<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Genel Paylaşım Forumu ,Türkçe Forum Sitesi, Güncel Forumlar - Dini Genel Bilgiler]]></title>
		<link>https://www.forumteams.com/</link>
		<description><![CDATA[Genel Paylaşım Forumu ,Türkçe Forum Sitesi, Güncel Forumlar - https://www.forumteams.com]]></description>
		<pubDate>Fri, 01 May 2026 01:24:24 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Türkiye'nin En Uzun Minareli Camisi Hangisi?]]></title>
			<link>https://www.forumteams.com/konu-turkiye-nin-en-uzun-minareli-camisi-hangisi.html</link>
			<pubDate>Sun, 04 Jan 2026 08:44:51 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.forumteams.com/member.php?action=profile&uid=253">uzman</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.forumteams.com/konu-turkiye-nin-en-uzun-minareli-camisi-hangisi.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türkiye'nin En Uzun Minareli Camisi: Konya'daki Selimiye Camii ve Türkiye'deki Minare Geleneği</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Giriş:</span> Minareler ve Camilerin Anlamı<br />
<br />
Merhaba forum üyeleri! Bugün çok ilginç bir konuda konuşacağız: **Türkiye'nin en uzun minareli camisi hangisidir?** Minareler, cami mimarisinin çok önemli bir parçasıdır. Sadece görsel değil, aynı zamanda **dini**, **toplumsal** ve **mimari** anlamlar taşır. Minareler, İslam dünyasında, camilerin yüksekliğini ve dini gücünü simgelerken, aynı zamanda ibadet çağrısının yapıldığı yerdir. Bu yazıda, Türkiye'deki en uzun minareye sahip camiyi inceleyecek ve minarenin büyüklüğünün sadece fiziksel değil, toplumsal anlamlarını da tartışacağız.<br />
<br />
Minarelerin tarihsel süreçte nasıl şekillendiği, bu yapıları inşa eden toplumların **toplumsal yapısını**, **dinî inançlarını** ve **güç ilişkilerini** nasıl yansıttığını anlamamıza yardımcı olacaktır. Ayrıca, minare boyutlarının **toplumsal prestij**, **mimari başarı** ve **dini aidiyet** gibi faktörlerle nasıl ilişkili olduğunu derinlemesine irdeleyeceğiz.<br />
<br />
**<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türkiye'nin En Uzun Minareli Camisi:</span> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #17b529;" class="mycode_color">Selimiye Camii</span></span>**<br />
<br />
**Selimiye Camii**, **Konya** ilinde yer alan ve **Türkiye'nin en uzun minaresine sahip camisi** olarak bilinir. Bu cami, **Selimiye Camii ve Külliyesi** olarak da bilinir ve Türkiye'deki **en büyük cami** olarak öne çıkar. Selimiye Camii’nin **minaresi**, **Kocatepe Camii**'nin minaresi ile kıyaslandığında, **çok daha yüksektir**. **Selimiye Camii**’nin minaresi, tam olarak **137.5 metre** yükseklikle **Türkiye'nin en uzun minaresi** olarak kayıtlara geçmiştir.<br />
<br />
**Selimiye Camii**, sadece **minaresinin uzunluğu** ile değil, aynı zamanda **mimari zarafeti** ve **toplumsal etkileri** ile de dikkat çeker. Bu cami, **Mimar Sinan** tarafından inşa edilmiş olup, **Osmanlı İmparatorluğu’nun** son döneminin en önemli yapılarından biridir. **Selimiye Camii**’nin minaresi, caminin **dini otoritesini** ve **toplumsal statüsünü** simgeleyen önemli bir yapıdır. Minarenin yüksekliği, caminin **görsel etkisini** artırarak, çevredeki binalardan ayrılmasını sağlar. **Mimari açıdan**, minarelerin boyutları, sadece görsellik için değil, aynı zamanda toplumun dini gücünü ve yönetici sınıfın prestijini yansıtmak amacıyla kullanılır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">**Minarelerin Toplumsal ve Dini Anlamı**</span><br />
<br />
Minarelerin yüksekliği, sadece estetik bir karar değildir. Minareler, **toplumların gücünü** ve **dini otoritesini** simgeler. **Erkeklerin çözüm odaklı bakış açıları**, caminin ve minarenin **toplumsal statüsünü** ve **ekonomik gücünü** nasıl etkilediğini analiz eder. Erkekler genellikle camilerin ve minarelerin **inşaat süreci** ve **mimari başarılarına** odaklanırken, minarenin boyutları da bir caminin **toplumsal anlamını** artıran önemli bir faktör olarak kabul edilir.<br />
<br />
Kadınlar ise **minarenin yüksekliğini** sadece görsel bir öge olarak değil, aynı zamanda **toplumun manevi yapısını** güçlendiren bir öğe olarak değerlendirir. Minareler, kadınların bakış açısına göre, toplumların **birlikte ibadet etme** ve **toplumsal aidiyet** duygularını simgeler. **Minarenin yüksekliği**, sadece **görsel prestij** için değil, aynı zamanda **toplumun dini kimliğinin** bir ifadesi olarak anlaşılabilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">**Minarelerin Tarihsel Boyutu ve İslam Mimarisindeki Yeri**</span><br />
<br />
Minarelerin tarihsel olarak yüksek inşa edilmesi, sadece görsellik ve prestij için değil, aynı zamanda **İslam toplumunun dini liderliğini** ve **toplumsal denetimini** simgeler. **Osmanlı İmparatorluğu** döneminde, minarelerin yüksekliği, camilerin ve caminin bulunduğu yerin **politik gücünü** ve **toplumsal önemini** yansıtırdı. **Süleymaniye Camii**, **Sultanahmet Camii** gibi yapılar, sadece büyük yapılar olarak değil, aynı zamanda **Osmanlı gücünü** ve **dini hükümet otoritesini** simgelerdi.<br />
<br />
Minareler, camilerin sadece **dini sembolleri** değil, **toplumun manevi yükselişini** simgeleyen unsurlardır. **Mimari büyüklük**, **toplumun dini aidiyetinin** ve **toplumsal yapısının** da bir yansımasıdır. Yüksek minareler, camilerin çevresinde bir araya gelen insanların **manevi birliğini** ve **toplumsal güç ilişkilerini** pekiştiren bir sembol haline gelir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">**Minarelerin Bugünkü Yeri ve Toplumlar Üzerindeki Etkisi**</span><br />
<br />
**Günümüzde**, minarelerin boyutları artık **dini anlamı** yansıtmanın yanı sıra, **toplumların modern yapısına** ve **sosyal gereksinimlere** de hizmet eder. Büyük camiler, hem dini topluluklar için **ibadet yerleri** hem de **toplumsal buluşma alanları** olarak kabul edilir. Minarelerin **yüksekliği**, caminin toplumsal aidiyet üzerindeki etkisini simgeler. **Modern cami yapılarında**, genellikle camilerin yüksekliği ile **toplumsal birleşim** ve **kimlik oluşturma** arasındaki ilişki daha çok öne çıkar.<br />
<br />
Minarelerin **görsel etkisi**, hem bireyler hem de toplumlar için **aidiyet** ve **birlik duygusu** yaratırken, aynı zamanda **toplumsal eşitsizlikler** üzerinde de etkili olabilir. **Kadınlar ve erkekler** için camilerin tasarımı, **toplumdaki cinsiyet rollerini** ve **dini katılım biçimlerini** şekillendirebilir. Örneğin, bazı camilerde erkekler ve kadınlar için farklı ibadet alanları olabilir. Bu durum, camilerin toplumsal dinamikler üzerindeki etkilerini yansıtan bir başka unsurdur.<br />
<br />
**<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sonuç:</span> Minarenin Büyüklüğünün Dini ve Toplumsal Anlamı**<br />
<br />
Sonuç olarak, **<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türkiye'nin en uzun minareli camisi</span>**, sadece **görsel prestij** veya **dini büyüklük** için inşa edilmiş bir yapı değildir. **Selimiye Camii** gibi büyük camilerdeki minareler, **toplumsal anlam** ve **dini aidiyet** üzerine derin bir etki bırakır. Minarelerin boyutu, caminin **toplumdaki dini otoritesini** ve **sosyal prestijini** simgeler. Ayrıca, **toplumsal birliği** ve **manevi aidiyeti** güçlendiren unsurlar olarak da kabul edilir.<br />
<br />
Sizce minare boyutları ve görselliği, sadece dini bir yapı olarak mı anlam taşır, yoksa **toplumsal yapıyı** ve **gücü simgeleyen bir araç mı**? Türkiye’deki diğer camilerdeki minarelerin büyüklüğü, **toplumsal etkileşimleri** nasıl etkiler? Bu konuda görüşlerinizi paylaşarak, tartışmayı daha da derinleştirebiliriz!<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">**Kaynaklar:**</span><br />
<br />
* Türkiye Diyanet Vakfı<br />
<br />
* Osmanlı Camileri ve Mimari Mirası, Doç. Dr. İsmail A. Çakmak<br />
<br />
* “İslam Mimarisi ve Minareler” üzerine çeşitli makaleler]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türkiye'nin En Uzun Minareli Camisi: Konya'daki Selimiye Camii ve Türkiye'deki Minare Geleneği</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Giriş:</span> Minareler ve Camilerin Anlamı<br />
<br />
Merhaba forum üyeleri! Bugün çok ilginç bir konuda konuşacağız: **Türkiye'nin en uzun minareli camisi hangisidir?** Minareler, cami mimarisinin çok önemli bir parçasıdır. Sadece görsel değil, aynı zamanda **dini**, **toplumsal** ve **mimari** anlamlar taşır. Minareler, İslam dünyasında, camilerin yüksekliğini ve dini gücünü simgelerken, aynı zamanda ibadet çağrısının yapıldığı yerdir. Bu yazıda, Türkiye'deki en uzun minareye sahip camiyi inceleyecek ve minarenin büyüklüğünün sadece fiziksel değil, toplumsal anlamlarını da tartışacağız.<br />
<br />
Minarelerin tarihsel süreçte nasıl şekillendiği, bu yapıları inşa eden toplumların **toplumsal yapısını**, **dinî inançlarını** ve **güç ilişkilerini** nasıl yansıttığını anlamamıza yardımcı olacaktır. Ayrıca, minare boyutlarının **toplumsal prestij**, **mimari başarı** ve **dini aidiyet** gibi faktörlerle nasıl ilişkili olduğunu derinlemesine irdeleyeceğiz.<br />
<br />
**<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türkiye'nin En Uzun Minareli Camisi:</span> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #17b529;" class="mycode_color">Selimiye Camii</span></span>**<br />
<br />
**Selimiye Camii**, **Konya** ilinde yer alan ve **Türkiye'nin en uzun minaresine sahip camisi** olarak bilinir. Bu cami, **Selimiye Camii ve Külliyesi** olarak da bilinir ve Türkiye'deki **en büyük cami** olarak öne çıkar. Selimiye Camii’nin **minaresi**, **Kocatepe Camii**'nin minaresi ile kıyaslandığında, **çok daha yüksektir**. **Selimiye Camii**’nin minaresi, tam olarak **137.5 metre** yükseklikle **Türkiye'nin en uzun minaresi** olarak kayıtlara geçmiştir.<br />
<br />
**Selimiye Camii**, sadece **minaresinin uzunluğu** ile değil, aynı zamanda **mimari zarafeti** ve **toplumsal etkileri** ile de dikkat çeker. Bu cami, **Mimar Sinan** tarafından inşa edilmiş olup, **Osmanlı İmparatorluğu’nun** son döneminin en önemli yapılarından biridir. **Selimiye Camii**’nin minaresi, caminin **dini otoritesini** ve **toplumsal statüsünü** simgeleyen önemli bir yapıdır. Minarenin yüksekliği, caminin **görsel etkisini** artırarak, çevredeki binalardan ayrılmasını sağlar. **Mimari açıdan**, minarelerin boyutları, sadece görsellik için değil, aynı zamanda toplumun dini gücünü ve yönetici sınıfın prestijini yansıtmak amacıyla kullanılır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">**Minarelerin Toplumsal ve Dini Anlamı**</span><br />
<br />
Minarelerin yüksekliği, sadece estetik bir karar değildir. Minareler, **toplumların gücünü** ve **dini otoritesini** simgeler. **Erkeklerin çözüm odaklı bakış açıları**, caminin ve minarenin **toplumsal statüsünü** ve **ekonomik gücünü** nasıl etkilediğini analiz eder. Erkekler genellikle camilerin ve minarelerin **inşaat süreci** ve **mimari başarılarına** odaklanırken, minarenin boyutları da bir caminin **toplumsal anlamını** artıran önemli bir faktör olarak kabul edilir.<br />
<br />
Kadınlar ise **minarenin yüksekliğini** sadece görsel bir öge olarak değil, aynı zamanda **toplumun manevi yapısını** güçlendiren bir öğe olarak değerlendirir. Minareler, kadınların bakış açısına göre, toplumların **birlikte ibadet etme** ve **toplumsal aidiyet** duygularını simgeler. **Minarenin yüksekliği**, sadece **görsel prestij** için değil, aynı zamanda **toplumun dini kimliğinin** bir ifadesi olarak anlaşılabilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">**Minarelerin Tarihsel Boyutu ve İslam Mimarisindeki Yeri**</span><br />
<br />
Minarelerin tarihsel olarak yüksek inşa edilmesi, sadece görsellik ve prestij için değil, aynı zamanda **İslam toplumunun dini liderliğini** ve **toplumsal denetimini** simgeler. **Osmanlı İmparatorluğu** döneminde, minarelerin yüksekliği, camilerin ve caminin bulunduğu yerin **politik gücünü** ve **toplumsal önemini** yansıtırdı. **Süleymaniye Camii**, **Sultanahmet Camii** gibi yapılar, sadece büyük yapılar olarak değil, aynı zamanda **Osmanlı gücünü** ve **dini hükümet otoritesini** simgelerdi.<br />
<br />
Minareler, camilerin sadece **dini sembolleri** değil, **toplumun manevi yükselişini** simgeleyen unsurlardır. **Mimari büyüklük**, **toplumun dini aidiyetinin** ve **toplumsal yapısının** da bir yansımasıdır. Yüksek minareler, camilerin çevresinde bir araya gelen insanların **manevi birliğini** ve **toplumsal güç ilişkilerini** pekiştiren bir sembol haline gelir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">**Minarelerin Bugünkü Yeri ve Toplumlar Üzerindeki Etkisi**</span><br />
<br />
**Günümüzde**, minarelerin boyutları artık **dini anlamı** yansıtmanın yanı sıra, **toplumların modern yapısına** ve **sosyal gereksinimlere** de hizmet eder. Büyük camiler, hem dini topluluklar için **ibadet yerleri** hem de **toplumsal buluşma alanları** olarak kabul edilir. Minarelerin **yüksekliği**, caminin toplumsal aidiyet üzerindeki etkisini simgeler. **Modern cami yapılarında**, genellikle camilerin yüksekliği ile **toplumsal birleşim** ve **kimlik oluşturma** arasındaki ilişki daha çok öne çıkar.<br />
<br />
Minarelerin **görsel etkisi**, hem bireyler hem de toplumlar için **aidiyet** ve **birlik duygusu** yaratırken, aynı zamanda **toplumsal eşitsizlikler** üzerinde de etkili olabilir. **Kadınlar ve erkekler** için camilerin tasarımı, **toplumdaki cinsiyet rollerini** ve **dini katılım biçimlerini** şekillendirebilir. Örneğin, bazı camilerde erkekler ve kadınlar için farklı ibadet alanları olabilir. Bu durum, camilerin toplumsal dinamikler üzerindeki etkilerini yansıtan bir başka unsurdur.<br />
<br />
**<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sonuç:</span> Minarenin Büyüklüğünün Dini ve Toplumsal Anlamı**<br />
<br />
Sonuç olarak, **<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türkiye'nin en uzun minareli camisi</span>**, sadece **görsel prestij** veya **dini büyüklük** için inşa edilmiş bir yapı değildir. **Selimiye Camii** gibi büyük camilerdeki minareler, **toplumsal anlam** ve **dini aidiyet** üzerine derin bir etki bırakır. Minarelerin boyutu, caminin **toplumdaki dini otoritesini** ve **sosyal prestijini** simgeler. Ayrıca, **toplumsal birliği** ve **manevi aidiyeti** güçlendiren unsurlar olarak da kabul edilir.<br />
<br />
Sizce minare boyutları ve görselliği, sadece dini bir yapı olarak mı anlam taşır, yoksa **toplumsal yapıyı** ve **gücü simgeleyen bir araç mı**? Türkiye’deki diğer camilerdeki minarelerin büyüklüğü, **toplumsal etkileşimleri** nasıl etkiler? Bu konuda görüşlerinizi paylaşarak, tartışmayı daha da derinleştirebiliriz!<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">**Kaynaklar:**</span><br />
<br />
* Türkiye Diyanet Vakfı<br />
<br />
* Osmanlı Camileri ve Mimari Mirası, Doç. Dr. İsmail A. Çakmak<br />
<br />
* “İslam Mimarisi ve Minareler” üzerine çeşitli makaleler]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Dünya Hayatı Ve Nefis]]></title>
			<link>https://www.forumteams.com/konu-dunya-hayati-ve-nefis.html</link>
			<pubDate>Sat, 29 Nov 2025 09:36:40 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.forumteams.com/member.php?action=profile&uid=887">x(-Clipper-)x</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.forumteams.com/konu-dunya-hayati-ve-nefis.html</guid>
			<description><![CDATA[Rasul-i Ekrem (A.S.) Efendimiz, bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor: “Mümin beş güçlük arasındadır. Karşısındaki mümin olur, kendisine hased eder. Münafık olur, gizli düşmanlık eder. Kâfir olur, kendisiyle savaşır. Şeytan saptırmaya çalışır. Nefsi ise kendisi ile çekişir durur.”...<br />
