parti yönetiminin, bugünkü anlayış ve tanım çerçevesinde bir demokrasi olmadığı çok açıktır ancak o günlerin koşullarında tek partili cumhuriyet insan haklarına saygı ve özgürlük kriterleri açısından çok yukarlarda bir yerdedir.<br />
<br />
Doğu ve Orta Avrupa sağ ve sol diktatörlerin baskısı altında idi. Almanya'da HitlerMussolini, İspanya'da Franko'nun faşist yönetimleri vardı. Fransa, Belçika ve İsviçre'de kadınların en temel insan haklarından biri olan siyasal haklardan yoksun bulunuyorlardı. Yani nüfusun yarısını oluşturan kadınların seçme ve seçilme özgürlükleri yoktu.İtalya'da<br />
<br />
Tek parti yönetimindeki demokrasi uygulamaları bu perspektif içinde değerlendirildiğinde ve O günün dünyasını incelendiğinde bu kriterler açısından bir sıralama yaparsak Türkiye çok yukarlarda yer almaktadır. Kurtuluş Savaşı döneminden Cumhuriyetin ilanına kadar TBMM aynı zamanda Hükümet görevi de yapmıştır. Cumhuriyet Halk Fırkası kurulana değin Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Meclisteki tek parti olarak bulunmuştur. Mustafa Kemal Türk Devleti'nin aynı zamanda ilk Başbakan'ıdır. Cumhuriyet'in ilanına kadar Mustafa Fevzi Çakmak, Hüseyin Rauf Orbay ve Ali Fethi Okyar'da Başbakan olarak görev yapmışlardır. Ali Fethi Okyar hem Meclis Hükümeti hem de Cumhuriyet Hükümeti Başbakanlığı yapan tek isimdir.<br />
<br />
Ali Fethi Okyar, 15 Ağustos 1921'de İstanbul Milletvekilliğine seçilerek TBMM 1. Dönem'e katıldı. 10 Ekim 1921 - 4 Ekim 1922 arasında Dahiliye Vekilliği yaptı. TBMM 2. Dönemde yeniden İstanbul Milletvekili seçildi. 14 Ağustos 1923'den Cumhuriyet'in ilanına kadar İcra Vekilleri Heyeti Reisliği ve Dahiliye Vekilliği yaptı. Cumhuriyetin ilk Meclisinin 1 Kasım 1923'teki toplantısında TBMM Başkanı oldu.<br />
<br />
İsmet İnönü, Cumhuriyet'in ilanı ile sonuçlanan süreçte, Mustafa Kemal'le yakın siyasal işbirliği içindeydi. İlk Cumhuriyet hükümetini kurdu (30 Ekim); aynı zamanda Halk Fırkası (sonradan Cumhuriyet Halk Partisi-CHP) genel başkan vekilliğini üstlendi. Böylece hükümet ve parti üzerinde otorite kurma olanağı elde etti. Muhalefet partisi olarak kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TPCF) karşısında istediği yetkileri elde edemediği için 8 Kasım 1924'te başvekillikten istifa etti<br />
<br />
Atatürk döneminde çok partili hayata geçiş çalışmaları olmuşsa da pek başarı sağlanamamış ve kurulan siyasi partilerin ömrü kısa olmuştur.<br />
<br />
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Ali Fuat Cebesoy, Kâzım Karabekir, Refet Bele, Rauf Orbay ve Adnan Adıvar’ın öncülüğünde 17 Kasım 1924’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin 2. siyasi partisidir. 5 Haziran 1925’te kapatılmıştır. Haziran 1926'da İzmir Suikasti sonrasında bazı paşalar tutuklanır ve idam hükmüyle yargılanır. Fakat Kazım Karabekir'in de içinde bulunduğu bu paşalar İsmet İnönü'nün müdahalesi ile idamdan kurtulmuştur.<br />
<br />
Serbest Cumhuriyet Fırkası Atatürk'ün istek ve onayıyla, dönemin Paris Büyükelçisi Fethi Okyar'ın başkanlığında Cumhuriyet Halk Fırkası'na karşı biriken hoşnutsuzluk ve tepkileri dağıtmak, hükümeti sarsmayacak bir muhalefet partisi oluşturmak amacıyla kuruldu.<br />