<br />
Rasul-i Ekrem (A.S.) Efendimiz, bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor: “Mümin beş güçlük arasındadır. Karşısındaki mümin olur, kendisine hased eder. Münafık olur, gizli düşmanlık eder. Kâfir olur, kendisiyle savaşır. Şeytan saptırmaya çalışır. Nefsi ise kendisi ile çekişir durur.” Şeytanın saptırmaya çalışması o derecede olur ki, mümini kâfir etse dahi hıncını, intikamını alamaz. Kâfir ettikten sonra insanın yüzüne tükürür ve “sen benden de aşağı imişsin. Ben Allah’a küfrettim ama inkâr etmedim. Sen Allah’ı inkâr edecek kadar şiddetli küfre girdin.” der. İskender Ataullah Hazretleri (K.S.), Hikemü’l-Ataiyye’de, “Şeytana düşmanlık edildi, yardım ve rahmete ulaşıldı. Dost olundu, ama hiçbir dostuna vefa ve merhamet ettiği görülmedi” buyuruyor. Müminin beşinci güçlüğü, nefsinin kendi ile çekişip durmasıdır demiştik. Nefsin mizacı da şeytandan aşağı değildir.<br />
<br />
Onun da merhameti yoktur. Emmare makamında bulunuyorsa insanı azdırmaya çalışır. Allah’ın dinini asla sevmez. Kur’an-ı Kerim’in hükümlerini beğenmez ve düşman kesilir. İnsanın nefsi, esfel-i safilinde yani aşağıların aşağısında bulunduğu ve kötülüklerin anası olduğu için, kötülükle ortaya çıkmaya başlayınca, şeytan da yaklaşmaya başlar. İnsan bu beş zorluk arasında daima mücadele halinde ve uyanık bulunmalıdır. Onun için Allahu Tealâ, “... nefsini hevâsından men ederse varacağı yer cennettir” (Naziat/40-41) buyuruyor. Heva, nefsin sıfatıdır. Gazap ve şehvet lezzetine heva denir.<br />
<br />
Bu asır insan hevasını körükleyen bir asırdır. Kim nefsini hevasından uzak tutarsa cennetle müşerref olur. Anlaşılacağı üzere, nefsin meydanı dünyadır. İnsanın üç büyük düşmanından birincisinin dünya, ikincisinin nefis, üçüncüsünün şeytan olduğunu biliyoruz. Allahu Tealâ ayet-i kerimelerle, Rasulullah (A.S.) Efendimiz de hadis-i şeriflerle dünyanın gidişatına uyarak ahiret bozgununa uğramamamızı istemiştir. Ulemanın belirttiğine göre dünya Allah’a ve Allah’ın dostlarına düşmandır. Dünya perdedir. Dünyanın asliyeti geçici, yaratılıştaki sıfatı cazibeli, aldatıcı ve nefsin yaratılışına uygundur. Dünya şeytanın yemidir.<br />
<br />
Dünyanın cazibe ve güzelliği olmasaydı, ne şeytan insana hücum edebilir, ne de nefis insanı ahiret yolundan alıkoyabilirdi. Anlaşılıyor ki dünyanın hakikatı, faniliği ile birlikte aldatıcıdır da. Bir kimse Hazret-i Ali (R.A.) Efendimiz’e “dünyayı anlatır mısınız?” diye sorduğunda, Hz. Ali şöyle buyurdu: “Sağlamı hasta, emniyette olanı pişman olacak. Fakiri mahzun, zengini ise helalinin hesabı, haramının azabına düşecek. Şüpheli şeyler için de azarlanacaktır. Size bunun daha neyini anlatayım.” Rasulullah (A.S.) Efendimiz bir hadis-i şerifinde şöyle buyurdu: ”Kıyamet gününde bir adamı Allah’ın huzuruna getirirler. Kazancı haram, masrafı da haramdır. ‘Bunu cehenneme götürün’ denir. Başka bir adamı getirirler. Helal kazanmış, haram sarfetmiştir. Onu da cehenneme gönderirler. Bir diğeri de haramdan kazanmış, helale sarfetmiştir. Onu da cehenneme gönderirler. Sonra başka birini getirirler. Helalden kazanmış, helale sarfetmiştir.<br />
<br />
Ona, bu serveti kazanırken farzlardan bir ibadeti geçirip geçirmediğini sorarlar. Hiçbir farzı bırakmadığını açıklar. Bu servete birinin hakkı geçti mi; mesela işçilerinin ve hayvanlarının hakkını verdin mi? diye sorarlar. Onları da verdiğini söyler. Bakmakla mükellef olduğu kimselere vaktinde nafakalarını ulaştırıp ulaştırmadığını sorarlar. Bu sırada çalıştırdığı kimseler getirilir, hakları karşılaştırılır.<br />
<br />
O da temiz çıkınca, ‘Verdiğimiz nimetlere karşı ne gibi şükürde bulundu? Onun hesabını görelim.’ derler.” Şükür, Allah’ın verdiği nimetlerle Allah’a isyan etmemektir. Bir kimse parayı Allah’ın rızası olan yerlerde şükrederek kullanmadıysa cennete giremez. Anlaşılıyor ki, insan hayatı nefsin, şeytanın ve dünyanın türlü halleriyle meşgul edilmektedir.<br />
Dünya, önce yaldızlı şeylerle insanı aldatır, sonra helâk eder. İsa A.S.’a dünya, yaşlı, zayıf, çirkin fakat süslenmiş bir kadın suretinde görünmüş ve onunla şöyle konuşmuştur. İsa A.S. soruyor: - Kaç kere evlendin? - Sayılmayacak kadar çok evlendim. - Bir kadın ömründe şu kadar evlenir. Sen sayılmayacak kadar çok evlendiğini söylüyorsun. Kocalarına ne oldu? Öldüler mi, boşandılar mı? - Hiç boşama olmadı. Hepsini ben öldürdüm. - Geçmiş kocalarını teker teker nasıl öldürdüğünü düşünmeyip, onlardan ibret almadan seninle evlenecek yeni kocaların vay haline! A’la bin Ziyad (R.A.) şöyle buyuruyor: “Rüyamda yaşlı, derisi buruşmuş, fakat üzerinde her türlü süs ve zinet eşyası bulunan bir kadın gördüm. İnsanlar etrafında toplanmış, şaşkın şaşkın onu seyrediyorlardı.<br />
<br />
Ben onların bu haline şaşırdım ve kadına kim olduğunu sordum. Kadın, “yazık sana, beni bilemedin mi? Ben dünyayım” deyince, ben “senin şerrinden Allah’a sığınırım” karşılığını verdim. Bunun üzerine kadın, “benden kurtulmak istersen, mala, paraya, şöhrete önem verme” diye konuştu. Kur’an-ı Hakim’de, “Bu dünyada âmâ olan, ahirette de âmâ olur...” (İsra/72) buyurulmuştur. Yani bu dünyada güzel ahlâk ve sünnet-i seniyyeye sarılmadınsa, basiretini açıp aklını işletemedinse, öbür dünyada da öyle dirileceksin. Bu bakımdan tasavvuf ehli, baş gözünün değil kalp gözünün görmesini gerekli görür. Onun için kalp gözü açılmayan âmâdır ve ehl-i dünyadır. İşte dünya ile nefis meselesi budur. Kemalât, dede olmakta, çok para kazanmakta değil reşid olmadadır. Medeni kanuna göre reşidlik onsekiz yaşındadır. Ehl-i tasavvufta reşid olmak, Rabbini bilmekle ve iman hakikatlarını idrak ile mümkündür. Onun için, yetmiş yaşında çocuklar, yirmi yaşında er kişiler vardır.<br />
<br />
Rasul-ü Ekrem (A.S.) Efendimiz buyuruyor: “İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar.” Yani gafletten kurtulamazlar ve tabii ölümle diğer aleme geçerler. Gerçekte iki türlü ölüm vardır: Tabii ölüm ve kişinin kendi iradesi ile ölüm. Bu hadis-i şerife göre, tabii ölümle uyanmayı bekleme. Şimdiden rahmete ulaşacak hallere yapış ve iradî ölümle öl. Yani nefsinin arzularını kırmak için bir mürşid-i kâmilde terbiye ol. İtminan makamına ulaşmak, dünya vatanında iken nefse hakim olmakla olur.<br />
<br />
Bu da kalp görüşü yani ferasetle olur. Kalp gözünün görmesinden maksat, nefsin ıslahıdır. Bunun çaresi gurur yurdundan çıkmaktır. Ey ehl-i dünya! Gurur sahiplerinin halleri, onların perdesidir ki bağ, bahçe, köşk, çiçek, havuz vs. ile meşgul oluyor, gönüllerini onlara bağlıyor ve ömürlerini onlara sarfediyorlar da, Kur’an-ı Kerim’de yazılı olan şu ilahi kelâmı hiç görmüyorlar: “Onlar, dünya hayatının görünen yüzünü bilirler. Ahiretten ise tamamen gafildirler.” (Rum/7) Bu asırda nefsi eğlendiren safa çok fazladır. Sabahleyin gazete ile başlayan gaflet, gece yarısına kadar televizyonla devam ediyor. Siyaset çekişmeleri ile müminler birine küsüyor. Allahu Tealâ cümlemize inayet eylesin ve anlayış versin. Amin.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Rasul-i Ekrem (A.S.) Efendimiz, bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor: “Mümin beş güçlük arasındadır. Karşısındaki mümin olur, kendisine hased eder. Münafık olur, gizli düşmanlık eder. Kâfir olur, kendisiyle savaşır. Şeytan saptırmaya çalışır. Nefsi ise kendisi ile çekişir durur.”...<br />
<br />
Rasul-i Ekrem (A.S.) Efendimiz, bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor: “Mümin beş güçlük arasındadır. Karşısındaki mümin olur, kendisine hased eder. Münafık olur, gizli düşmanlık eder. Kâfir olur, kendisiyle savaşır. Şeytan saptırmaya çalışır. Nefsi ise kendisi ile çekişir durur.” Şeytanın saptırmaya çalışması o derecede olur ki, mümini kâfir etse dahi hıncını, intikamını alamaz. Kâfir ettikten sonra insanın yüzüne tükürür ve “sen benden de aşağı imişsin. Ben Allah’a küfrettim ama inkâr etmedim. Sen Allah’ı inkâr edecek kadar şiddetli küfre girdin.” der. İskender Ataullah Hazretleri (K.S.), Hikemü’l-Ataiyye’de, “Şeytana düşmanlık edildi, yardım ve rahmete ulaşıldı. Dost olundu, ama hiçbir dostuna vefa ve merhamet ettiği görülmedi” buyuruyor. Müminin beşinci güçlüğü, nefsinin kendi ile çekişip durmasıdır demiştik. Nefsin mizacı da şeytandan aşağı değildir.<br />
<br />
Onun da merhameti yoktur. Emmare makamında bulunuyorsa insanı azdırmaya çalışır. Allah’ın dinini asla sevmez. Kur’an-ı Kerim’in hükümlerini beğenmez ve düşman kesilir. İnsanın nefsi, esfel-i safilinde yani aşağıların aşağısında bulunduğu ve kötülüklerin anası olduğu için, kötülükle ortaya çıkmaya başlayınca, şeytan da yaklaşmaya başlar. İnsan bu beş zorluk arasında daima mücadele halinde ve uyanık bulunmalıdır. Onun için Allahu Tealâ, “... nefsini hevâsından men ederse varacağı yer cennettir” (Naziat/40-41) buyuruyor. Heva, nefsin sıfatıdır. Gazap ve şehvet lezzetine heva denir.<br />
<br />
Bu asır insan hevasını körükleyen bir asırdır. Kim nefsini hevasından uzak tutarsa cennetle müşerref olur. Anlaşılacağı üzere, nefsin meydanı dünyadır. İnsanın üç büyük düşmanından birincisinin dünya, ikincisinin nefis, üçüncüsünün şeytan olduğunu biliyoruz. Allahu Tealâ ayet-i kerimelerle, Rasulullah (A.S.) Efendimiz de hadis-i şeriflerle dünyanın gidişatına uyarak ahiret bozgununa uğramamamızı istemiştir. Ulemanın belirttiğine göre dünya Allah’a ve Allah’ın dostlarına düşmandır. Dünya perdedir. Dünyanın asliyeti geçici, yaratılıştaki sıfatı cazibeli, aldatıcı ve nefsin yaratılışına uygundur. Dünya şeytanın yemidir.<br />
<br />
Dünyanın cazibe ve güzelliği olmasaydı, ne şeytan insana hücum edebilir, ne de nefis insanı ahiret yolundan alıkoyabilirdi. Anlaşılıyor ki dünyanın hakikatı, faniliği ile birlikte aldatıcıdır da. Bir kimse Hazret-i Ali (R.A.) Efendimiz’e “dünyayı anlatır mısınız?” diye sorduğunda, Hz. Ali şöyle buyurdu: “Sağlamı hasta, emniyette olanı pişman olacak. Fakiri mahzun, zengini ise helalinin hesabı, haramının azabına düşecek. Şüpheli şeyler için de azarlanacaktır. Size bunun daha neyini anlatayım.” Rasulullah (A.S.) Efendimiz bir hadis-i şerifinde şöyle buyurdu: ”Kıyamet gününde bir adamı Allah’ın huzuruna getirirler. Kazancı haram, masrafı da haramdır. ‘Bunu cehenneme götürün’ denir. Başka bir adamı getirirler. Helal kazanmış, haram sarfetmiştir. Onu da cehenneme gönderirler. Bir diğeri de haramdan kazanmış, helale sarfetmiştir. Onu da cehenneme gönderirler. Sonra başka birini getirirler. Helalden kazanmış, helale sarfetmiştir.<br />
<br />
Ona, bu serveti kazanırken farzlardan bir ibadeti geçirip geçirmediğini sorarlar. Hiçbir farzı bırakmadığını açıklar. Bu servete birinin hakkı geçti mi; mesela işçilerinin ve hayvanlarının hakkını verdin mi? diye sorarlar. Onları da verdiğini söyler. Bakmakla mükellef olduğu kimselere vaktinde nafakalarını ulaştırıp ulaştırmadığını sorarlar. Bu sırada çalıştırdığı kimseler getirilir, hakları karşılaştırılır.<br />
<br />
O da temiz çıkınca, ‘Verdiğimiz nimetlere karşı ne gibi şükürde bulundu? Onun hesabını görelim.’ derler.” Şükür, Allah’ın verdiği nimetlerle Allah’a isyan etmemektir. Bir kimse parayı Allah’ın rızası olan yerlerde şükrederek kullanmadıysa cennete giremez. Anlaşılıyor ki, insan hayatı nefsin, şeytanın ve dünyanın türlü halleriyle meşgul edilmektedir.<br />
Dünya, önce yaldızlı şeylerle insanı aldatır, sonra helâk eder. İsa A.S.’a dünya, yaşlı, zayıf, çirkin fakat süslenmiş bir kadın suretinde görünmüş ve onunla şöyle konuşmuştur. İsa A.S. soruyor: - Kaç kere evlendin? - Sayılmayacak kadar çok evlendim. - Bir kadın ömründe şu kadar evlenir. Sen sayılmayacak kadar çok evlendiğini söylüyorsun. Kocalarına ne oldu? Öldüler mi, boşandılar mı? - Hiç boşama olmadı. Hepsini ben öldürdüm. - Geçmiş kocalarını teker teker nasıl öldürdüğünü düşünmeyip, onlardan ibret almadan seninle evlenecek yeni kocaların vay haline! A’la bin Ziyad (R.A.) şöyle buyuruyor: “Rüyamda yaşlı, derisi buruşmuş, fakat üzerinde her türlü süs ve zinet eşyası bulunan bir kadın gördüm. İnsanlar etrafında toplanmış, şaşkın şaşkın onu seyrediyorlardı.<br />
<br />
Ben onların bu haline şaşırdım ve kadına kim olduğunu sordum. Kadın, “yazık sana, beni bilemedin mi? Ben dünyayım” deyince, ben “senin şerrinden Allah’a sığınırım” karşılığını verdim. Bunun üzerine kadın, “benden kurtulmak istersen, mala, paraya, şöhrete önem verme” diye konuştu. Kur’an-ı Hakim’de, “Bu dünyada âmâ olan, ahirette de âmâ olur...” (İsra/72) buyurulmuştur. Yani bu dünyada güzel ahlâk ve sünnet-i seniyyeye sarılmadınsa, basiretini açıp aklını işletemedinse, öbür dünyada da öyle dirileceksin. Bu bakımdan tasavvuf ehli, baş gözünün değil kalp gözünün görmesini gerekli görür. Onun için kalp gözü açılmayan âmâdır ve ehl-i dünyadır. İşte dünya ile nefis meselesi budur. Kemalât, dede olmakta, çok para kazanmakta değil reşid olmadadır. Medeni kanuna göre reşidlik onsekiz yaşındadır. Ehl-i tasavvufta reşid olmak, Rabbini bilmekle ve iman hakikatlarını idrak ile mümkündür. Onun için, yetmiş yaşında çocuklar, yirmi yaşında er kişiler vardır.<br />
<br />
Rasul-ü Ekrem (A.S.) Efendimiz buyuruyor: “İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar.” Yani gafletten kurtulamazlar ve tabii ölümle diğer aleme geçerler. Gerçekte iki türlü ölüm vardır: Tabii ölüm ve kişinin kendi iradesi ile ölüm. Bu hadis-i şerife göre, tabii ölümle uyanmayı bekleme. Şimdiden rahmete ulaşacak hallere yapış ve iradî ölümle öl. Yani nefsinin arzularını kırmak için bir mürşid-i kâmilde terbiye ol. İtminan makamına ulaşmak, dünya vatanında iken nefse hakim olmakla olur.<br />
<br />
Bu da kalp görüşü yani ferasetle olur. Kalp gözünün görmesinden maksat, nefsin ıslahıdır. Bunun çaresi gurur yurdundan çıkmaktır. Ey ehl-i dünya! Gurur sahiplerinin halleri, onların perdesidir ki bağ, bahçe, köşk, çiçek, havuz vs. ile meşgul oluyor, gönüllerini onlara bağlıyor ve ömürlerini onlara sarfediyorlar da, Kur’an-ı Kerim’de yazılı olan şu ilahi kelâmı hiç görmüyorlar: “Onlar, dünya hayatının görünen yüzünü bilirler. Ahiretten ise tamamen gafildirler.” (Rum/7) Bu asırda nefsi eğlendiren safa çok fazladır. Sabahleyin gazete ile başlayan gaflet, gece yarısına kadar televizyonla devam ediyor. Siyaset çekişmeleri ile müminler birine küsüyor. Allahu Tealâ cümlemize inayet eylesin ve anlayış versin. Amin.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Zemzem Suyunu İlk Kim Buldu?]]></title>
			<link>https://www.forumteams.com/konu-zemzem-suyunu-ilk-kim-buldu.html</link>
			<pubDate>Fri, 15 Aug 2025 18:39:07 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.forumteams.com/member.php?action=profile&uid=34">KrALiÇe</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.forumteams.com/konu-zemzem-suyunu-ilk-kim-buldu.html</guid>
			<description><![CDATA[Zemzem suyu kavramı Türk dilinde fazlalıkla kullanılmaktadır. Zemzem suyunun vücuda sağladığı faydalar sıkça konuşulmaktadır. Zemzem suyunun kimin bulduğuna dair de birçok rivayetler yer almaktadır. Zemzem suyunun tarihi oldukça eskilere dayanır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Zemzem Suyu Nedir?</span><br />
Zemzem suyu Türk dilinde kendine önem bir yer edinmiştir. Zemzem suyu kavramı Arapça kökenli bir sözcüktür. Zemzem suyu islamiyette kutsal kabul edilen suyun adıdır. Zemzem suyu Kabe’nin 20 metre kadar ilerisinde doğu kısmında yer alır. Makam-ı İbrahime’e yakınlığı ile bilinen tavaf alanının altındaki su kuyusundan çıkarılmış olan kutsal suya zemzem suyu denilmektedir.<br />
<br />
Günümüzde zemzem suyu ile ilgili birçok araştırma yapılmaktadır. Araştırmalar neticesinde zemzem suyunun yararları oldukça dikkat çekmektedir. 2003 yılında tavaf alanı genişletilmiş ve zemzem suyunun içinde bulunduğu su kuyusuna iniş yeri kapatılmıştır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Zemzem Suyunun Tarihi ve Bulunuşu</span><br />
Zemzem suyu tarihi çok eskilere dayanmaktadır. Zemzem suyunu ilk olarak Hz. Hacer bulmuştur. Hz. Hacer oğlu Hz. İsmail’i bıraktığı yerden almaya gitmesi ile Hz. İsmail’in olduğu yerde bir suyun kaynağından fışkırırcasına aktığını görmüştür. Hz. Hacer fışkırırcasına akan bu suyu gördüğü an ‘’Yavaş yavaş ak, dur!’’ demiştir. Böylelikle Hz. Hacer zemzem suyunun kaynağını bulmuş ve günümüzde dahi sıkça konuşulmasını sağlamıştır. Zemzem suyunun bulunuşu ile halen devam eden araştırmalara konu olmuştur.<br />
<br />
Zemzem Suyunun Faydaları Nelerdir?<br />
Zemzem suyunun insan vücuduna birçok fayda sağladığı bilinmektedir. Zemzem suyunun faydaları yalnızca bedensel değildir. Zemzem suyunun psikolojik açıdan da birçok faydası olduğu söylenmektedir. Zemzem suyunun faydaları şunlardır;<br />
<br />
Uykusuzluk problemini düzeltmek için katkı sağlar.<br />
<br />
Strese bağlı olan gerginliği ve öfkeyi azaltır.<br />
<br />
Depresyon ve benzeri psikolojik sorunların hafiflemesine yardımcı olur.<br />
<br />
Böbrek yetmezliği yaşayan bireylerin iyileşmesinde yardımcı olur.<br />
<br />
Akne ve sivilce gibi birçok cilt rahatsızlığının düzelmesine destek olur.<br />
<br />
Karaciğer rahatsızlıklarının iyileştirilmesinde rol oynar.<br />
<br />
Kalp krizi riskini ciddi anlamda azalttığı bilinmektedir.<br />
<br />
Sıtma ve sıtma benzeri hastalıklara karşı çözüm üretir.<br />
<br />
Kış mevsimlerinde cilt üzerine uygulandığı takdirde üşüme sorununu ortadan kaldırır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yukarıda zemzem suyunun faydaları sıralanmıştır. Bu maddeler zemzem suyunun faydalarından yalnızca birkaçıdır.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Zemzem suyu kavramı Türk dilinde fazlalıkla kullanılmaktadır. Zemzem suyunun vücuda sağladığı faydalar sıkça konuşulmaktadır. Zemzem suyunun kimin bulduğuna dair de birçok rivayetler yer almaktadır. Zemzem suyunun tarihi oldukça eskilere dayanır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Zemzem Suyu Nedir?</span><br />
Zemzem suyu Türk dilinde kendine önem bir yer edinmiştir. Zemzem suyu kavramı Arapça kökenli bir sözcüktür. Zemzem suyu islamiyette kutsal kabul edilen suyun adıdır. Zemzem suyu Kabe’nin 20 metre kadar ilerisinde doğu kısmında yer alır. Makam-ı İbrahime’e yakınlığı ile bilinen tavaf alanının altındaki su kuyusundan çıkarılmış olan kutsal suya zemzem suyu denilmektedir.<br />
<br />
Günümüzde zemzem suyu ile ilgili birçok araştırma yapılmaktadır. Araştırmalar neticesinde zemzem suyunun yararları oldukça dikkat çekmektedir. 2003 yılında tavaf alanı genişletilmiş ve zemzem suyunun içinde bulunduğu su kuyusuna iniş yeri kapatılmıştır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Zemzem Suyunun Tarihi ve Bulunuşu</span><br />
Zemzem suyu tarihi çok eskilere dayanmaktadır. Zemzem suyunu ilk olarak Hz. Hacer bulmuştur. Hz. Hacer oğlu Hz. İsmail’i bıraktığı yerden almaya gitmesi ile Hz. İsmail’in olduğu yerde bir suyun kaynağından fışkırırcasına aktığını görmüştür. Hz. Hacer fışkırırcasına akan bu suyu gördüğü an ‘’Yavaş yavaş ak, dur!’’ demiştir. Böylelikle Hz. Hacer zemzem suyunun kaynağını bulmuş ve günümüzde dahi sıkça konuşulmasını sağlamıştır. Zemzem suyunun bulunuşu ile halen devam eden araştırmalara konu olmuştur.<br />
<br />
Zemzem Suyunun Faydaları Nelerdir?<br />
Zemzem suyunun insan vücuduna birçok fayda sağladığı bilinmektedir. Zemzem suyunun faydaları yalnızca bedensel değildir. Zemzem suyunun psikolojik açıdan da birçok faydası olduğu söylenmektedir. Zemzem suyunun faydaları şunlardır;<br />
<br />
Uykusuzluk problemini düzeltmek için katkı sağlar.<br />
<br />
Strese bağlı olan gerginliği ve öfkeyi azaltır.<br />
<br />
Depresyon ve benzeri psikolojik sorunların hafiflemesine yardımcı olur.<br />
<br />
Böbrek yetmezliği yaşayan bireylerin iyileşmesinde yardımcı olur.<br />
<br />
Akne ve sivilce gibi birçok cilt rahatsızlığının düzelmesine destek olur.<br />
<br />
Karaciğer rahatsızlıklarının iyileştirilmesinde rol oynar.<br />
<br />
Kalp krizi riskini ciddi anlamda azalttığı bilinmektedir.<br />
<br />
Sıtma ve sıtma benzeri hastalıklara karşı çözüm üretir.<br />
<br />
Kış mevsimlerinde cilt üzerine uygulandığı takdirde üşüme sorununu ortadan kaldırır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yukarıda zemzem suyunun faydaları sıralanmıştır. Bu maddeler zemzem suyunun faydalarından yalnızca birkaçıdır.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Peygambere İnanmanın Gerekliliğini İfade Eden Ayet]]></title>
			<link>https://www.forumteams.com/konu-peygambere-inanmanin-gerekliligini-ifade-eden-ayet.html</link>
			<pubDate>Fri, 15 Aug 2025 18:37:04 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.forumteams.com/member.php?action=profile&uid=34">KrALiÇe</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.forumteams.com/konu-peygambere-inanmanin-gerekliligini-ifade-eden-ayet.html</guid>
			<description><![CDATA[Peygambere inanmanın gerekliliğini ifade eden ayet sayı olarak Kur’an-ı Kerim içerisinde birden fazladır. Peygamberler, Allah tarafından seçilmiş elçidir. Peygamberlerin davranışları, ibadet etme şekilleri, kısacası hayatı tamamen müslümanlara örnek olmalıdır.<br />
<br />
Dikkatle bakılırsa Kur’an-ı Kerim içerisindeki birçok ayette peygamberlere inanmanın gerekliliklerinin anlaşılabilmesi mümkündür. Bununla birlikte peygamberlere iman, iman etmiş olmanın şartlarından da biridir. Peygambere inanmanın gerekliliği hakkında Kur’an-ı Kerim içerisinde geçen başlıca ayetler aşağıdaki gibidir:<br />
<br />
Al-i İmran Suresi 32. Ayet: “De ki: “Allah’a ve Peygamber’e itaat edin.” Eğer yüz çevirirlerse şüphe yok ki Allah kafirleri sevmez.”<br />
<br />
Nisa Suresi 59. Ayet: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre de. Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde, Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resûlüne arz edin. Bu, daha iyidir, sonuç bakımından da daha güzeldir.<br />
<br />
Nisa Suresi 136. Ayet: “ Ey iman edenler! Allah’a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği Kitab’a ve daha önce indirdiği kitaba iman (da sebat) ediniz. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve kıyamet gününü inkâr ederse tam manasıyle sapıtmıştır.”<br />
<br />
Bakara Suresi 98. Ayet: “Kim, Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail'e ve Mikâil'e düşman olursa bilsin ki Allah da inkârcı kâfirlerin düşmanıdır.”<br />
<br />
Yukarıda yer alan ayetlerden de hareketle peygamberlerin yaşayışları rehber kitabımız olan Kur’an-ı Kerim’e uygun yaşamanın da anahtarı ve en güzel örneğidir.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Peygambere inanmanın gerekliliğini ifade eden ayet sayı olarak Kur’an-ı Kerim içerisinde birden fazladır. Peygamberler, Allah tarafından seçilmiş elçidir. Peygamberlerin davranışları, ibadet etme şekilleri, kısacası hayatı tamamen müslümanlara örnek olmalıdır.<br />
<br />
Dikkatle bakılırsa Kur’an-ı Kerim içerisindeki birçok ayette peygamberlere inanmanın gerekliliklerinin anlaşılabilmesi mümkündür. Bununla birlikte peygamberlere iman, iman etmiş olmanın şartlarından da biridir. Peygambere inanmanın gerekliliği hakkında Kur’an-ı Kerim içerisinde geçen başlıca ayetler aşağıdaki gibidir:<br />
<br />
Al-i İmran Suresi 32. Ayet: “De ki: “Allah’a ve Peygamber’e itaat edin.” Eğer yüz çevirirlerse şüphe yok ki Allah kafirleri sevmez.”<br />
<br />
Nisa Suresi 59. Ayet: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre de. Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde, Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resûlüne arz edin. Bu, daha iyidir, sonuç bakımından da daha güzeldir.<br />
<br />
Nisa Suresi 136. Ayet: “ Ey iman edenler! Allah’a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği Kitab’a ve daha önce indirdiği kitaba iman (da sebat) ediniz. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve kıyamet gününü inkâr ederse tam manasıyle sapıtmıştır.”<br />
<br />
Bakara Suresi 98. Ayet: “Kim, Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail'e ve Mikâil'e düşman olursa bilsin ki Allah da inkârcı kâfirlerin düşmanıdır.”<br />
<br />
Yukarıda yer alan ayetlerden de hareketle peygamberlerin yaşayışları rehber kitabımız olan Kur’an-ı Kerim’e uygun yaşamanın da anahtarı ve en güzel örneğidir.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Nur Ne Demek? Tasavvufta Nur Kavramı Ne Anlama Gelir?]]></title>
			<link>https://www.forumteams.com/konu-nur-ne-demek-tasavvufta-nur-kavrami-ne-anlama-gelir.html</link>
			<pubDate>Sun, 30 Mar 2025 07:34:14 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.forumteams.com/member.php?action=profile&uid=253">uzman</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.forumteams.com/konu-nur-ne-demek-tasavvufta-nur-kavrami-ne-anlama-gelir.html</guid>
			<description><![CDATA[<img src="https://i2.milimaj.com/i/milliyet/75/460x340/643bec5a86b247166cd44228.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 643bec5a86b247166cd44228.jpg]" class="mycode_img" onload="NcodeImageResizer.createOn(this);" /><br />
<br />
kelimesinin birden fazla iyi anlamı bulunmaktadır. Özellikle tasavvufi kavram bakımından aydınlık bir yolda yürüme ya da ışıklı bir gerçeklik anlamına gelen sözcüklerden biridir. Hayırlı işlere yönelme ve şerden uzak durma olarak da cümle içerisinde kullanımı bulunmaktadır. İlahi ışık olarak adlandırılan Nur kelimesi çoğunlukla isim şeklinde tercih edilmektedir.<br />
<br />
Nur Ne Demek?<br />
<br />
Nur sözcüğünün isim anlamı olduğu gibi sözcük anlamı da vardır. Sözcük anlamı genel olarak aydınlık, ışık ve hayır olarak yanıtlanmaktadır. Hayır ile şerri ayırt eden bir kimse olarak nitelendirilen bu kelime manevi anlamlar taşımaktadır.<br />
<br />
Tasavvufta Nur Kavramı Ne Anlama Gelir?<br />
<br />
Tasavvufta nur kavramı hayırlı işlere imza atan, aydınlık ve ilahi yoldan giden bir kişi şeklinde belirtilmektedir. Bu kişiler hayırlı işler yapmayı amaç edinmiş ve şerden uzak durmaktadır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<img src="https://i2.milimaj.com/i/milliyet/75/460x340/643bec5a86b247166cd44228.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 643bec5a86b247166cd44228.jpg]" class="mycode_img" onload="NcodeImageResizer.createOn(this);" /><br />
<br />
kelimesinin birden fazla iyi anlamı bulunmaktadır. Özellikle tasavvufi kavram bakımından aydınlık bir yolda yürüme ya da ışıklı bir gerçeklik anlamına gelen sözcüklerden biridir. Hayırlı işlere yönelme ve şerden uzak durma olarak da cümle içerisinde kullanımı bulunmaktadır. İlahi ışık olarak adlandırılan Nur kelimesi çoğunlukla isim şeklinde tercih edilmektedir.<br />
<br />
Nur Ne Demek?<br />
<br />
Nur sözcüğünün isim anlamı olduğu gibi sözcük anlamı da vardır. Sözcük anlamı genel olarak aydınlık, ışık ve hayır olarak yanıtlanmaktadır. Hayır ile şerri ayırt eden bir kimse olarak nitelendirilen bu kelime manevi anlamlar taşımaktadır.<br />
<br />
Tasavvufta Nur Kavramı Ne Anlama Gelir?<br />
<br />
Tasavvufta nur kavramı hayırlı işlere imza atan, aydınlık ve ilahi yoldan giden bir kişi şeklinde belirtilmektedir. Bu kişiler hayırlı işler yapmayı amaç edinmiş ve şerden uzak durmaktadır.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hz. Peygamber Sevgisinin Tezahürleri]]></title>
			<link>https://www.forumteams.com/konu-hz-peygamber-sevgisinin-tezahurleri.html</link>
			<pubDate>Wed, 25 Dec 2024 21:22:01 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.forumteams.com/member.php?action=profile&uid=253">uzman</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.forumteams.com/konu-hz-peygamber-sevgisinin-tezahurleri.html</guid>
			<description><![CDATA[Hz.Peygamber’e iman etmek farzdır. Hz.Peygamber (sav)’e iman etmek İslamın erkanından birisi, imanın da şartlarından bir şarttır. Bundan dolayı her Müslümanın O’nun Allah tarafından gönderilmiş bir elçi olduğuna şehâdet etmesi, O’nun Rabbinden getirdiği her şeyi tasdik etmesi ve O’ndan gelen bütün sözleri ve fiilleri kabul ederek, O’nu hayatında kendisine örnek alması gerekir.<br />
<br />
Hz.Peygamber’i sevmek, her mümin için en gerekli taatlerden biridir. Zîrâ sevgili Peygamberimiz (sav), Buhârî ve Müslim’in Enes b. Mâlik (r.a)’den rivayet ettikleri bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır:<br />
<br />
“Sizden birinize ben, annesinden, babasından, çocuklarından ve bütün insanlardan daha sevimli olmadığım müddetçe tam iman etmiş olamaz.” (Buhârî, İman: 8; Müslim, İman: 69,70.)<br />
<br />
Bu zikretmiş olduğum hadis-i şerif başka bir rivayette şöyle nakledilmiştir:<br />
<br />
“Sizden birinize ben, kendi nefsinden, annesinden, babasından, çocuklarından ve bütün insanlardan daha sevimli olmadığım müddetçe tam iman etmiş sayılmaz.”<br />
<br />
Bu sevgi bir insanda gerçekleşmezse, o insan gerçek mümin olamaz. Nitekim, Abdullah b. Hişâm, Hz.Ömer (r.a)’ın bir gün Peygamber (sav)’e şöyle dediğini rivayet etmiştir:<br />
<br />
“Ey Allah’ın Resulü sen bana, nefsim hâriç her şeyden daha fazla sevimlisin” demiştir.<br />
<br />
Hz. Peygamber (sav) ise, O’na “Hayır ey Ömer, nefsim elinde olan Allah’a yemin olsun ki; sen, beni nefsinden de daha fazla sevmedikçe gerçek iman etmiş olamazsın.” buyurmuştur.<br />
<br />
Hz.Ömer (r.a)’de O’na; “Vallâhi şimdi sen bana nefsimden de daha fazla sevimlisin” dediğinde, Hz.Peygamber (sav); “Şimdi imanının kemâle ermiştir ey Ömer” demiştir. (Buhârî, Muhtasarı Tecrid-i Sarih Terc, I,31.)<br />
<br />
Şüphesiz ki insan, iyiliğin esiridir. Kalpler kendisine iyilik yapana karşı sevgi duymak üzere yaratılmıştır. Eğer bir insan, kendisine iyilik yapan bir insanı severse, ya ona bir hediye verir veya dar zamanında ona yardım eder. Bir kişi başka bir kişiyi sevince bunları yaparsa, o halde, bütün âlemlere hidâyetle gelen, bütün insanlık için rahmetle gönderilen insanlara kitabı ve hikmeti öğreten, dünya ve ahiret saadetine kavuşma yolunu açıklayan bu Yüce Peygamber’e karşı tutumumuzun nasıl olması gerekir?<br />
<br />
Burada hemen şunu ifade etmemiz gerekir. Hiç şüphesiz ki; Allah sevgisinden sonra sevgiye en lâyık olan Hz.Muhammed (sav)’dir. Zîrâ Yüce Allah, bir ayet-i kerimede Hz. Peygamber (sav)’e hitâben şöyle buyurmaktadır:<br />
<br />
“(Ey Habibim!) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz kiAllah’da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” (Al-i İmrân, 3 / 31.)<br />
<br />
Allah, iki vasıtayla bilinip tanınır: Onlardan biri akıl, diğeri ise peygamberdir. Allah’ı birinci vasıtayla bilip anlamak yeterli değildir. Varlık âlemindeki çok mükemmel plan şaşmayan kanunların bir planlayıcının ve ebede uzanan ölçü ve anlamda bir kanun koyucunun varlığına delalet ettiğini akıl yoluyla bilip anlamak mümkündür. Ama O yüce kudretin sıfatları, emirleri, kullarından bekledikleri, bu dünyayı insanlara hazırlamasının nedenleri, ahiretin varlığı bilinmemektedir. Bunları akıl değil, ancak peygamber haber verebilir. Peygamberin getirdikleri akılla birleşince asıl yol ve amaç belirlenmiş olur.<br />
<br />
O halde peygamber, ilahî rahmeti ve O’nun kullarına olan buyruklarını yansıtan bir ayna, O’nun kanunlarını haber veren bir alıcı-verici,O’nu kullarına tanıtan bir rehber; kulluk görevinin anlamını ve ölçüsünü insanlara öğreten bir öğretmendir.<br />
<br />