Milli Şef Dönemi; 1938-1950<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ana madde:</span> İsmet İnönü İsmet İnönü Atatürk'ün ölümü üzerine 11 Kasım 1938'de cumhurbaşkanlığına seçildi. Etkin siyasal yaşamdan çekildikten bir yıl sonra cumhurbaşkanı seçilebilmesi, büyük ölçüde Cumhuriyet'le özdeşleşmiş olmasıyla ilgiliydi. Cumhurbaşkanlığının yanı sıra CHP genel başkanlığına da getirildiğinden yönetim üzerinde geniş otorite sahibi oldu. CHP'nin 26 Aralık 1938'de toplanan I. Olağanüstü Kurultay'ında partinin "değişmez genel başkan"ı seçildi. Ayrıca kendisine "Milli Şef" sıfatı verildi.<br />
<br />
Cumhurbaşkanı seçilmesinden hemen sonra başlayan II. Dünya Savaşı1939-1945) döneminde İnönü ülkeyi savaştan uzak tutmaya çalıştı. Savaş yıllarındaki ekonomik ve toplumsal sıkıntılar ise, dönemin unutulmayan mirası olarak kaldı. Gene bu dönemde Hasan Ali Yücel'in öncülüğündeki Köy Enstitüleri ( kuruldu ve geliştirildi.<br />
<br />
II. Dünya Savaşı'nın hemen ardından, gerek uluslararası siyasetteki gelişmeler, gerekse ülke içindeki yeni oluşumlar rejimin genel niteliğinde önemli değişiklikleri gündeme getirdi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">II. Dünya Savaşı</span><br />
Ana madde: II. Dünya Savaşı İnsan kaynakları yönünden ağır sonuçları yaşanan bir Kurtuluş Savaşı'nın hemen ardından yeni bir savaşa girmemek konusunda kesin olarak kararlı olan Türk yönetimi, sonuna kadar denge politikasını sürdürebilmiştir.<br />
<br />
Dönemin Türk yönetiminin savaş dışı kalmak konusundaki çabalarının ilk su yüzüne çıkmış girişimleri 1939 yılı başlarına denk gelir. Esasen Türk yönetimi, Avrupa'da topyekün bir savaşın kaçınılmaz olduğu konusunda sağlam bir öngörüye sahiptir. Amerikalı general McArthur’la 1931 senesinde yaptığı bir konuşmada Mustafa Kemal Atatürk şöyle diyor.<br />
<br />
"Versay anlaşması I. Dünya Savaşı’nı hazırlayan nedenlerin hiç birini ortadan kaldırmamış, aksine dünün başlıca rakipleri arasındaki uçurumu daha fazla derinleştirmiştir. Galip devletler yenilenlere barış koşullarını zorla kabul ettirirken bu ülkelerin etnik, jeopolitik ve ekonomik özelliklerini dikkate almamışlar, yalnız düşmanlık duygularının üzerinde durmuşlardır. Böylelikle de bugün içinde yaşadığımız barış, ateşkesten öteye gidememiştir. Bence dün olduğu gibi yarın da Avrupa’nın kaderi Almanya’nın tutumuna bağlı kalacaktır." 2 Ağustos 1944 tarihine kadar Türk yönetimi bu baskılara direnmiş, savaşın kaderinin belli olduğu tesbitiyle Müttefiklerle anlaşmaya yönelmiştir. Almanya ile ve hemen ardından Japonya ile tüm diplomatik ve ekonomik ilişkilerini kesme kararı alan Türk yönetimi, Müttefik liderleri Şubat 1945’te toplanan Yalta Konferansı’nda, yeni kurulacak Birleşmiş Milletler’e yalnızca 1 Mart 1945 tarihine kadar Almanya’ya savaş açmış ülkelerin katılmasını içeren bir karar almaları üzerine, 23 Şubat 1945'te Almanya’ya savaş ilan etmiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">T.B.M.M. İlk Cumhuriyet Hükümeti'nin Bakanlar Kurulu Listesi (30 Ekim 1923)</span><br />
<br />
Başbakan ve Hariciye (Dışişleri) Bakanı<br />
İsmet Paşa (İnönü)<br />
<br />
• Şer'iye (Din İşleri) Bakanı<br />
Saruhan Milletvekili Mustafa Fevzi Efendi<br />
<br />
• Ekranı Harbiye-i Umumiye (Genelkurmay)<br />
İstanbul Milletvekili Fevzi Paşa (Çakmak)<br />
<br />
• Dahiliye (içişleri) Bakanı<br />
Kütahya Milletvekili Ferit Bey (Talay)<br />
<br />
• Maliye Bakanı<br />
Gümüşhane Milletvekili Hasan Fehmi Bey<br />
<br />
• Müdafaai Milli (Milli Savunma) Bakanı<br />
Karesi Milletvekili Kazım Paşa (Özalp)<br />
<br />
• İktisat Bakanı<br />
Trabzon Milletvekili Hasan Bey (Saka)<br />
<br />
• Adliye Bakanı<br />
İzmir Milletvekili Seyit Bey<br />
<br />
• Maarif (Milli Eğitim) Bakanı<br />
Adana Milletvekili İsmail Safa Bey (Özler)<br />
<br />
• Nafia (Bayındırlık) Bakanı<br />
Trabzon Milletvekili Muhtar Bey<br />
<br />
• Sıhhiye (Sağlık) Bakanı<br />
İstanbul Milletvekili Dr. Refik Bey (Saydam)<br />
<br />
• İmar ve İskan Bakanı<br />
İzmir Milletvekili Necati Bey]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Sultan VI. Murad Hakkında..]]></title>
			<link>https://www.forumteams.com/konu-sultan-vi-murad-hakkinda.html</link>
			<pubDate>Sat, 13 Nov 2021 08:22:58 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.forumteams.com/member.php?action=profile&uid=79">Gece</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.forumteams.com/konu-sultan-vi-murad-hakkinda.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sultan IV. Murad'ın bu özelliklerini biliyor muydunuz ?</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">* 200 okkalık (270 kilo) gürzleri rahatça kaldırabiliyordu.</span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">* Attığı oklar ile kalkanları bile delebiliyordu.</span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">* Çok tesirli bir konuşma tarzı vardı.</span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">* Bağdat'ta onu öldürmek için odasına giren 4 cellatı kendisi öldürmüştür.</span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">* Sinirlendiği zaman Devlet Adamlarını kuşaklarından tutup kaldırmıştır.</span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">* Seferlerinde askerle aynı şartlar içinde bulunur, uykusunu bile atının üzerinde yapardı.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sultan IV. Murad'ın bu özelliklerini biliyor muydunuz ?</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">* 200 okkalık (270 kilo) gürzleri rahatça kaldırabiliyordu.</span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">* Attığı oklar ile kalkanları bile delebiliyordu.</span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">* Çok tesirli bir konuşma tarzı vardı.</span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">* Bağdat'ta onu öldürmek için odasına giren 4 cellatı kendisi öldürmüştür.</span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">* Sinirlendiği zaman Devlet Adamlarını kuşaklarından tutup kaldırmıştır.</span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">* Seferlerinde askerle aynı şartlar içinde bulunur, uykusunu bile atının üzerinde yapardı.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Osmanlı Devleti Haritası]]></title>
			<link>https://www.forumteams.com/konu-osmanli-devleti-haritasi.html</link>
			<pubDate>Sat, 16 Oct 2021 16:18:54 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.forumteams.com/member.php?action=profile&uid=253">uzman</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.forumteams.com/konu-osmanli-devleti-haritasi.html</guid>