Bu nedenle Allah’ın sevgisine erebilmenin tek yolu, peygamberi sevmek ve O’nun getirdiklerini gönülden benimseyip kabul etmek; ilâhî rahmetin insanlıktan yana ışık ve enerjisini ondan almaktır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz.Peygamber Sevgisinin Alametleri</span><br />
<br />
Hz.Peygamber (sav)’i gerçekten seven bir müminde bulunması gereken bazı vasıflar vardır. Bunları şöyle sıralayabiliriz:<br />
<br />
1. Hz.Peygamber (sav)’in sünnet-i seniyyesine uymak; O’nun hayat tarzına hayatımızı uydurmak. Nitekim Cenab-ı Allah:<br />
<br />
“Andolsun ki Allah’ın Resulünde sizin için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnek vardır.” (Ahzab, 33/21.) buyurmaktadır.<br />
<br />
Allah’ın rızası ve sevgisi Hz.Peygamber (sav)’in sünnetine uymakla elde edilebilir. Bir müminin en büyük ideali, kendisini Allah’a sevdirmektir. Yani O’nun rızasını kazanmak, gazabından korunmaktır.<br />
<br />
Allah’ı sevenler, “Ben özümü Allah’a teslim ettim, bana uyanlar da öyle.” (Al-i İmran, 3/20.) diyen ve bu ilahî emri tebliğ eyleyen Resulullah’a karşı gelmemek ve onun gibi ihlas ve samimiyetle, “Ben özümü Allah’a teslim ettim.” deyip dininde ve şeriatında ona ve onun öğretim ve bildirilerine uymak ve onu örnek almak lazım gelir. Bunun zıddı, “Ben Allah’ı severim, ama emrini dinlemem, O’nun sevdiğini sevmem, O’nu sevenleri, O’nun yolunu gösterenleri, O’nun seçip gönderdiklerini sevmem, onlara benzemek istemem.” demektir ki, bu da, “Ben kendimden başka bir şey sevmem, tevhid yolunda yürümek istemem.” demektir. Allah’ın Resulüne uymak istememek, Allah’ı sevmemek ve rahmetinden mahrum olmaktır.<br />
<br />
Allah’ın veli kullarından olan Sehl b.Abdullah et-Tüsterî şöyle demektedir: “Allah’ı sevmenin alameti, Kur’an’ı sevip anlamaktır. Kur’an’ı sevmenin alameti, Rasulullah Efendimizi sevmektir. Rasulullah’ı sevmenin alameti, O’nun sünnetini severek yerine getirmektir.”<br />
<br />
“Allah’ı, Kur’an’ı, Peygamberi ve Sünnetini sevmenin alameti ise, ahireti sevmek ve ona hazırlanmaktır. Ahireti sevmenin alameti, kendini bilip sevmektir. Kendini sevmenin alameti, dünyanın aldatıcı, oyalayıcı yanlarını sevmemektir. Bunun da alameti, insanı amaca ulaştıracak kadar rızkı helâl yoldan elde etmektir.” (Yıldırım, Celal, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yay., İzmir, trs, II, 884.)<br />
<br />
2. Hz.Peygamber (sav)’in sözünü kabul edip, hükmüne razı olmak. Bir ayet-i kerimede Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Hayır; Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp, sonra da verdiğin hükme karşı, içlerinde hiç bir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olamazlar.” (Nisâ, 4/65.)<br />
<br />
Yüce Allah bu ayette şu üç noktaya dikkatimizi çekiyor:<br />
<br />
a. Her meselede Rasulullah’ın hakemliğine başvurmak.<br />
<br />
b. O’nun verdiği hükümden dolayı içimizde hiçbir sıkıntı ve rahatsızlık duymamak.<br />
<br />
c. Tam bir teslimiyetle O’na boyun eğmek.<br />
<br />
Kur’an-ı Kerim, müminlerin mutlak teslimiyetten öte başka bir tercih haklarının da olmadığını kesin bir ifade ile haber veriyor:<br />
<br />
“Mümin bir erkek ve kadın için, Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, artık onlar için hiç bir tercih hakkı yoktur...” (Ahzab, 33/36.)<br />
<br />
3. İnsanlar arasında O’nun dini olan İslamı yaymak, tevhid bayrağını yükseltmek ve Yüce Allah’ın kesinlikle izin vermediği putperestliği ortadan kaldırmak.<br />
<br />
4. İyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak, Allah için, kitabı için, Peygamberi için ve bütün Müslümanlar için nasihatte bulunmak. Nitekim Ümmet-i Muhammed’in en hayırlı ümmet olmasının sebeplerinden birinin, iyiliği emretmeleri ve kötülükten sakındırmaları olduğunu Yüce Allah şöyle açıklamaktadır:<br />
<br />
“Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten sakındırır ve Allah’a iman edersiniz...” (Al-i İmrân, 3/110.)<br />
<br />
5. Hz.Peygamber (sav)’in güzel ahlâkıyla ahlâklanmak ve bütün kötü ahlâk ve davranışlardan sakınmak. Çünkü Sevgili Peygamberimiz; “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.”buyurmaktadır. (Tirmîzî, Hüsnü'l-Huluk, 8.)<br />
<br />
Hz.Peygamber’in yolundan gitmek, onun ahlâkıyla ahlâklanmakla olacağına göre, herkesin kendisini, yaptıklarını ve kimin yolundan gittiğini ve kimin ahlâkıyla ahlâklandığını bilmesi ve kontrol etmesi lazımdır.<br />
<br />
İstiklal Marşı Şairimiz:<br />
<br />
Ey dipdiri meyyit! İki el bir baş içindir,<br />
<br />
Davransana eller de senin, baş da senindir. (Ersoy, Mehmet Akif, Safahat, İst, trs, I, 400.) demektedir. Gerçekten, eller bizim elimizse ve taşıdığımız baş da bizim diyebiliyorsak, başımızı iki elimizin arasına alıp, biz neyiz ve kimin yolundayız diye düşünmemiz lazımdır.<br />
<br />
6. Hz.Peygamber (sav)’e saygı ve hürmet göstermek. Sahâbîler (Allah onlardan razı olsun) Hz.Peygamber (sav)’e saygılarından dolayı seslerini O’nun sesinden fazla yükseltmezlerdi. Hz. Peygamber (sav)’e bu derece saygı ve hürmet gösterirlerdi. Nitekim Yüce Allah: “Ey inananlar, seslerinizi, Peygamberin sesinin üstüne çıkarmayın, birbirinizle yüksek sesle konuştuğunuz gibi onunla da öyle yüksek sesle konuşmayın, yoksa siz farkında olmadan, amelleriniz boşa gider.” (Hucurât, 49/2.) buyurmaktadır.<br />
<br />
7. Hz.Peygamber (sav)’e daima salat ve selamda bulunmak. Zîrâ Yüce Allah bu hususta şöyle buyurmaktadır:<br />
<br />
“Allah ve Melekleri, Peygambere salât etmekte (onun şerefini gözetmeye, şânını yüceltmeye özen göstermekte) dir. Ey inanlar! siz de O’na salât edin, (O’nun şânını yüceltmeye özen gösterin) içtenlikle selam edin (O’na esenlik dileyin.)” (Ahzâb, 33/56.)<br />
<br />
Yüce Allah, bu ayet-i kerimede bütün müminlere Peygamberine salât ve selâm etmelerini emretmekte ve O’na saygı göstermelerini istemektedir. “Allahümme Salli alâ Muhammed.” demek salât, “Esselâmü aleyke eyyühen-nebiy.” demek selamdır. Hz. Peygamber (sav)’den rivayet edilen çok sayıda Salavât-ı Şerife vardır. Bunları okumak, mümkün olduğu kadar çok salãt ve selâm getirmek, Peygamber (sav)’in sevgisini celb eder, şefaatine sebep olur.<br />
<br />
İşte Hz.Peygamber (sav)’i gerçekten seven her Müslümanda bu vasıfların bulunması gerekir. Aksi halde insan tam manasıyla imanın meyvesinden istifade edemez ve Hz. Peygamber (sav)’in şefaatine nâil olamaz.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Hz.Peygamber’e iman etmek farzdır. Hz.Peygamber (sav)’e iman etmek İslamın erkanından birisi, imanın da şartlarından bir şarttır. Bundan dolayı her Müslümanın O’nun Allah tarafından gönderilmiş bir elçi olduğuna şehâdet etmesi, O’nun Rabbinden getirdiği her şeyi tasdik etmesi ve O’ndan gelen bütün sözleri ve fiilleri kabul ederek, O’nu hayatında kendisine örnek alması gerekir.<br />
<br />
Hz.Peygamber’i sevmek, her mümin için en gerekli taatlerden biridir. Zîrâ sevgili Peygamberimiz (sav), Buhârî ve Müslim’in Enes b. Mâlik (r.a)’den rivayet ettikleri bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır:<br />
<br />
“Sizden birinize ben, annesinden, babasından, çocuklarından ve bütün insanlardan daha sevimli olmadığım müddetçe tam iman etmiş olamaz.” (Buhârî, İman: 8; Müslim, İman: 69,70.)<br />
<br />
Bu zikretmiş olduğum hadis-i şerif başka bir rivayette şöyle nakledilmiştir:<br />
<br />
“Sizden birinize ben, kendi nefsinden, annesinden, babasından, çocuklarından ve bütün insanlardan daha sevimli olmadığım müddetçe tam iman etmiş sayılmaz.”<br />
<br />
Bu sevgi bir insanda gerçekleşmezse, o insan gerçek mümin olamaz. Nitekim, Abdullah b. Hişâm, Hz.Ömer (r.a)’ın bir gün Peygamber (sav)’e şöyle dediğini rivayet etmiştir:<br />
<br />
“Ey Allah’ın Resulü sen bana, nefsim hâriç her şeyden daha fazla sevimlisin” demiştir.<br />
<br />
Hz. Peygamber (sav) ise, O’na “Hayır ey Ömer, nefsim elinde olan Allah’a yemin olsun ki; sen, beni nefsinden de daha fazla sevmedikçe gerçek iman etmiş olamazsın.” buyurmuştur.<br />
<br />
Hz.Ömer (r.a)’de O’na; “Vallâhi şimdi sen bana nefsimden de daha fazla sevimlisin” dediğinde, Hz.Peygamber (sav); “Şimdi imanının kemâle ermiştir ey Ömer” demiştir. (Buhârî, Muhtasarı Tecrid-i Sarih Terc, I,31.)<br />
<br />
Şüphesiz ki insan, iyiliğin esiridir. Kalpler kendisine iyilik yapana karşı sevgi duymak üzere yaratılmıştır. Eğer bir insan, kendisine iyilik yapan bir insanı severse, ya ona bir hediye verir veya dar zamanında ona yardım eder. Bir kişi başka bir kişiyi sevince bunları yaparsa, o halde, bütün âlemlere hidâyetle gelen, bütün insanlık için rahmetle gönderilen insanlara kitabı ve hikmeti öğreten, dünya ve ahiret saadetine kavuşma yolunu açıklayan bu Yüce Peygamber’e karşı tutumumuzun nasıl olması gerekir?<br />
<br />
Burada hemen şunu ifade etmemiz gerekir. Hiç şüphesiz ki; Allah sevgisinden sonra sevgiye en lâyık olan Hz.Muhammed (sav)’dir. Zîrâ Yüce Allah, bir ayet-i kerimede Hz. Peygamber (sav)’e hitâben şöyle buyurmaktadır:<br />
<br />
“(Ey Habibim!) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz kiAllah’da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” (Al-i İmrân, 3 / 31.)<br />
<br />
Allah, iki vasıtayla bilinip tanınır: Onlardan biri akıl, diğeri ise peygamberdir. Allah’ı birinci vasıtayla bilip anlamak yeterli değildir. Varlık âlemindeki çok mükemmel plan şaşmayan kanunların bir planlayıcının ve ebede uzanan ölçü ve anlamda bir kanun koyucunun varlığına delalet ettiğini akıl yoluyla bilip anlamak mümkündür. Ama O yüce kudretin sıfatları, emirleri, kullarından bekledikleri, bu dünyayı insanlara hazırlamasının nedenleri, ahiretin varlığı bilinmemektedir. Bunları akıl değil, ancak peygamber haber verebilir. Peygamberin getirdikleri akılla birleşince asıl yol ve amaç belirlenmiş olur.<br />
<br />
O halde peygamber, ilahî rahmeti ve O’nun kullarına olan buyruklarını yansıtan bir ayna, O’nun kanunlarını haber veren bir alıcı-verici,O’nu kullarına tanıtan bir rehber; kulluk görevinin anlamını ve ölçüsünü insanlara öğreten bir öğretmendir.<br />
<br />
Bu nedenle Allah’ın sevgisine erebilmenin tek yolu, peygamberi sevmek ve O’nun getirdiklerini gönülden benimseyip kabul etmek; ilâhî rahmetin insanlıktan yana ışık ve enerjisini ondan almaktır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz.Peygamber Sevgisinin Alametleri</span><br />
<br />
Hz.Peygamber (sav)’i gerçekten seven bir müminde bulunması gereken bazı vasıflar vardır. Bunları şöyle sıralayabiliriz:<br />
<br />
1. Hz.Peygamber (sav)’in sünnet-i seniyyesine uymak; O’nun hayat tarzına hayatımızı uydurmak. Nitekim Cenab-ı Allah:<br />
<br />
“Andolsun ki Allah’ın Resulünde sizin için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnek vardır.” (Ahzab, 33/21.) buyurmaktadır.<br />
<br />
Allah’ın rızası ve sevgisi Hz.Peygamber (sav)’in sünnetine uymakla elde edilebilir. Bir müminin en büyük ideali, kendisini Allah’a sevdirmektir. Yani O’nun rızasını kazanmak, gazabından korunmaktır.<br />
<br />
Allah’ı sevenler, “Ben özümü Allah’a teslim ettim, bana uyanlar da öyle.” (Al-i İmran, 3/20.) diyen ve bu ilahî emri tebliğ eyleyen Resulullah’a karşı gelmemek ve onun gibi ihlas ve samimiyetle, “Ben özümü Allah’a teslim ettim.” deyip dininde ve şeriatında ona ve onun öğretim ve bildirilerine uymak ve onu örnek almak lazım gelir. Bunun zıddı, “Ben Allah’ı severim, ama emrini dinlemem, O’nun sevdiğini sevmem, O’nu sevenleri, O’nun yolunu gösterenleri, O’nun seçip gönderdiklerini sevmem, onlara benzemek istemem.” demektir ki, bu da, “Ben kendimden başka bir şey sevmem, tevhid yolunda yürümek istemem.” demektir. Allah’ın Resulüne uymak istememek, Allah’ı sevmemek ve rahmetinden mahrum olmaktır.<br />
<br />
Allah’ın veli kullarından olan Sehl b.Abdullah et-Tüsterî şöyle demektedir: “Allah’ı sevmenin alameti, Kur’an’ı sevip anlamaktır. Kur’an’ı sevmenin alameti, Rasulullah Efendimizi sevmektir. Rasulullah’ı sevmenin alameti, O’nun sünnetini severek yerine getirmektir.”<br />
<br />
“Allah’ı, Kur’an’ı, Peygamberi ve Sünnetini sevmenin alameti ise, ahireti sevmek ve ona hazırlanmaktır. Ahireti sevmenin alameti, kendini bilip sevmektir. Kendini sevmenin alameti, dünyanın aldatıcı, oyalayıcı yanlarını sevmemektir. Bunun da alameti, insanı amaca ulaştıracak kadar rızkı helâl yoldan elde etmektir.” (Yıldırım, Celal, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yay., İzmir, trs, II, 884.)<br />
<br />
2. Hz.Peygamber (sav)’in sözünü kabul edip, hükmüne razı olmak. Bir ayet-i kerimede Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Hayır; Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp, sonra da verdiğin hükme karşı, içlerinde hiç bir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olamazlar.” (Nisâ, 4/65.)<br />
<br />
Yüce Allah bu ayette şu üç noktaya dikkatimizi çekiyor:<br />
<br />
a. Her meselede Rasulullah’ın hakemliğine başvurmak.<br />
<br />
b. O’nun verdiği hükümden dolayı içimizde hiçbir sıkıntı ve rahatsızlık duymamak.<br />
<br />
c. Tam bir teslimiyetle O’na boyun eğmek.<br />
<br />
Kur’an-ı Kerim, müminlerin mutlak teslimiyetten öte başka bir tercih haklarının da olmadığını kesin bir ifade ile haber veriyor:<br />
<br />
“Mümin bir erkek ve kadın için, Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, artık onlar için hiç bir tercih hakkı yoktur...” (Ahzab, 33/36.)<br />
<br />
3. İnsanlar arasında O’nun dini olan İslamı yaymak, tevhid bayrağını yükseltmek ve Yüce Allah’ın kesinlikle izin vermediği putperestliği ortadan kaldırmak.<br />
<br />
4. İyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak, Allah için, kitabı için, Peygamberi için ve bütün Müslümanlar için nasihatte bulunmak. Nitekim Ümmet-i Muhammed’in en hayırlı ümmet olmasının sebeplerinden birinin, iyiliği emretmeleri ve kötülükten sakındırmaları olduğunu Yüce Allah şöyle açıklamaktadır:<br />
<br />
“Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten sakındırır ve Allah’a iman edersiniz...” (Al-i İmrân, 3/110.)<br />
<br />
5. Hz.Peygamber (sav)’in güzel ahlâkıyla ahlâklanmak ve bütün kötü ahlâk ve davranışlardan sakınmak. Çünkü Sevgili Peygamberimiz; “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.”buyurmaktadır. (Tirmîzî, Hüsnü'l-Huluk, 8.)<br />
<br />
Hz.Peygamber’in yolundan gitmek, onun ahlâkıyla ahlâklanmakla olacağına göre, herkesin kendisini, yaptıklarını ve kimin yolundan gittiğini ve kimin ahlâkıyla ahlâklandığını bilmesi ve kontrol etmesi lazımdır.<br />
<br />
İstiklal Marşı Şairimiz:<br />
<br />
Ey dipdiri meyyit! İki el bir baş içindir,<br />
<br />
Davransana eller de senin, baş da senindir. (Ersoy, Mehmet Akif, Safahat, İst, trs, I, 400.) demektedir. Gerçekten, eller bizim elimizse ve taşıdığımız baş da bizim diyebiliyorsak, başımızı iki elimizin arasına alıp, biz neyiz ve kimin yolundayız diye düşünmemiz lazımdır.<br />
<br />
6. Hz.Peygamber (sav)’e saygı ve hürmet göstermek. Sahâbîler (Allah onlardan razı olsun) Hz.Peygamber (sav)’e saygılarından dolayı seslerini O’nun sesinden fazla yükseltmezlerdi. Hz. Peygamber (sav)’e bu derece saygı ve hürmet gösterirlerdi. Nitekim Yüce Allah: “Ey inananlar, seslerinizi, Peygamberin sesinin üstüne çıkarmayın, birbirinizle yüksek sesle konuştuğunuz gibi onunla da öyle yüksek sesle konuşmayın, yoksa siz farkında olmadan, amelleriniz boşa gider.” (Hucurât, 49/2.) buyurmaktadır.<br />
<br />
7. Hz.Peygamber (sav)’e daima salat ve selamda bulunmak. Zîrâ Yüce Allah bu hususta şöyle buyurmaktadır:<br />
<br />
“Allah ve Melekleri, Peygambere salât etmekte (onun şerefini gözetmeye, şânını yüceltmeye özen göstermekte) dir. Ey inanlar! siz de O’na salât edin, (O’nun şânını yüceltmeye özen gösterin) içtenlikle selam edin (O’na esenlik dileyin.)” (Ahzâb, 33/56.)<br />
<br />