			<description><![CDATA[<div align="center"><img src="https://www.harita.gov.tr/uploads/photos/products/osmanli-devleti-haritasi-egitim-amacli-783-1000-1000.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: osmanli-devleti-haritasi-egitim-amacli-7...0-1000.jpg]" class="mycode_img" onload="NcodeImageResizer.createOn(this);" /></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div align="center"><img src="https://www.harita.gov.tr/uploads/photos/products/osmanli-devleti-haritasi-egitim-amacli-783-1000-1000.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: osmanli-devleti-haritasi-egitim-amacli-7...0-1000.jpg]" class="mycode_img" onload="NcodeImageResizer.createOn(this);" /></div>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Pençik Sistemi Nedir?]]></title>
			<link>https://www.forumteams.com/konu-pencik-sistemi-nedir.html</link>
			<pubDate>Sat, 16 Oct 2021 16:10:14 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.forumteams.com/member.php?action=profile&uid=253">uzman</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.forumteams.com/konu-pencik-sistemi-nedir.html</guid>
			<description><![CDATA[Pençik sistemi nedir kısaca, Osmanlı İmparatorluğu'nda, esirlerin gönüllü olarak Osmanlı Ordusu'na katılabilmesine olanak sağlayan sistemdir. Ancak orduyu tamamen esirlerden oluşturmamak için, her beş esirden sadece biri bu haktan yararlanabilirdi.<br />
<br />
<div align="left"><img src="https://i.hizliresim.com/eoin6rx.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: eoin6rx.jpg]" class="mycode_img" onload="NcodeImageResizer.createOn(this);" /></div>
<br />
1299 yılında Osman Bey'in kurmuş olduğu Osmanlı Devleti ilk önce beylik şeklinde ortaya çıkmıştır. Osmanlı, İstanbul'un 1453'te fethi ile beraber büyük bir imparatorluk halini aldı. Osmanlı Devleti, yönetim sisteminde birçok başarılı olan yöntem uygulamıştır. Bunlardan biri de 14. yüzyılda hayata geçirilen pençik sistemi olarak bilinir.<br />
<br />
500 yıl boyunca geçerli olan bu sistem Osmanlı Devleti'nin ordusuna büyük katkı sağlamış bir yol olarak bilinmektedir. Eğer bu konuya dair bilgi edinmek ve Osmanlı Devleti'nin başarısına başarı katan pençik sistemini daha yakından tanımak istiyorsanız yazımızı okuyabilirsiniz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #00369b;" class="mycode_color">Pençik Kanunu Nedir?</span></span><br />
Farsça, Eski Türkçe ve Arapça ile harmanlanmış olan Osmanlıca zengin bir dildir. Penç ve Yek kelimeleri de Farsça kökenlidir ve anlamı ise beşte bir demektir. Yani her beş esirden bir tanesi Osmanlı İmparatorluğu'nun askeri yapılmaktadır. İşte pençik sistemi kısaca budur. Savaş anında esir düşmüş olan askerler Osmanlı Devleti'nin ordusuna katılarak daha da güç elde edilmiş olurdu. Burada esas olan gönüllülüktür. Yani esirlerden kendi isteğiyle asker olarak Osmanlı Ordusuna katılmak isteyen olduğunda kabul ediliyordu.<br />
<br />
Ancak orduya katılacak olan bu askerler ilk etapta Balkanlarda veya Edirne'de yaşayan Müslüman bir ailenin yanında bir süre misafir olmak zorundaydı. Buradaki temel amaç, orduya katılacak kişilerin hem İslam'ı hem de Türk gelenek ve göreneklerini yakından tanıması ve hâkim olmasını sağlamaktı.<br />
<br />
<span style="color: #00369b;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Pençik ve Devşirme Sistemi Nedir?</span></span><br />
En fazla merak edilen konulardan biri olan pençik sisteminin amacı tamamen Osmanlı Devletinin menfaatine bir durum olarak karşımıza çıkar. Osmanlı Beyliği'nin kurulduğu ilk zamanlarda askeri güç bakımından yetersiz ve güçsüz olması nedeniyle en önemli ihtiyaç da askerdi ve bir çeşit devşirme sistemine ihtiyaç duyuluyordu. Asker gereksinimini genelde Türkmen boyları aracılığı ile karşılamaya çalışan Osmanlı bu konuda daha kurtarıcı bir çözüme ihtiyaç duydu. İşte bu noktada pençik sistemi devreye girmeye başladı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #00369b;" class="mycode_color">Pençik Sisteminin Amacı</span></span><br />
Pençik sistemi aslında Osmanlı Devleti'nin ordusuna asker kazandırmanın yanında bir de gaza anlayışına sahipti. Bu da orduya katılan kişilerin Müslüman olmalarını sağlamaktı. İşte bu nedenle orduya katılmadan önce esirler önce Müslüman ailelerin yanına verilirdi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #00369b;" class="mycode_color">Pençik Sisteminin Kuruluş Hikâyesi</span></span><br />
Osmanlı Devleti kurallarınca savaşlar sırasında ele geçirilmiş olan esirler gazilerin payına düşmekteydi. Osmanlı Devleti gazileri ise esirleri diledikleri gibi istihdam etme konusunda özgürdü. İslam şartlarına sadık kalmak suretiyle esirler istihdam edilemediği takdirde gaziler tarafından satılabilirdi. Osmanlı Devleti'nin 3. padişahı konumunda olan I. Murad pençik sistemini hayata geçiren ilk padişahtır. Macar Krallığı ile karşılaştığı 1369 yılında galip gelen Osmanlı İmparatorluğu kesin bir zafer elde etmiştir. İşte pençik sistemi ilk defa bu savaşta uygulanmış ve başarılı olmuştur.<br />
<br />
Sırp Sındığı olarak bilinen bu savaş sırasında birçok esir, Osmanlı tarafında savaşmış ve mücadele vermiştir. Osmanlı Devleti acemi oğlan adı verilen esirleri iki şekilde elde ederdi. Savaş sırasında ele geçirilmiş olan esirlerin beşte birinin orduya katılması ve hali hazırda Osmanlı Devleti'nde vatandaş olan Hıristiyan çocukların devşirilmesi ile olurdu. Savaş sırasında esir alınan, Müslüman ve Türk adetlerine göre yetiştirilen erkeklere pençik oğlanı adı verilirdi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #00369b;" class="mycode_color">Pençik Oğlanlarının Bulundukları Şartlar</span></span><br />
Pençik oğlanları genelde Anadolu'da yaşayan Türk çiftçilerin yanına gönderilirdi. Bunun sebebi ise arada deniz bulunduğu için esirlerin kaçmasını önlemekti. Ancak buna rağmen bazen pençik oğlanları kaçmayı deniyor ve memleketlerine gitmek istiyordu. Pençik oğlanlarının Türk çiftçilerin yanına gönderilmelerinin verildiği karar tarihte net şekilde belli değildir. Rivayetler ise Edirne'nin fethi, Sırp Sındığı savaşı ve Bilecik'e karşı yapılan ilk akınlar olduğu yönündedir.<br />
<br />