Yüce Allah, bu ayet-i kerimede bütün müminlere Peygamberine salât ve selâm etmelerini emretmekte ve O’na saygı göstermelerini istemektedir. “Allahümme Salli alâ Muhammed.” demek salât, “Esselâmü aleyke eyyühen-nebiy.” demek selamdır. Hz. Peygamber (sav)’den rivayet edilen çok sayıda Salavât-ı Şerife vardır. Bunları okumak, mümkün olduğu kadar çok salãt ve selâm getirmek, Peygamber (sav)’in sevgisini celb eder, şefaatine sebep olur.<br />
<br />
İşte Hz.Peygamber (sav)’i gerçekten seven her Müslümanda bu vasıfların bulunması gerekir. Aksi halde insan tam manasıyla imanın meyvesinden istifade edemez ve Hz. Peygamber (sav)’in şefaatine nâil olamaz.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Huşu Ile Namaz Nasıl Kılınır?]]></title>
			<link>https://www.forumteams.com/konu-husu-ile-namaz-nasil-kilinir.html</link>
			<pubDate>Sun, 15 Sep 2024 09:48:22 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.forumteams.com/member.php?action=profile&uid=23">Damla</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.forumteams.com/konu-husu-ile-namaz-nasil-kilinir.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">HUŞU İLE NAMAZ NASIL KILINIR?</span><br />
<br />
<br />
1- Muhsin olmak: “ALLAH’ı göıür gibi iba*det etmektir. Zira sen onu görmüyorsan da O seni görüyor.”<br />
2- Ciddi olmak<br />
3- Zihnimizi ve kalbimizi meşgul edecek şeyleri izale etmek<br />
4- Okuduklarımızın mânâsını anlamak<br />
5- Hayatımızda huşulu olmak<br />
6- Cemaatle namaza devam etmek<br />
7- Kalbimizi dünyadan ve dünya sevgisin*den kurtarmak<br />
8- ALLAH’a olan aşkı ve sevgiyi hissetmek<br />
9- İslâm ümmetinin bir parçası olduğunu hissetmek<br />
10- Son kez kılıyormuş gibi ikame etmek<br />
11-Namaz dualarını yavaş yavaş ve tane tane okumak<br />
12-Cehennem azabını düşünmek<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">HUŞU İÇİNDE NAMAZ NASIL KILINIR</span><br />
<br />
Huşu ile kılınan namaz insanın kalbiyle ALLAH’a tazim sena itaat ve sevgisinin ifadesidir. Kişi tevazuyla Rabbine boyun eğerek bedenî hareketlerle yaptıklarını kalbiyle tasdik eder.<br />
<br />
Namazın rükusu secdesi kıyamı özellikle de kıraati mü’mini husulü olmaya sevkeder. Namaz müslümanı nerede olursa olsun ALLAH’ın taatına hazırlayan bir eğitimdir<br />
Namazlarda nihai gaye huşûya ermektir. <br />
<br />
Bizim kurtuluşumuza vesile olacak hayatımıza etkili ola*cak namaz huşûyla eda edilen namazdır. Bunun için ne yapıp edip namazlarımızda huşu derecesini mutlaka elde etmeliyiz.<br />
<br />
Huşu tertemiz bir kalple ALLAH’ın huzurunda saygılı olmaktır.<br />
<br />
Huşu kalbimizle aklı*mızla bedenimizle ALLAH’ın huzurunda tam bir tesli*miyet göstermektir.<br />
<br />
Tüm ibadetlerin makbuliyeti onu eda ederken bulunduğumuz ruh huzurumuza ve huşumuza bağlıdır.<br />
<br />
İhlasla samimiyetle huşu ile eda edilen Rasulullah’ın istediği namazdır.<br />
<br />
“Muhakkak ki mü’minler kurtuluşa erdiler. Ki onlar namazlarında huşu içerisindedirler.” (Mü’minun Suresi; 1-2)<br />
<br />
Mü’minlerin özelliklerinden bahse*den bu surede kurtulan mü’minlerin birinci özelliklerinin namazlarındaki huşu olduğu belirtiliyor. Kurtulmak isteyen bir kimseye mü’min olmak yetmiyor. Mü’min olmakla birlikte namazlı olması da gerekiyor. Namazlı olması da yetmiyor huşu ile namazım ikame etmesi gerekiyor.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">HUŞU İLE NAMAZ NASIL KILINIR?</span><br />
<br />
<br />
1- Muhsin olmak: “ALLAH’ı göıür gibi iba*det etmektir. Zira sen onu görmüyorsan da O seni görüyor.”<br />
2- Ciddi olmak<br />
3- Zihnimizi ve kalbimizi meşgul edecek şeyleri izale etmek<br />
4- Okuduklarımızın mânâsını anlamak<br />
5- Hayatımızda huşulu olmak<br />
6- Cemaatle namaza devam etmek<br />
7- Kalbimizi dünyadan ve dünya sevgisin*den kurtarmak<br />
8- ALLAH’a olan aşkı ve sevgiyi hissetmek<br />
9- İslâm ümmetinin bir parçası olduğunu hissetmek<br />
10- Son kez kılıyormuş gibi ikame etmek<br />
11-Namaz dualarını yavaş yavaş ve tane tane okumak<br />
12-Cehennem azabını düşünmek<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">HUŞU İÇİNDE NAMAZ NASIL KILINIR</span><br />
<br />
Huşu ile kılınan namaz insanın kalbiyle ALLAH’a tazim sena itaat ve sevgisinin ifadesidir. Kişi tevazuyla Rabbine boyun eğerek bedenî hareketlerle yaptıklarını kalbiyle tasdik eder.<br />
<br />
Namazın rükusu secdesi kıyamı özellikle de kıraati mü’mini husulü olmaya sevkeder. Namaz müslümanı nerede olursa olsun ALLAH’ın taatına hazırlayan bir eğitimdir<br />
Namazlarda nihai gaye huşûya ermektir. <br />
<br />
Bizim kurtuluşumuza vesile olacak hayatımıza etkili ola*cak namaz huşûyla eda edilen namazdır. Bunun için ne yapıp edip namazlarımızda huşu derecesini mutlaka elde etmeliyiz.<br />
<br />
Huşu tertemiz bir kalple ALLAH’ın huzurunda saygılı olmaktır.<br />
<br />
Huşu kalbimizle aklı*mızla bedenimizle ALLAH’ın huzurunda tam bir tesli*miyet göstermektir.<br />
<br />
Tüm ibadetlerin makbuliyeti onu eda ederken bulunduğumuz ruh huzurumuza ve huşumuza bağlıdır.<br />
<br />
İhlasla samimiyetle huşu ile eda edilen Rasulullah’ın istediği namazdır.<br />
<br />
“Muhakkak ki mü’minler kurtuluşa erdiler. Ki onlar namazlarında huşu içerisindedirler.” (Mü’minun Suresi; 1-2)<br />
<br />
Mü’minlerin özelliklerinden bahse*den bu surede kurtulan mü’minlerin birinci özelliklerinin namazlarındaki huşu olduğu belirtiliyor. Kurtulmak isteyen bir kimseye mü’min olmak yetmiyor. Mü’min olmakla birlikte namazlı olması da gerekiyor. Namazlı olması da yetmiyor huşu ile namazım ikame etmesi gerekiyor.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Namaz Ve Sağlık]]></title>
			<link>https://www.forumteams.com/konu-namaz-ve-saglik.html</link>
			<pubDate>Sun, 15 Sep 2024 09:44:22 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.forumteams.com/member.php?action=profile&uid=23">Damla</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.forumteams.com/konu-namaz-ve-saglik.html</guid>
			<description><![CDATA[BİZİ YARATAN BİZİ BİZDEN İYİ TANIR...BİZİM İÇİN EN HAYIRLISI NE İSE ONU EMREDER...<br />
<br />
<br />
Namaz ve Sağlık<br />
<br />
Namazın beden sağlığına olan faydaları iki nokta üzerinde toplanır: Birincisi namazın temizlik yönü, ikincisi de hareket, yâni namazın idman yönüdür.<br />
<br />
<br />
NAMAZIN TEMİZLİK YÖNÜ<br />
<br />
Vücudun kiri ile Cenâb-ı Hakk’ın karşısına çıkılmayacağı gibi, namaz abdesti almadan namaza durmak da mümkün değildir. Namaz kılan insanın vücudu pırıl pırıldır ve bu temizlik günde beş defa tekrar edilir. Namaz kılan insan en iyi şekilde tahâretlenmeye (temizlenmeye) mecburdur. Onun kulaklarında, burnunda, göbeğinde kir bulunmaz. Madem ki namaz mü’minin mi’râcıdır ve Cenab-ı Hakk’ın huzûruna yükseliştir, o halde huzûra çıkan bir şahsın gerek bedenen, gerek fikren ve gerekse rûhen tertemiz olması şarttır.<br />
<br />
<br />
NAMAZIN İDMAN YÖNÜ<br />
<br />
Her rekâtta iki defa secdeye giden mü’min, günlük 40 rekat namazda 80 defa yatar kalkar. Hiçbir jimnastikçi, bu hareketleri muntazam olarak günde 80 defa tekrarlayamaz. Jimnastikçiler, genellikle sadece sabahları olmak üzere, günde yirmi veya otuz defa hareket ederler. Yaptıkları hareketler hızlı olduğundan, ekseriyetle kalblerini yorar ve onları yorgun düşürür. Bütün gün de hareket etmediklerinden, vücutlarında kalori toplanmasının ve yağlanmanın önüne geçemezler. Namazda ise hareketler yavaştır. Hareketler kalbi yormaz ve günün muhtelif saatlerinde olduğu için insanı devamlı dinç tutar. Yağlanmaya ve kalori depolanmasına mâni olur.<br />
<br />
<br />
“Sıvı halindeki organımız” denebilen kan, akciğerlerde ve böbreklerde temizlenir, oksijen ile yüklenir ve bütün vücuda yayılmak üzere kalbe gelir. Kalb, kanı vücudun en ücra yerlerine kadar ulaştırmak üzere pompalar. Ancak bu kan gönderme işinde kalbe yardımcı olunabilmesi için, insanın birtakım hareketler yapması gerekmektedir. Organizmadaki hücrelerin yaşaması ve bedenin dinç kalması için, o hücrelerin kan ile iyice sulanması veyahut kanlanması gerekmektedir.<br />
<br />
<br />
Namaz kılmadan bütün gün sopa gibi gezinen bir insanın kalbinden başına doğru pompalanan kan ile, namaz kılan ve günde başını 80 defa yere koyan bir kimsenin başına gelecek kan miktarı, muhakkak ki aynı değildir. Beynin üzerindeki zar tabakası, namaz kılan şahıslarda, kılmayanlara nazaran günde 80 defa daha fazla kanlanıyor demektir.<br />
Hafıza ve şahsiyet ile ilgili frontal lob, yâni beynin ön lobu da, aynı şekilde 80 defa fazla kan banyosu yapmaktadır.<br />
Namaz kılan insanlarda hafıza ve şahsiyet bozukluklarına, çok az rastlanır. Bu insanlar daha uzun ömürlü olur ve bunamaya uğramazlar. Erken bunamanın cerrahî tedavisinde bu frontal lob, yâni beynin ön kısmı kesilip çıkartılır. Bir insanın beyni günde seksen defa kanla yıkanırsa, o insan ne erken ne de geç bunamaya yakalanır. Onun için namaz kılan ve çok yaşayan ihtiyarlar kolay kolay bunamazlar. Fazla ihtiyarlamadığı halde yataklara yapışıp altlarını pisleyen ve ekseriya bunama alâmetleri gösterenler, namaz kılmayan kimselerdir.<br />
<br />
<br />
Diğer taraftan, insanın iradesine bağlı hareketlerini ve yürüyüşünü temin eden merkezlerin bulunduğu parietal lob ile görme, işitme, duyma, koklama ve tatma merkezlerinin bulunduğu arka lob da 80 defa fazla kanla besleniyor demektir. Beynin içindeki “Capsula interna” dediğimiz noktalı çekirdeğin içinde de, insanın irade dışı hareketlerini temin eden (ekstrapramidal) merkezler olduğu için, namaz kılanların capsula internaları da, kan ile 80 defa temas etmektedir. İnsanın dengesini sağlayan beyinciğin ve kafa çiftlerinin çıktığı beyin kökünün beslenmesinin ne kadar kıymetli bir şey olduğunu anlamak için doktor olmak gerekmez.<br />
<br />
<br />
Namaz kılanların gözleri de kuvvetli bir kan deveranına mâlik olur. Böylece göziçi tansiyonunda artma olmaz ve ön kameradaki sıvının devamlı şekilde değişmesi temin edilmiş olur. Glokom ve buna benzer vahim göz hastalıklarının namaz kılanlarda daha az görülmesi bu yüzdendir. Kulakların iyi kanlanması da sinüzitlerin meydana gelmesine büyük ölçüde mâni olmaktadır.<br />
<br />
<br />
Namazın ritmik hareketleri, bağırsak peristaltizmini arttırdığından, bağırsakların kolay boşalmasında ve kabızlık âfetinin defedilmesinde büyük rol oynar. Namaz kılan insanların gerek kalça, gerek diz ve gerekse ayak bileklerinin yanısıra kol omuzu, dirsek ve el bileği mafsalları da devamlı işleyen bir makina gibi olduğundan, mafsallarda teşekkül edecek bütün romatizma ve degeneratif hastalıklardan korunduğu apaçık ortadadır. Zaten bu hastalıklar, İslâm Dîni ile yakından uzaktan alâkası olmayan Hristiyanlarda ve namaz kılmayan insanlarda daha fazla görülür. En son bahsettiğimiz bu mafsal hastalıklarından insanı koruması bile, namazın mucizevî yönlerinden birini teşkil eder.<br />
<br />
<br />
Namazın, organizmamız üzerindeki faydalarını yazmak, ciltler dolusu bir eser gerektirdiğinden, bunu her uzvun uzmanına bırakmayı uygun görüyorum. Bu konuda yapılan her araştırma, namazın “dinin direği” olduğu gerçeğini bir kere daha ispatlayacaktır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[BİZİ YARATAN BİZİ BİZDEN İYİ TANIR...BİZİM İÇİN EN HAYIRLISI NE İSE ONU EMREDER...<br />
<br />
<br />
Namaz ve Sağlık<br />
<br />
Namazın beden sağlığına olan faydaları iki nokta üzerinde toplanır: Birincisi namazın temizlik yönü, ikincisi de hareket, yâni namazın idman yönüdür.<br />
<br />
<br />
NAMAZIN TEMİZLİK YÖNÜ<br />
<br />
Vücudun kiri ile Cenâb-ı Hakk’ın karşısına çıkılmayacağı gibi, namaz abdesti almadan namaza durmak da mümkün değildir. Namaz kılan insanın vücudu pırıl pırıldır ve bu temizlik günde beş defa tekrar edilir. Namaz kılan insan en iyi şekilde tahâretlenmeye (temizlenmeye) mecburdur. Onun kulaklarında, burnunda, göbeğinde kir bulunmaz. Madem ki namaz mü’minin mi’râcıdır ve Cenab-ı Hakk’ın huzûruna yükseliştir, o halde huzûra çıkan bir şahsın gerek bedenen, gerek fikren ve gerekse rûhen tertemiz olması şarttır.<br />
<br />
<br />
NAMAZIN İDMAN YÖNÜ<br />
<br />
Her rekâtta iki defa secdeye giden mü’min, günlük 40 rekat namazda 80 defa yatar kalkar. Hiçbir jimnastikçi, bu hareketleri muntazam olarak günde 80 defa tekrarlayamaz. Jimnastikçiler, genellikle sadece sabahları olmak üzere, günde yirmi veya otuz defa hareket ederler. Yaptıkları hareketler hızlı olduğundan, ekseriyetle kalblerini yorar ve onları yorgun düşürür. Bütün gün de hareket etmediklerinden, vücutlarında kalori toplanmasının ve yağlanmanın önüne geçemezler. Namazda ise hareketler yavaştır. Hareketler kalbi yormaz ve günün muhtelif saatlerinde olduğu için insanı devamlı dinç tutar. Yağlanmaya ve kalori depolanmasına mâni olur.<br />
<br />
<br />
“Sıvı halindeki organımız” denebilen kan, akciğerlerde ve böbreklerde temizlenir, oksijen ile yüklenir ve bütün vücuda yayılmak üzere kalbe gelir. Kalb, kanı vücudun en ücra yerlerine kadar ulaştırmak üzere pompalar. Ancak bu kan gönderme işinde kalbe yardımcı olunabilmesi için, insanın birtakım hareketler yapması gerekmektedir. Organizmadaki hücrelerin yaşaması ve bedenin dinç kalması için, o hücrelerin kan ile iyice sulanması veyahut kanlanması gerekmektedir.<br />
<br />
<br />
Namaz kılmadan bütün gün sopa gibi gezinen bir insanın kalbinden başına doğru pompalanan kan ile, namaz kılan ve günde başını 80 defa yere koyan bir kimsenin başına gelecek kan miktarı, muhakkak ki aynı değildir. Beynin üzerindeki zar tabakası, namaz kılan şahıslarda, kılmayanlara nazaran günde 80 defa daha fazla kanlanıyor demektir.<br />
Hafıza ve şahsiyet ile ilgili frontal lob, yâni beynin ön lobu da, aynı şekilde 80 defa fazla kan banyosu yapmaktadır.<br />
Namaz kılan insanlarda hafıza ve şahsiyet bozukluklarına, çok az rastlanır. Bu insanlar daha uzun ömürlü olur ve bunamaya uğramazlar. Erken bunamanın cerrahî tedavisinde bu frontal lob, yâni beynin ön kısmı kesilip çıkartılır. Bir insanın beyni günde seksen defa kanla yıkanırsa, o insan ne erken ne de geç bunamaya yakalanır. Onun için namaz kılan ve çok yaşayan ihtiyarlar kolay kolay bunamazlar. Fazla ihtiyarlamadığı halde yataklara yapışıp altlarını pisleyen ve ekseriya bunama alâmetleri gösterenler, namaz kılmayan kimselerdir.<br />
<br />
<br />
Diğer taraftan, insanın iradesine bağlı hareketlerini ve yürüyüşünü temin eden merkezlerin bulunduğu parietal lob ile görme, işitme, duyma, koklama ve tatma merkezlerinin bulunduğu arka lob da 80 defa fazla kanla besleniyor demektir. Beynin içindeki “Capsula interna” dediğimiz noktalı çekirdeğin içinde de, insanın irade dışı hareketlerini temin eden (ekstrapramidal) merkezler olduğu için, namaz kılanların capsula internaları da, kan ile 80 defa temas etmektedir. İnsanın dengesini sağlayan beyinciğin ve kafa çiftlerinin çıktığı beyin kökünün beslenmesinin ne kadar kıymetli bir şey olduğunu anlamak için doktor olmak gerekmez.<br />
<br />
<br />
Namaz kılanların gözleri de kuvvetli bir kan deveranına mâlik olur. Böylece göziçi tansiyonunda artma olmaz ve ön kameradaki sıvının devamlı şekilde değişmesi temin edilmiş olur. Glokom ve buna benzer vahim göz hastalıklarının namaz kılanlarda daha az görülmesi bu yüzdendir. Kulakların iyi kanlanması da sinüzitlerin meydana gelmesine büyük ölçüde mâni olmaktadır.<br />
<br />
<br />
Namazın ritmik hareketleri, bağırsak peristaltizmini arttırdığından, bağırsakların kolay boşalmasında ve kabızlık âfetinin defedilmesinde büyük rol oynar. Namaz kılan insanların gerek kalça, gerek diz ve gerekse ayak bileklerinin yanısıra kol omuzu, dirsek ve el bileği mafsalları da devamlı işleyen bir makina gibi olduğundan, mafsallarda teşekkül edecek bütün romatizma ve degeneratif hastalıklardan korunduğu apaçık ortadadır. Zaten bu hastalıklar, İslâm Dîni ile yakından uzaktan alâkası olmayan Hristiyanlarda ve namaz kılmayan insanlarda daha fazla görülür. En son bahsettiğimiz bu mafsal hastalıklarından insanı koruması bile, namazın mucizevî yönlerinden birini teşkil eder.<br />