Pençik sisteminin özellikleri arasında, pençik oğlanların çiftçilerin yanında çalıştırılırken çok az bir ücret alması da vardır. Sebebi ise hadlerini bilip şımarmamaları içindi. Türk ailelerin yanlarında kaldıkları süre içerisinde hem gelenekleri hem de İslamiyet'i öğrenen pençik oğlanlar daha sonra acemi ocağına gönderilerek bazı eğitimlere tabi tutulmaktaydı. Son olarak da yeniçeri ocağına katılan pençik oğlanlar bu şekilde Osmanlı İmparatorluğuna uzunca yıllar hizmet etmiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #00369b;" class="mycode_color">Pençik Sisteminin Kaldırılması Nasıl Oldu?</span></span><br />
500 yıl boyunca uygulanan pençik sistemi Sultan II. Mahmud zamanında kaldırılmıştır. Yeniçeri Ocağını kaldırma kararı alan II. Mahmud, devşirme ve pençik sistemini de tamamen kaldırma yoluna gitmiştir.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Pençik sistemi nedir kısaca, Osmanlı İmparatorluğu'nda, esirlerin gönüllü olarak Osmanlı Ordusu'na katılabilmesine olanak sağlayan sistemdir. Ancak orduyu tamamen esirlerden oluşturmamak için, her beş esirden sadece biri bu haktan yararlanabilirdi.<br />
<br />
<div align="left"><img src="https://i.hizliresim.com/eoin6rx.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: eoin6rx.jpg]" class="mycode_img" onload="NcodeImageResizer.createOn(this);" /></div>
<br />
1299 yılında Osman Bey'in kurmuş olduğu Osmanlı Devleti ilk önce beylik şeklinde ortaya çıkmıştır. Osmanlı, İstanbul'un 1453'te fethi ile beraber büyük bir imparatorluk halini aldı. Osmanlı Devleti, yönetim sisteminde birçok başarılı olan yöntem uygulamıştır. Bunlardan biri de 14. yüzyılda hayata geçirilen pençik sistemi olarak bilinir.<br />
<br />
500 yıl boyunca geçerli olan bu sistem Osmanlı Devleti'nin ordusuna büyük katkı sağlamış bir yol olarak bilinmektedir. Eğer bu konuya dair bilgi edinmek ve Osmanlı Devleti'nin başarısına başarı katan pençik sistemini daha yakından tanımak istiyorsanız yazımızı okuyabilirsiniz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #00369b;" class="mycode_color">Pençik Kanunu Nedir?</span></span><br />
Farsça, Eski Türkçe ve Arapça ile harmanlanmış olan Osmanlıca zengin bir dildir. Penç ve Yek kelimeleri de Farsça kökenlidir ve anlamı ise beşte bir demektir. Yani her beş esirden bir tanesi Osmanlı İmparatorluğu'nun askeri yapılmaktadır. İşte pençik sistemi kısaca budur. Savaş anında esir düşmüş olan askerler Osmanlı Devleti'nin ordusuna katılarak daha da güç elde edilmiş olurdu. Burada esas olan gönüllülüktür. Yani esirlerden kendi isteğiyle asker olarak Osmanlı Ordusuna katılmak isteyen olduğunda kabul ediliyordu.<br />
<br />
Ancak orduya katılacak olan bu askerler ilk etapta Balkanlarda veya Edirne'de yaşayan Müslüman bir ailenin yanında bir süre misafir olmak zorundaydı. Buradaki temel amaç, orduya katılacak kişilerin hem İslam'ı hem de Türk gelenek ve göreneklerini yakından tanıması ve hâkim olmasını sağlamaktı.<br />
<br />
<span style="color: #00369b;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Pençik ve Devşirme Sistemi Nedir?</span></span><br />
En fazla merak edilen konulardan biri olan pençik sisteminin amacı tamamen Osmanlı Devletinin menfaatine bir durum olarak karşımıza çıkar. Osmanlı Beyliği'nin kurulduğu ilk zamanlarda askeri güç bakımından yetersiz ve güçsüz olması nedeniyle en önemli ihtiyaç da askerdi ve bir çeşit devşirme sistemine ihtiyaç duyuluyordu. Asker gereksinimini genelde Türkmen boyları aracılığı ile karşılamaya çalışan Osmanlı bu konuda daha kurtarıcı bir çözüme ihtiyaç duydu. İşte bu noktada pençik sistemi devreye girmeye başladı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #00369b;" class="mycode_color">Pençik Sisteminin Amacı</span></span><br />