<br />
<br />
Namazın, organizmamız üzerindeki faydalarını yazmak, ciltler dolusu bir eser gerektirdiğinden, bunu her uzvun uzmanına bırakmayı uygun görüyorum. Bu konuda yapılan her araştırma, namazın “dinin direği” olduğu gerçeğini bir kere daha ispatlayacaktır.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Dinimizde Abdest]]></title>
			<link>https://www.forumteams.com/konu-dinimizde-abdest.html</link>
			<pubDate>Fri, 21 Jun 2024 18:24:36 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.forumteams.com/member.php?action=profile&uid=79">Gece</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.forumteams.com/konu-dinimizde-abdest.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İslâm dininde, temizlik amacı ile ve ibadet öncesi, kurallarınca yapılan yıkanma. 3 türü vardır.</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1)</span> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İbadet için:</span> El, ağız, burun, yüz, kollar, ayaklar yıkanır, baş meshedilir, kulaklar parmak ucuyla, ense ellerin tersiyle ıslatılır. Mevsime göre mes giyenler mesin üstünü hafifçe ıslatırlar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2)</span> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Boy abdesti:</span> Genellikle olağan temizlikte ya da cinsel birleşme sonrası, tüm vücut, kuru yer kalmamacasına yıkanır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3)</span> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Teyemmüm abdesti:</span> Suyun bulunmadığı anlarda temiz toprağa elleri vurarak yüz ve kollar meshedilir. Teyemmüm abdesti almış biri daha sonra su bulursa abdesti bozulmamış olur.<br />
<br />
Abdest, yellenme, herhangi bir kanama, uyuma, aşırı kusma gibi durumlarda bozulur. Şafiî mezhebine göreyse kandan bozulmaz, ama karşı cinsten birine değmekle bozulmuş sayılır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İslâm dininde, temizlik amacı ile ve ibadet öncesi, kurallarınca yapılan yıkanma. 3 türü vardır.</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1)</span> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İbadet için:</span> El, ağız, burun, yüz, kollar, ayaklar yıkanır, baş meshedilir, kulaklar parmak ucuyla, ense ellerin tersiyle ıslatılır. Mevsime göre mes giyenler mesin üstünü hafifçe ıslatırlar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2)</span> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Boy abdesti:</span> Genellikle olağan temizlikte ya da cinsel birleşme sonrası, tüm vücut, kuru yer kalmamacasına yıkanır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3)</span> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Teyemmüm abdesti:</span> Suyun bulunmadığı anlarda temiz toprağa elleri vurarak yüz ve kollar meshedilir. Teyemmüm abdesti almış biri daha sonra su bulursa abdesti bozulmamış olur.<br />
<br />
Abdest, yellenme, herhangi bir kanama, uyuma, aşırı kusma gibi durumlarda bozulur. Şafiî mezhebine göreyse kandan bozulmaz, ama karşı cinsten birine değmekle bozulmuş sayılır.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Din Temel Amacı Nedir ?]]></title>
			<link>https://www.forumteams.com/konu-din-temel-amaci-nedir.html</link>
			<pubDate>Sun, 21 Apr 2024 07:01:04 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.forumteams.com/member.php?action=profile&uid=253">uzman</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.forumteams.com/konu-din-temel-amaci-nedir.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Din Temel Amacı Nedir?</span><br />
<br />
Din, insanların yaşamlarını yönlendiren, inançlarını, değerlerini ve davranışlarını şekillendiren bir fenomendir. Her kültürde ve toplumda dinin farklı bir rolü ve önemi vardır. Ancak, dinin temel amacı genellikle insanların ruhsal ve manevi ihtiyaçlarını karşılamak, toplumsal düzeni sağlamak ve anlam arayışına cevap vermek olarak öne sürülür. Bu makalede, dinin temel amacını ele alacak ve çeşitli perspektiflerden incelenmesini sağlayacağız.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Din Temel Amacı:</span> Ruhsal ve Manevi İhtiyaçları Karşılamak<br />
<br />
<br />
Din, insanların içsel dünyalarını anlamlandırmalarına ve ruhsal ihtiyaçlarını karşılamalarına yardımcı olur. İnsanlar, yaşamın anlamı, ölümün anlamı, iyilik ve kötülük gibi temel sorularla karşı karşıya kaldıklarında, din onlara bir çerçeve sunar. Din, inançlar, dualar, ibadetler ve manevi pratikler aracılığıyla insanların ruhsal tatmin ve huzur bulmalarına yardımcı olur. Bu, bireylerin hayatlarında anlam ve yönlendirme bulmalarına katkıda bulunur.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Din Temel Amacı:</span> Toplumsal Düzeni Sağlamak<br />
<br />
<br />
Din, toplumsal düzeni korumak ve sürdürmek için bir araç olarak da işlev görür. Din, toplumların değerlerini, normlarını ve davranışlarını belirleyen bir rehberdir. İnsanlar, dinin öğretilerine uyarak toplumsal kurallara ve normlara uyarlar. Bu da toplumda uyum ve dayanışmanın sağlanmasına katkıda bulunur. Din, ahlaki değerlerin aktarılması, toplumun adalet ve eşitlik arayışı gibi toplumsal konuların ele alınması için önemli bir platform sağlar.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Din Temel Amacı:</span> Anlam Arayışına Cevap Vermek<br />
<br />
<br />
İnsanlar, yaşamlarının anlamını ve amacını sorguladıklarında, din onlara cevaplar sunar. Din, evrenin doğası, insanın yeri, iyilik ve kötülük gibi temel soruları ele alır. İnsanlar, din aracılığıyla kendilerine ve dünyaya dair anlamlar oluştururlar. Bu da insanların hayatlarında bir tutarlılık ve anlam duygusu oluşturmasına yardımcı olur.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Din Temel Amacı:</span> Toplumsal Bağları Güçlendirmek<br />
<br />
<br />
Din, insanları bir araya getirir ve toplumsal bağları güçlendirir. Ortak inançlar, ritüeller ve ibadetler, insanları bir araya getirir ve ortak bir kimlik oluşturur. Din, toplumun bir parçası olma duygusunu güçlendirir ve insanları birbirine bağlar. Bu da toplumsal dayanışma ve dayanışmanın artmasına katkıda bulunur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Din Temel Amacı: </span>Kişisel ve Toplumsal Gelişime Katkıda Bulunmak<br />
<br />
Din, bireylerin kişisel ve toplumsal gelişimine katkıda bulunur. İnsanlar, din aracılığıyla ahlaki değerler öğrenir, empati geliştirir ve başkalarına yardım etme sorumluluğunu hissederler. Bu da bireylerin ve toplumların daha iyi bir yaşam kalitesine ulaşmalarına yardımcı olur.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sonuç</span><br />
<br />
<br />
Din, insanların ruhsal, manevi ve toplumsal ihtiyaçlarını karşılamak için önemli bir rol oynar. Temel olarak, dinin amacı insanların içsel dünyalarını anlamlandırmak, toplumsal düzeni sağlamak, anlam arayışına cevap vermek, toplumsal bağları güçlendirmek ve kişisel ve toplumsal gelişime katkıda bulunmaktır. Bu amaçlar doğrultusunda, din insanların hayatlarında derin etkilere sahip olabilir ve toplumların yapılarına şekil verebilir.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Din Temel Amacı Nedir?</span><br />
<br />
Din, insanların yaşamlarını yönlendiren, inançlarını, değerlerini ve davranışlarını şekillendiren bir fenomendir. Her kültürde ve toplumda dinin farklı bir rolü ve önemi vardır. Ancak, dinin temel amacı genellikle insanların ruhsal ve manevi ihtiyaçlarını karşılamak, toplumsal düzeni sağlamak ve anlam arayışına cevap vermek olarak öne sürülür. Bu makalede, dinin temel amacını ele alacak ve çeşitli perspektiflerden incelenmesini sağlayacağız.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Din Temel Amacı:</span> Ruhsal ve Manevi İhtiyaçları Karşılamak<br />
<br />
<br />
Din, insanların içsel dünyalarını anlamlandırmalarına ve ruhsal ihtiyaçlarını karşılamalarına yardımcı olur. İnsanlar, yaşamın anlamı, ölümün anlamı, iyilik ve kötülük gibi temel sorularla karşı karşıya kaldıklarında, din onlara bir çerçeve sunar. Din, inançlar, dualar, ibadetler ve manevi pratikler aracılığıyla insanların ruhsal tatmin ve huzur bulmalarına yardımcı olur. Bu, bireylerin hayatlarında anlam ve yönlendirme bulmalarına katkıda bulunur.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Din Temel Amacı:</span> Toplumsal Düzeni Sağlamak<br />
<br />
<br />
Din, toplumsal düzeni korumak ve sürdürmek için bir araç olarak da işlev görür. Din, toplumların değerlerini, normlarını ve davranışlarını belirleyen bir rehberdir. İnsanlar, dinin öğretilerine uyarak toplumsal kurallara ve normlara uyarlar. Bu da toplumda uyum ve dayanışmanın sağlanmasına katkıda bulunur. Din, ahlaki değerlerin aktarılması, toplumun adalet ve eşitlik arayışı gibi toplumsal konuların ele alınması için önemli bir platform sağlar.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Din Temel Amacı:</span> Anlam Arayışına Cevap Vermek<br />
<br />
<br />
İnsanlar, yaşamlarının anlamını ve amacını sorguladıklarında, din onlara cevaplar sunar. Din, evrenin doğası, insanın yeri, iyilik ve kötülük gibi temel soruları ele alır. İnsanlar, din aracılığıyla kendilerine ve dünyaya dair anlamlar oluştururlar. Bu da insanların hayatlarında bir tutarlılık ve anlam duygusu oluşturmasına yardımcı olur.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Din Temel Amacı:</span> Toplumsal Bağları Güçlendirmek<br />
<br />
<br />
Din, insanları bir araya getirir ve toplumsal bağları güçlendirir. Ortak inançlar, ritüeller ve ibadetler, insanları bir araya getirir ve ortak bir kimlik oluşturur. Din, toplumun bir parçası olma duygusunu güçlendirir ve insanları birbirine bağlar. Bu da toplumsal dayanışma ve dayanışmanın artmasına katkıda bulunur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Din Temel Amacı: </span>Kişisel ve Toplumsal Gelişime Katkıda Bulunmak<br />
<br />
Din, bireylerin kişisel ve toplumsal gelişimine katkıda bulunur. İnsanlar, din aracılığıyla ahlaki değerler öğrenir, empati geliştirir ve başkalarına yardım etme sorumluluğunu hissederler. Bu da bireylerin ve toplumların daha iyi bir yaşam kalitesine ulaşmalarına yardımcı olur.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sonuç</span><br />
<br />
<br />
Din, insanların ruhsal, manevi ve toplumsal ihtiyaçlarını karşılamak için önemli bir rol oynar. Temel olarak, dinin amacı insanların içsel dünyalarını anlamlandırmak, toplumsal düzeni sağlamak, anlam arayışına cevap vermek, toplumsal bağları güçlendirmek ve kişisel ve toplumsal gelişime katkıda bulunmaktır. Bu amaçlar doğrultusunda, din insanların hayatlarında derin etkilere sahip olabilir ve toplumların yapılarına şekil verebilir.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[İslam Da Edebin Önemi]]></title>
			<link>https://www.forumteams.com/konu-islam-da-edebin-onemi.html</link>
			<pubDate>Fri, 09 Feb 2024 08:28:06 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.forumteams.com/member.php?action=profile&uid=28">Joker’s Grin</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.forumteams.com/konu-islam-da-edebin-onemi.html</guid>
			<description><![CDATA[Edep, İslâm nazarında o kadar ehemmiyetlidir ki, onu kısaca târif etmek için “İslâm, edepten ibârettir.” denilebilir. Çünkü İslâmî emirlerin tamamı, aynı zamanda edep îcâbıdır. Yasaklar ise edebe muhâlif olan şeylerdir.<br />
<br />
İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhumâ- şöyle buyurur:<br />
<br />
“Bütün edeplerin başı, hem rahatlıkta hem de darlıkta Allah Teâlâ’nın emirlerine riâyet etmek ve yasaklarından kaçınmaktır.”<br />
<br />
Mü’minin edep ve ahlâkının güzel olması, îmânının da son derece kuvvetli olduğunun bir göstergesidir.[1] Yani edep, aynı zamanda kâmil îmânın bir aynasıdır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">EDEP VE GÜZEL AHLÂK</span><br />
<br />
Edep, güzel ahlâkın zirve noktasıdır. Allâh’ın bir kimseye verdiği en hayırlı ve en kıymetli nîmet, güzel ahlâktır.[2] Kıyâmet günü mîzanda en ağır gelecek sevap, yine güzel ahlâktır.[3] Allah ve Rasûlü’nün en çok sevdiği ve cennette Peygamber Efendimiz’e en yakın olacak kimseler, âhlâkı güzel olan edepli kimselerdir.[4] O hâlde güzel ahlâk, ebedî saâdete ermeleri için insanlara bahşedilen bir nevî cennet vizesidir.[5]<br />
<br />
Edep, hayvânî vasıflardan kurtulup insânî meziyetlerle ziynetlenmektir. Edep, her işin usûlüdür. Edep noksanlığı ile gerçek insanlık seviyesine ulaşmak, mümkün değildir. Zira insan, bedeniyle değil, asıl yüksek rûhî vasıflarıyla insandır. Buna binâen Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-:<br />
<br />
“Kişinin edebi, zehebinden daha hayırlıdır.”[6] buyurmuştur. Yani, kişinin edepli olması, sahip olduğu bütün dünya servetinden daha hayırlıdır.<br />
<br />
Edep, şeytanın düşmanıdır. Bu sebeple evlâdına edep öğretmeyen ana-baba, şeytana bir dost kazandırmış olur. Edepli insan, maddî ve mânevî her türlü belâdan ve şeytanın şerrinden muhâfaza olur. Şâir ne güzel söyler:<br />
<br />
Edep bir tâc imiş nûr-i Hudâ’dan,<br />
<br />
Giy ol tâcı, emîn ol her belâdan…<br />
<br />
Bunun içindir ki, asırlarca tekke ve dergâhların duvarlarını süsleyen îkaz levhalarından biri de “أَدَبْ يَا هُو: Edeb yâ Hû!..” olmuştur.<br />
<br />
Süfyân-ı Sevrî -kuddise sirruh- buyurur:<br />
<br />
“Güzel edep, Allah Teâlâ’nın gazabını söndürür.”<br />
<br />
Allah dostları demişlerdir ki:<br />
<br />
“İbadet insanı cennete götürür, ibadette edep ve tâzîm ise Allâh’a götürür, Hakk’a yaklaştırır.”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">AHLÂKIN EN MÜKEMMELİ</span><br />
<br />
Ahlâkın en mükemmeli ve edebin en üstünü, dinde edep, yani Allah Teâlâ’ya karşı gösterilen edeptir ki, tasavvufun en mühim gâyesi de budur.<br />
<br />
Allâh’a karşı edepten sonra, O’nun Rasûlü’ne gösterilecek edep gelir. Bu edepleniş, üstâda, ana-babaya, mü’minlere ve silsile hâlinde bütün mahlûkâta uzanır.<br />
<br />
Ecdâdımız, sergilediği edep, iffet ve nâmus ile bütün dünyanın hayranlığını kazanmıştır. Nitekim son derece mutaassıp bir Protestan papazı olan Salomon Schweigger, ecdâdımızın edep hâline dâir bir müşâhedesini Seyahatnâme’sinde şöyle ifâde etmiştir:<br />
<br />
“Adamlar hamamda bile bir örtü kuşanıyorlar. Ne kadar edepli insanlar. Bu edep ve nâmusu bu barbarlardan(!) öğrenmemiz lâzım.” (İlber Ortaylı, Osmanlıyı Yeniden Keşfetmek, s. 88)<br />
<br />
Müslüman bir genç; konuşmasında, hareketlerinde, her türlü insânî münâsebetlerinde Peygamber Efendimiz’in edebiyle edeplenmelidir. Enes bin Mâlik -radıyallâhu anh- Allah Rasûlü’nün edep ve ahlâkını şöyle anlatır:<br />
<br />
“Nebiyy-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, kesinlikle hakâret etmez, mübârek ağzından kaba bir söz çıkmaz ve lânet etmezdi. Birimizi azarlayacak olduğunda sadece:<br />
<br />
«–Allah iyiliğini versin, ona ne oluyor ki!..» derdi.” (Buhârî, Edeb, 38, 44)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- şöyle buyurur:</span><br />
<br />
“Alçakça söylenen bir söze karşılık vereyim deme! Çünkü o sözün sahibinde onun gibi daha nice düşük sözler vardır. Sana yine onlarla cevap verir.”<br />
<br />
Edebi terk etmek, insanı hayvandan da aşağılara düşüren ve nihâyetinde helâke sürükleyen büyük bir gaflettir. Zira edepsizlik, dipsiz bir kuyu gibidir ki, nihâyetine erilmez. İnsan gittikçe daha derinlere doğru batar. Nefsinin bir hevâsını tatmin ettiğinde, daha ileri ve daha kötü bir hevâ zuhûr eder. Bu minvâl üzere insan, nefsinin peşinde koşarken helâk olup gider. Zira Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bildirdiğine göre:<br />
<br />
“Allah Teâlâ, çirkin hareketler yapan, çirkin sözler söyleyen kimseden nefret eder.” (Tirmizî, Birr, 62/2002)<br />
<br />
Yusuf Has Hâcib şöyle der:<br />
<br />
“İnsanlara kaba söz söyleme! Kaba söz, alev alev yanan bir ateştir. Onu ağzından çıkardığında, evvelâ kendin yanarsın.”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">MÜMİN BİR GENÇ VE EDEBİ</span><br />
<br />
Mü’min bir genç Kur’ân lisânıyla konuşmalıdır. Kaba ve sert ifâdelerden kaçınmalıdır. Zira sert ve kaba ifâdeler, muhâtabı yaklaştıracak yerde uzaklaştırır, fayda sağlayacak yerde karşı cepheler açar. Kur’ân lisânıyla konuşmaya dâir birkaç misal şöyledir:<br />
<br />
قَوْلًا لَيِّنًا Zâlime karşı yumuşak söz,<br />
<br />
قَوْلًا مَيْسُورًا Yoksula karşı kolaylaştırıcı, ferahlatıcı söz,<br />
<br />
قَوْلًا كَر۪يمًا Anne babaya karşı iyilik dolu ve güzel söz,<br />
<br />
قَوْلًا سَد۪يدًا Bütün insanlara karşı doğru ve dürüst söz,<br />
<br />
قَوْلًا مَعْرُوفًا Yetimlere ve muhtaçlara karşı gönül alıcı söz,<br />
<br />
قَوْلًا بَل۪يغًا İnsanlara doğru ve yanlışları anlatırken açık, akıcı ve hikmetli söz söylemek...<br />
<br />
Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:<br />
<br />
“İnsanlara güzel söz söyleyiniz!” (el-Bakara, 83)<br />
<br />
“Kullarıma söyle, sözün en güzelini söylesinler!” (el-İsrâ, 53)<br />
<br />
Sözün özü, altın ve gümüşün zenginliği gider, lâkin edebin zenginliği dâimâ bâkî kalır. Dolayısıyla müslüman bir genç, her şeyden önce edep kâidelerini öğrenmeli, bunlara ehemmiyet vermeli ve başkalarına da bizzat yaşayarak örnek olmalıdır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mevlânâ -kuddise sirruh- şöyle buyurur:</span><br />
<br />
“İblis’in ilâhî kapıdan kovulması, Hakk’ın karşısında edepsizce konuşmasındaki cür’etindendir.”<br />
<br />
“Eğer şeytanın başını ezmek istersen, gözünü aç ve gör; şeytanı kahreden, edeptir. İnsanoğlunda edep bulunmazsa, o gerçekte insan değildir. Zira insan ile hayvan arasındaki fark, edeptir.”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak:</span> Osman Nuri Topbaş, Hakk'a Adanmış Gençlik , Erkam Yayınları]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Edep, İslâm nazarında o kadar ehemmiyetlidir ki, onu kısaca târif etmek için “İslâm, edepten ibârettir.” denilebilir. Çünkü İslâmî emirlerin tamamı, aynı zamanda edep îcâbıdır. Yasaklar ise edebe muhâlif olan şeylerdir.<br />
<br />
İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhumâ- şöyle buyurur:<br />
<br />
“Bütün edeplerin başı, hem rahatlıkta hem de darlıkta Allah Teâlâ’nın emirlerine riâyet etmek ve yasaklarından kaçınmaktır.”<br />
<br />
Mü’minin edep ve ahlâkının güzel olması, îmânının da son derece kuvvetli olduğunun bir göstergesidir.[1] Yani edep, aynı zamanda kâmil îmânın bir aynasıdır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">EDEP VE GÜZEL AHLÂK</span><br />
<br />
Edep, güzel ahlâkın zirve noktasıdır. Allâh’ın bir kimseye verdiği en hayırlı ve en kıymetli nîmet, güzel ahlâktır.[2] Kıyâmet günü mîzanda en ağır gelecek sevap, yine güzel ahlâktır.[3] Allah ve Rasûlü’nün en çok sevdiği ve cennette Peygamber Efendimiz’e en yakın olacak kimseler, âhlâkı güzel olan edepli kimselerdir.[4] O hâlde güzel ahlâk, ebedî saâdete ermeleri için insanlara bahşedilen bir nevî cennet vizesidir.[5]<br />
<br />
Edep, hayvânî vasıflardan kurtulup insânî meziyetlerle ziynetlenmektir. Edep, her işin usûlüdür. Edep noksanlığı ile gerçek insanlık seviyesine ulaşmak, mümkün değildir. Zira insan, bedeniyle değil, asıl yüksek rûhî vasıflarıyla insandır. Buna binâen Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-:<br />
<br />
“Kişinin edebi, zehebinden daha hayırlıdır.”[6] buyurmuştur. Yani, kişinin edepli olması, sahip olduğu bütün dünya servetinden daha hayırlıdır.<br />
<br />
Edep, şeytanın düşmanıdır. Bu sebeple evlâdına edep öğretmeyen ana-baba, şeytana bir dost kazandırmış olur. Edepli insan, maddî ve mânevî her türlü belâdan ve şeytanın şerrinden muhâfaza olur. Şâir ne güzel söyler:<br />
<br />
Edep bir tâc imiş nûr-i Hudâ’dan,<br />
<br />
Giy ol tâcı, emîn ol her belâdan…<br />
<br />
Bunun içindir ki, asırlarca tekke ve dergâhların duvarlarını süsleyen îkaz levhalarından biri de “أَدَبْ يَا هُو: Edeb yâ Hû!..” olmuştur.<br />
<br />
Süfyân-ı Sevrî -kuddise sirruh- buyurur:<br />
<br />
“Güzel edep, Allah Teâlâ’nın gazabını söndürür.”<br />
<br />
Allah dostları demişlerdir ki:<br />
<br />
“İbadet insanı cennete götürür, ibadette edep ve tâzîm ise Allâh’a götürür, Hakk’a yaklaştırır.”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">AHLÂKIN EN MÜKEMMELİ</span><br />
<br />
Ahlâkın en mükemmeli ve edebin en üstünü, dinde edep, yani Allah Teâlâ’ya karşı gösterilen edeptir ki, tasavvufun en mühim gâyesi de budur.<br />
<br />
Allâh’a karşı edepten sonra, O’nun Rasûlü’ne gösterilecek edep gelir. Bu edepleniş, üstâda, ana-babaya, mü’minlere ve silsile hâlinde bütün mahlûkâta uzanır.<br />
<br />
Ecdâdımız, sergilediği edep, iffet ve nâmus ile bütün dünyanın hayranlığını kazanmıştır. Nitekim son derece mutaassıp bir Protestan papazı olan Salomon Schweigger, ecdâdımızın edep hâline dâir bir müşâhedesini Seyahatnâme’sinde şöyle ifâde etmiştir:<br />
<br />
“Adamlar hamamda bile bir örtü kuşanıyorlar. Ne kadar edepli insanlar. Bu edep ve nâmusu bu barbarlardan(!) öğrenmemiz lâzım.” (İlber Ortaylı, Osmanlıyı Yeniden Keşfetmek, s. 88)<br />
<br />
Müslüman bir genç; konuşmasında, hareketlerinde, her türlü insânî münâsebetlerinde Peygamber Efendimiz’in edebiyle edeplenmelidir. Enes bin Mâlik -radıyallâhu anh- Allah Rasûlü’nün edep ve ahlâkını şöyle anlatır:<br />
<br />
“Nebiyy-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, kesinlikle hakâret etmez, mübârek ağzından kaba bir söz çıkmaz ve lânet etmezdi. Birimizi azarlayacak olduğunda sadece:<br />
<br />
«–Allah iyiliğini versin, ona ne oluyor ki!..» derdi.” (Buhârî, Edeb, 38, 44)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- şöyle buyurur:</span><br />
<br />
“Alçakça söylenen bir söze karşılık vereyim deme! Çünkü o sözün sahibinde onun gibi daha nice düşük sözler vardır. Sana yine onlarla cevap verir.”<br />
<br />
Edebi terk etmek, insanı hayvandan da aşağılara düşüren ve nihâyetinde helâke sürükleyen büyük bir gaflettir. Zira edepsizlik, dipsiz bir kuyu gibidir ki, nihâyetine erilmez. İnsan gittikçe daha derinlere doğru batar. Nefsinin bir hevâsını tatmin ettiğinde, daha ileri ve daha kötü bir hevâ zuhûr eder. Bu minvâl üzere insan, nefsinin peşinde koşarken helâk olup gider. Zira Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bildirdiğine göre:<br />
<br />
“Allah Teâlâ, çirkin hareketler yapan, çirkin sözler söyleyen kimseden nefret eder.” (Tirmizî, Birr, 62/2002)<br />
<br />
Yusuf Has Hâcib şöyle der:<br />
<br />
“İnsanlara kaba söz söyleme! Kaba söz, alev alev yanan bir ateştir. Onu ağzından çıkardığında, evvelâ kendin yanarsın.”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">MÜMİN BİR GENÇ VE EDEBİ</span><br />
<br />
Mü’min bir genç Kur’ân lisânıyla konuşmalıdır. Kaba ve sert ifâdelerden kaçınmalıdır. Zira sert ve kaba ifâdeler, muhâtabı yaklaştıracak yerde uzaklaştırır, fayda sağlayacak yerde karşı cepheler açar. Kur’ân lisânıyla konuşmaya dâir birkaç misal şöyledir:<br />
<br />
قَوْلًا لَيِّنًا Zâlime karşı yumuşak söz,<br />
<br />
قَوْلًا مَيْسُورًا Yoksula karşı kolaylaştırıcı, ferahlatıcı söz,<br />
<br />
قَوْلًا كَر۪يمًا Anne babaya karşı iyilik dolu ve güzel söz,<br />
<br />
قَوْلًا سَد۪يدًا Bütün insanlara karşı doğru ve dürüst söz,<br />
<br />
قَوْلًا مَعْرُوفًا Yetimlere ve muhtaçlara karşı gönül alıcı söz,<br />
<br />
قَوْلًا بَل۪يغًا İnsanlara doğru ve yanlışları anlatırken açık, akıcı ve hikmetli söz söylemek...<br />
<br />
Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:<br />
<br />
“İnsanlara güzel söz söyleyiniz!” (el-Bakara, 83)<br />
<br />
“Kullarıma söyle, sözün en güzelini söylesinler!” (el-İsrâ, 53)<br />
<br />
Sözün özü, altın ve gümüşün zenginliği gider, lâkin edebin zenginliği dâimâ bâkî kalır. Dolayısıyla müslüman bir genç, her şeyden önce edep kâidelerini öğrenmeli, bunlara ehemmiyet vermeli ve başkalarına da bizzat yaşayarak örnek olmalıdır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mevlânâ -kuddise sirruh- şöyle buyurur:</span><br />
<br />
“İblis’in ilâhî kapıdan kovulması, Hakk’ın karşısında edepsizce konuşmasındaki cür’etindendir.”<br />
<br />
“Eğer şeytanın başını ezmek istersen, gözünü aç ve gör; şeytanı kahreden, edeptir. İnsanoğlunda edep bulunmazsa, o gerçekte insan değildir. Zira insan ile hayvan arasındaki fark, edeptir.”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak:</span> Osman Nuri Topbaş, Hakk'a Adanmış Gençlik , Erkam Yayınları]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kuran Da Geçen Kız İsimleri.]]></title>
			<link>https://www.forumteams.com/konu-kuran-da-gecen-kiz-isimleri.html</link>
			<pubDate>Thu, 20 Apr 2023 11:50:42 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.forumteams.com/member.php?action=profile&uid=386">byking</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.forumteams.com/konu-kuran-da-gecen-kiz-isimleri.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">NÜHA:</span> <span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Akıl Taha siresinde gecer</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">BEYNA:</span> <span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">İyi ve kötünün arasında kalmiş kişi</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">EFIDE:</span> <span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Kalp anlamina gelir</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">YÜSRA:</span> <span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Kolaylık</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">DUHA:</span> <span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Kuşluk vakti</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">IKRA:</span> <span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Oku</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ASEL:</span><span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"> Bal</span></span><br />
<br />
<div align="justify"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">BENAN:</span> <span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">parmakla gosterilen kişi</span></span></div>
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ADEN:</span> <span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Cennet bahcesi</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">NEVA:</span> <span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Zenginlik ferahlık</span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">NÜHA:</span> <span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Akıl Taha siresinde gecer</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">BEYNA:</span> <span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">İyi ve kötünün arasında kalmiş kişi</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">EFIDE:</span> <span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Kalp anlamina gelir</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">YÜSRA:</span> <span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Kolaylık</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">DUHA:</span> <span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Kuşluk vakti</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">IKRA:</span> <span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Oku</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ASEL:</span><span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"> Bal</span></span><br />
<br />
<div align="justify"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">BENAN:</span> <span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">parmakla gosterilen kişi</span></span></div>
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ADEN:</span> <span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Cennet bahcesi</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">NEVA:</span> <span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Zenginlik ferahlık</span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kur’an’da Su Ve Hayat / Dr. Mehmet Şafi BİLİK]]></title>
			<link>https://www.forumteams.com/konu-kur%E2%80%99an%E2%80%99da-su-ve-hayat-dr-mehmet-safi-bilik.html</link>
			<pubDate>Sat, 01 Apr 2023 07:04:57 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.forumteams.com/member.php?action=profile&uid=332">Soulfly</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.forumteams.com/konu-kur%E2%80%99an%E2%80%99da-su-ve-hayat-dr-mehmet-safi-bilik.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Röportaj: Özcan KESKİN</span></span><br />
<br />
<span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">İslam'da su ve hayat kavramlarına Kur'an üzerinden atfedilen anlam ve okumalarda neler var? Kur'an'da su kavramı niçin önemlidir?</span><br />
<br />
<span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Allah, su ile toprağın karışımı olan çamurdan ilk insanı yaratmıştır. Dolayısıyla su insandan önce yaratılmıştır. İnsan neslinin ve hayatının devamı için gerekli olan maddelerin başında su gelir. Su olmadan hayatın olması düşünülemez.</span><br />
<br />
<span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Suyla insan arasında su sızmayacak kadar kadim bir dostluk var. Doğumundan ölümüne kadar su insanoğlunun hep yanı başındadır. Bundan dolayıdır insanoğlu elsiz, kolsuz, dilsiz yaşar da asla susuz yaşayamaz. Su, serinliği ve nemliliği ile ateşe zıt olan akıcı cevher veya her gelişenin hayatı ona bağlı olan, susuzluğu gideren basit, latif/şeffaf cisimdir. Bununla birlikte su, kimyasal olarak hidrojen ve oksijen elementlerinden oluşan; sıvı, katı ve gaz halinde bulunabilen bir maddedir. Tüm hücrelerin büyük kısmını oluşturan su, yaşamın kaynağı olarak; bitkilerde, hayvanlarda, insanlarda ve tüm canlılarda en temel girdidir. Canlıların varlıklarını ve yaşamlarını devam ettirebilmeleri için en temel unsurlardan biri sudur. Dolayısıyla canlı organizmaların hayatiyeti suya bağlıdır. Tüm canlılar gibi insan da suya muhtaçtır. Bu nedenledir ki, tarihi seyir içerisinde insanoğlu suyun hayat verici gücünden hareketle ona kutsiyet atfetmiştir. Su, bilindiği gibi, iki hidrojen ve bir oksijenin bileşiminden meydana gelen akıcı bir sıvıdır. Yeryüzünde su; insan, hayvan, bitki ve tüm canlıların ana yapı oluşum unsuru ve varlıklarının devamı için kullanmak zorunda oldukları ilahi rahmet ve kaçınılmaz maddedir.</span><br />
<br />
<span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Kur'ân, birçok âyette suyun önemi üzerinde durmuş, insanlık için vazgeçilmez olduğunu haber vermekle beraber, bütün canlıların sudan yaratıldığını (Nûr, 24/45; Enbiyâ, 21/30) da haber vermektedir. Bu haber suyun önemini ortaya koyduğu gibi bütün canlıların ham maddesi olduğunu da ortaya koymaktadır. Konu ile ilgili olarak şu âyeti kerimeler dikkate değerdir: "İnkâr edenler, gökler ve yer bitişik halde iken bizim, onları ayırdığımızı ve bütün canlıları sudan yarattığımızı görüp düşünmediler mi? Yine de inanmazlar mı?" (Enbiyâ, 21/30) "İnsanı sudan yaratarak, ona soy sop veren O'dur. Rabbin her şeye Kadir'dir." (Furkân, 25/54)</span><br />
<br />