Pençik sistemi aslında Osmanlı Devleti'nin ordusuna asker kazandırmanın yanında bir de gaza anlayışına sahipti. Bu da orduya katılan kişilerin Müslüman olmalarını sağlamaktı. İşte bu nedenle orduya katılmadan önce esirler önce Müslüman ailelerin yanına verilirdi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #00369b;" class="mycode_color">Pençik Sisteminin Kuruluş Hikâyesi</span></span><br />
Osmanlı Devleti kurallarınca savaşlar sırasında ele geçirilmiş olan esirler gazilerin payına düşmekteydi. Osmanlı Devleti gazileri ise esirleri diledikleri gibi istihdam etme konusunda özgürdü. İslam şartlarına sadık kalmak suretiyle esirler istihdam edilemediği takdirde gaziler tarafından satılabilirdi. Osmanlı Devleti'nin 3. padişahı konumunda olan I. Murad pençik sistemini hayata geçiren ilk padişahtır. Macar Krallığı ile karşılaştığı 1369 yılında galip gelen Osmanlı İmparatorluğu kesin bir zafer elde etmiştir. İşte pençik sistemi ilk defa bu savaşta uygulanmış ve başarılı olmuştur.<br />
<br />
Sırp Sındığı olarak bilinen bu savaş sırasında birçok esir, Osmanlı tarafında savaşmış ve mücadele vermiştir. Osmanlı Devleti acemi oğlan adı verilen esirleri iki şekilde elde ederdi. Savaş sırasında ele geçirilmiş olan esirlerin beşte birinin orduya katılması ve hali hazırda Osmanlı Devleti'nde vatandaş olan Hıristiyan çocukların devşirilmesi ile olurdu. Savaş sırasında esir alınan, Müslüman ve Türk adetlerine göre yetiştirilen erkeklere pençik oğlanı adı verilirdi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #00369b;" class="mycode_color">Pençik Oğlanlarının Bulundukları Şartlar</span></span><br />
Pençik oğlanları genelde Anadolu'da yaşayan Türk çiftçilerin yanına gönderilirdi. Bunun sebebi ise arada deniz bulunduğu için esirlerin kaçmasını önlemekti. Ancak buna rağmen bazen pençik oğlanları kaçmayı deniyor ve memleketlerine gitmek istiyordu. Pençik oğlanlarının Türk çiftçilerin yanına gönderilmelerinin verildiği karar tarihte net şekilde belli değildir. Rivayetler ise Edirne'nin fethi, Sırp Sındığı savaşı ve Bilecik'e karşı yapılan ilk akınlar olduğu yönündedir.<br />
<br />
Pençik sisteminin özellikleri arasında, pençik oğlanların çiftçilerin yanında çalıştırılırken çok az bir ücret alması da vardır. Sebebi ise hadlerini bilip şımarmamaları içindi. Türk ailelerin yanlarında kaldıkları süre içerisinde hem gelenekleri hem de İslamiyet'i öğrenen pençik oğlanlar daha sonra acemi ocağına gönderilerek bazı eğitimlere tabi tutulmaktaydı. Son olarak da yeniçeri ocağına katılan pençik oğlanlar bu şekilde Osmanlı İmparatorluğuna uzunca yıllar hizmet etmiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #00369b;" class="mycode_color">Pençik Sisteminin Kaldırılması Nasıl Oldu?</span></span><br />
500 yıl boyunca uygulanan pençik sistemi Sultan II. Mahmud zamanında kaldırılmıştır. Yeniçeri Ocağını kaldırma kararı alan II. Mahmud, devşirme ve pençik sistemini de tamamen kaldırma yoluna gitmiştir.]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>