<span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">İnsanoğlu hayatını devam ettirebilmek için suya ihtiyaç duyar. İnsanlığın var oluşu için hayati öneme sahip olan suyu insanlar temin etmek için birçok yola başvurmuştur. Bu temin bazen yeraltından karşılandığı gibi çoğu zaman yer üstü kaynaklarından sağlanmıştır. Dolayısıyla su ile hayat birbirini tamamlayan önemli iki unsurdur.</span><br />
<br />
<span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Suyu önemli kılan temel unsur hayatın kendisidir. Hayat kelimesi Arap dilinde yaşamak, canlı ve diri olmak, hayat sahibi olmak gibi anlamlarda kullanılmaktadır. Bu kök ve ondan türemiş olan kelimeler Kur'ân-ı Kerim'de 190 yerde geçer. Canlı olmak, yaşamak, selamlamak,  yaşam ve sağlık dilemek, yaşatmak, can vermek, diriltmek gibi manalarda kullanılmıştır. Ayrıca Yüce Allah'ın bir sıfatı olarak "Hayy"  canlı diri manalarında Kur'ân-ı Kerim'de sık sık geçmektedir.</span><br />
<br />
<span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Hayat sözlükte; menfaat, hayır ve dirlik anlamlarına gelen bir kelimedir. Hayat kökünden sıfat olan hayy ise diri, canlı ve zinde gibi manalara sahiptir. Hayat lafzı bitki ve hayvanlarda var olan gelişme, büyüme ve hissetme gücü ki bu his gücünden dolayı canlılar hayvan olarak adlandırılmıştır. Bu kelime, bilme ve düşünme gücü, kederin artışı, ebedi hayat olan ahiret hayatı ve Yüce Allah'ın vasıflandırdığı hayat gibi çeşitli anlamlara gelmektedir. Hayat, tüm canlıların sahip olduğu ortak bir özelliktir. Hayat; canlıların yaşamasını, gelişip değişmesini sağlayan organların etkinlik süreci; doğumdan ölüme kadar geçen yaşama sürecinde ard arda gelen olaylar bütünü; canlı varlıkları belirleyen özümleme, büyüme ve ölüm gibi olayların tümü anlamlarına gelen bir lafızdır.</span><br />
<br />
<span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Su, Kur'ân'da bizzat geçmekle birlikte, yağmur ve yağmur anlamına gelen kelimeler, dolu, deniz, nehir gibi kelimeler ile ifade edilmektedir. Bununla birlikte dolaylı olarak ve mecazi olarak da su anlamına gelen kelimeler de geçmektedir. Su anlamına gelen Kelimesi Kur'an-ı Kerim'de herhangi bir kelimeye izafe edilmeden elli dokuz, izafe edilmiş olarak dört yerde olmak üzere toplam altmış üç kere geçmektedir. İlgili âyetler incelendiğinde bu kelimenin iki anlama geldiği görülecektir. Birincisi bilinen su anlamına gelir. Su kelimesini ihtiva eden âyetler, suyun Allah'ın sonsuz kudretini gösteren bir kanıttır. Bu bağlamda "Yerden suyunu ve bitkisini çıkardı." (Nâziât, 79/31) buyurur. Hayatın temel unsuru olan suyun çekilmesi halinde Allah'tan başka suyu yaratacak bir gücün bulunmadığına işaret eder. "De ki: Suyunuz çekiliverse size akarsuyu kim getirebilir?" (Mülk, 67/30) Hz. Nuh (a.s.) kıssasına atıfla sular coştuğu vakit, iman edenleri gemiyle taşıyanın Allah olduğu hatırlatılarak bundan ibretli bir ders çıkarılmasını ister. "Bir zamanlar sular coştuğu vakit sizi gemide kuşkusuz biz taşıdık; Bunu sizin için ibretli bir ders olsun ve kulaklardan hiç çıkmasın diye yaptık." (Hakka, 69/11-12) Suyu yaratan, bulutlardan indiren, insanlar için içilebilir hale getiren Allah'tır. Yaratılan varlıklar suyu yaratamaz ve bulutlardan indiremez. Bu sebeple insanların yanı başında olan ve hayatları ona bağlı olan suyu düşünüp şükretmeye davet eder. "İçtiğiniz suyu düşündünüz mü? Onu buluttan siz mi indirdiniz yoksa biz miyiz indiren? Dileseydik onu tuzlu yapardık. O halde şükretmeli değil misiniz?" (Vâkıa, 56/68-70) Allah'ın gökten ölçülü olarak su indirdiği ve bununla ölü beldeye hayat verdiği belirtilir. Ölü beldenin su ile hayat bulduğu gibi tekrar diriltmenin gerçekleşeceğini söyler. "Gökten ölçülü olarak su indiren de O'dur. Bununla ölü bir beldeye yeniden hayat veririz. İşte siz de böyle diriltilip çıkarılacaksınız." (Zuhruf, 43/11)</span><br />
<br />
<span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Kelimenin ikinci anlamı ise nutfedir. Bu anlamda âyetlerde ahiret hayatını inkâr eden insanın kendi yaratılışına bakıp ibret almasını ve buna göre tekrar diriltme ilgili olarak düşünmesini ister. "İnsan neden yaratıldığına bir baksın. O, atılan bir sudan yaratıldı." (Târık, 86/5-6) Allah'ın nutfe ile insanlar arasında soy ve sıhriyet bağını oluşturduğunu hatırlatır. "İnsan türünü sudan yaratıp onların arasında soy ve sıhriyet bağı kuran da O'dur. Rabbin üstün kudret sahibidir." (Furkân, 25/54) Görüldüğü gibi her iki manada da su; Allah'ın kudretini göstermeye ve ahirette tekrar diriltmeye kanıt olarak anlatılmıştır.</span><br />
<br />
<span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Kur'an'da, kıssalarla birlikte suya yüklenen çok çarpıcı anlamlar da söz konusu. Özellikle Hz. Musa, Hızır ve Ab-ı Hayat, Tâlut Kıssası, Yunus, Salih ve Eyyüb peygamberlere ait kıssalar hikmetlerle dolu... Biraz bahseder misiniz?</span><br />
<br />
<span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Su kavramı, Kur'ân kıssalarında da farklı bağlamlarda zikredilmiştir. Geçmiş ümmetlerden bahseden kıssaların anlaşılmasında ve verilen mesajın ifade edilmesinde su önemli bir fonksiyona sahiptir. Suyun yaşamsal değerde olmasına rağmen kıssa anlatımlarında bazı kavimlerin su ile helâk edildiği, bazılarının su ile kurtulduğu bazıları içinse tamamen bir imtihan/sınav vesilesi olduğu vurgulanır.</span><br />
<br />
<span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Su ile helâk edilen kavimlerin başında Nûh'un (a.s.) kavmi gelmekte olup Nûh kıssası, değişik tasvirlerle birçok sûrede zikredilmektedir. Kur'an-ı Kerim'de ve hadislerde geniş bir şekilde tanıtılan Hz. Nûh "ülü'l-azm" olarak isimlendirilen beş büyük peygamberden biridir. Kavmine peygamber olarak gönderilen Hz. Nûh, putları terkedip Allah'a itaat etmeleri konusunda kavmini ısrarla davet etmiş ve onları Allah'a karşı gelmekten sakındırmıştır. Allah'a karşı gelmeleri durumunda büyük bir cezaya çarptırılacakları konusundaki ilahi mesajı onlara iletmişti. (Nûh, 71/1-4) Hz. Nûh, Allah'a itaat etmeleri ve bağışlama dilemeleri durumunda gökten bol yağmurun yağacağını bildirmiştir. Lâkin Nûh kavmi inkâr etmede ısrar edince onlar için artık işin sonuna gelinmişti. Söz bitmiş, yerini Allah'ın onlar için davranışlarının karşılığı olarak takdir ettiği uygulama almıştı. Nûh, çaresizliğini, kâfirler karşısındaki zayıflığını dile getirerek Allah'a şöyle yalvarmıştı: "O da Rabbine, 'Ey Rabbim! Ben yenilgiye uğradım, yardım et.' diye dua etti." (Kamer, 54/10) Sonunda tufan ile helâk oldular.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Röportaj: Özcan KESKİN</span></span><br />
<br />
<span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">İslam'da su ve hayat kavramlarına Kur'an üzerinden atfedilen anlam ve okumalarda neler var? Kur'an'da su kavramı niçin önemlidir?</span><br />
<br />
<span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Allah, su ile toprağın karışımı olan çamurdan ilk insanı yaratmıştır. Dolayısıyla su insandan önce yaratılmıştır. İnsan neslinin ve hayatının devamı için gerekli olan maddelerin başında su gelir. Su olmadan hayatın olması düşünülemez.</span><br />
<br />
<span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Suyla insan arasında su sızmayacak kadar kadim bir dostluk var. Doğumundan ölümüne kadar su insanoğlunun hep yanı başındadır. Bundan dolayıdır insanoğlu elsiz, kolsuz, dilsiz yaşar da asla susuz yaşayamaz. Su, serinliği ve nemliliği ile ateşe zıt olan akıcı cevher veya her gelişenin hayatı ona bağlı olan, susuzluğu gideren basit, latif/şeffaf cisimdir. Bununla birlikte su, kimyasal olarak hidrojen ve oksijen elementlerinden oluşan; sıvı, katı ve gaz halinde bulunabilen bir maddedir. Tüm hücrelerin büyük kısmını oluşturan su, yaşamın kaynağı olarak; bitkilerde, hayvanlarda, insanlarda ve tüm canlılarda en temel girdidir. Canlıların varlıklarını ve yaşamlarını devam ettirebilmeleri için en temel unsurlardan biri sudur. Dolayısıyla canlı organizmaların hayatiyeti suya bağlıdır. Tüm canlılar gibi insan da suya muhtaçtır. Bu nedenledir ki, tarihi seyir içerisinde insanoğlu suyun hayat verici gücünden hareketle ona kutsiyet atfetmiştir. Su, bilindiği gibi, iki hidrojen ve bir oksijenin bileşiminden meydana gelen akıcı bir sıvıdır. Yeryüzünde su; insan, hayvan, bitki ve tüm canlıların ana yapı oluşum unsuru ve varlıklarının devamı için kullanmak zorunda oldukları ilahi rahmet ve kaçınılmaz maddedir.</span><br />
<br />
<span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Kur'ân, birçok âyette suyun önemi üzerinde durmuş, insanlık için vazgeçilmez olduğunu haber vermekle beraber, bütün canlıların sudan yaratıldığını (Nûr, 24/45; Enbiyâ, 21/30) da haber vermektedir. Bu haber suyun önemini ortaya koyduğu gibi bütün canlıların ham maddesi olduğunu da ortaya koymaktadır. Konu ile ilgili olarak şu âyeti kerimeler dikkate değerdir: "İnkâr edenler, gökler ve yer bitişik halde iken bizim, onları ayırdığımızı ve bütün canlıları sudan yarattığımızı görüp düşünmediler mi? Yine de inanmazlar mı?" (Enbiyâ, 21/30) "İnsanı sudan yaratarak, ona soy sop veren O'dur. Rabbin her şeye Kadir'dir." (Furkân, 25/54)</span><br />
<br />
<span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">İnsanoğlu hayatını devam ettirebilmek için suya ihtiyaç duyar. İnsanlığın var oluşu için hayati öneme sahip olan suyu insanlar temin etmek için birçok yola başvurmuştur. Bu temin bazen yeraltından karşılandığı gibi çoğu zaman yer üstü kaynaklarından sağlanmıştır. Dolayısıyla su ile hayat birbirini tamamlayan önemli iki unsurdur.</span><br />
<br />
<span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Suyu önemli kılan temel unsur hayatın kendisidir. Hayat kelimesi Arap dilinde yaşamak, canlı ve diri olmak, hayat sahibi olmak gibi anlamlarda kullanılmaktadır. Bu kök ve ondan türemiş olan kelimeler Kur'ân-ı Kerim'de 190 yerde geçer. Canlı olmak, yaşamak, selamlamak,  yaşam ve sağlık dilemek, yaşatmak, can vermek, diriltmek gibi manalarda kullanılmıştır. Ayrıca Yüce Allah'ın bir sıfatı olarak "Hayy"  canlı diri manalarında Kur'ân-ı Kerim'de sık sık geçmektedir.</span><br />
<br />
<span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Hayat sözlükte; menfaat, hayır ve dirlik anlamlarına gelen bir kelimedir. Hayat kökünden sıfat olan hayy ise diri, canlı ve zinde gibi manalara sahiptir. Hayat lafzı bitki ve hayvanlarda var olan gelişme, büyüme ve hissetme gücü ki bu his gücünden dolayı canlılar hayvan olarak adlandırılmıştır. Bu kelime, bilme ve düşünme gücü, kederin artışı, ebedi hayat olan ahiret hayatı ve Yüce Allah'ın vasıflandırdığı hayat gibi çeşitli anlamlara gelmektedir. Hayat, tüm canlıların sahip olduğu ortak bir özelliktir. Hayat; canlıların yaşamasını, gelişip değişmesini sağlayan organların etkinlik süreci; doğumdan ölüme kadar geçen yaşama sürecinde ard arda gelen olaylar bütünü; canlı varlıkları belirleyen özümleme, büyüme ve ölüm gibi olayların tümü anlamlarına gelen bir lafızdır.</span><br />
<br />
<span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Su, Kur'ân'da bizzat geçmekle birlikte, yağmur ve yağmur anlamına gelen kelimeler, dolu, deniz, nehir gibi kelimeler ile ifade edilmektedir. Bununla birlikte dolaylı olarak ve mecazi olarak da su anlamına gelen kelimeler de geçmektedir. Su anlamına gelen Kelimesi Kur'an-ı Kerim'de herhangi bir kelimeye izafe edilmeden elli dokuz, izafe edilmiş olarak dört yerde olmak üzere toplam altmış üç kere geçmektedir. İlgili âyetler incelendiğinde bu kelimenin iki anlama geldiği görülecektir. Birincisi bilinen su anlamına gelir. Su kelimesini ihtiva eden âyetler, suyun Allah'ın sonsuz kudretini gösteren bir kanıttır. Bu bağlamda "Yerden suyunu ve bitkisini çıkardı." (Nâziât, 79/31) buyurur. Hayatın temel unsuru olan suyun çekilmesi halinde Allah'tan başka suyu yaratacak bir gücün bulunmadığına işaret eder. "De ki: Suyunuz çekiliverse size akarsuyu kim getirebilir?" (Mülk, 67/30) Hz. Nuh (a.s.) kıssasına atıfla sular coştuğu vakit, iman edenleri gemiyle taşıyanın Allah olduğu hatırlatılarak bundan ibretli bir ders çıkarılmasını ister. "Bir zamanlar sular coştuğu vakit sizi gemide kuşkusuz biz taşıdık; Bunu sizin için ibretli bir ders olsun ve kulaklardan hiç çıkmasın diye yaptık." (Hakka, 69/11-12) Suyu yaratan, bulutlardan indiren, insanlar için içilebilir hale getiren Allah'tır. Yaratılan varlıklar suyu yaratamaz ve bulutlardan indiremez. Bu sebeple insanların yanı başında olan ve hayatları ona bağlı olan suyu düşünüp şükretmeye davet eder. "İçtiğiniz suyu düşündünüz mü? Onu buluttan siz mi indirdiniz yoksa biz miyiz indiren? Dileseydik onu tuzlu yapardık. O halde şükretmeli değil misiniz?" (Vâkıa, 56/68-70) Allah'ın gökten ölçülü olarak su indirdiği ve bununla ölü beldeye hayat verdiği belirtilir. Ölü beldenin su ile hayat bulduğu gibi tekrar diriltmenin gerçekleşeceğini söyler. "Gökten ölçülü olarak su indiren de O'dur. Bununla ölü bir beldeye yeniden hayat veririz. İşte siz de böyle diriltilip çıkarılacaksınız." (Zuhruf, 43/11)</span><br />
<br />
<span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Kelimenin ikinci anlamı ise nutfedir. Bu anlamda âyetlerde ahiret hayatını inkâr eden insanın kendi yaratılışına bakıp ibret almasını ve buna göre tekrar diriltme ilgili olarak düşünmesini ister. "İnsan neden yaratıldığına bir baksın. O, atılan bir sudan yaratıldı." (Târık, 86/5-6) Allah'ın nutfe ile insanlar arasında soy ve sıhriyet bağını oluşturduğunu hatırlatır. "İnsan türünü sudan yaratıp onların arasında soy ve sıhriyet bağı kuran da O'dur. Rabbin üstün kudret sahibidir." (Furkân, 25/54) Görüldüğü gibi her iki manada da su; Allah'ın kudretini göstermeye ve ahirette tekrar diriltmeye kanıt olarak anlatılmıştır.</span><br />
<br />
<span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Kur'an'da, kıssalarla birlikte suya yüklenen çok çarpıcı anlamlar da söz konusu. Özellikle Hz. Musa, Hızır ve Ab-ı Hayat, Tâlut Kıssası, Yunus, Salih ve Eyyüb peygamberlere ait kıssalar hikmetlerle dolu... Biraz bahseder misiniz?</span><br />
<br />
<span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Su kavramı, Kur'ân kıssalarında da farklı bağlamlarda zikredilmiştir. Geçmiş ümmetlerden bahseden kıssaların anlaşılmasında ve verilen mesajın ifade edilmesinde su önemli bir fonksiyona sahiptir. Suyun yaşamsal değerde olmasına rağmen kıssa anlatımlarında bazı kavimlerin su ile helâk edildiği, bazılarının su ile kurtulduğu bazıları içinse tamamen bir imtihan/sınav vesilesi olduğu vurgulanır.</span><br />
<br />
<span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font">Su ile helâk edilen kavimlerin başında Nûh'un (a.s.) kavmi gelmekte olup Nûh kıssası, değişik tasvirlerle birçok sûrede zikredilmektedir. Kur'an-ı Kerim'de ve hadislerde geniş bir şekilde tanıtılan Hz. Nûh "ülü'l-azm" olarak isimlendirilen beş büyük peygamberden biridir. Kavmine peygamber olarak gönderilen Hz. Nûh, putları terkedip Allah'a itaat etmeleri konusunda kavmini ısrarla davet etmiş ve onları Allah'a karşı gelmekten sakındırmıştır. Allah'a karşı gelmeleri durumunda büyük bir cezaya çarptırılacakları konusundaki ilahi mesajı onlara iletmişti. (Nûh, 71/1-4) Hz. Nûh, Allah'a itaat etmeleri ve bağışlama dilemeleri durumunda gökten bol yağmurun yağacağını bildirmiştir. Lâkin Nûh kavmi inkâr etmede ısrar edince onlar için artık işin sonuna gelinmişti. Söz bitmiş, yerini Allah'ın onlar için davranışlarının karşılığı olarak takdir ettiği uygulama almıştı. Nûh, çaresizliğini, kâfirler karşısındaki zayıflığını dile getirerek Allah'a şöyle yalvarmıştı: "O da Rabbine, 'Ey Rabbim! Ben yenilgiye uğradım, yardım et.' diye dua etti." (Kamer, 54/10) Sonunda tufan ile helâk oldular.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Alevilikte CAN Hitabı Ve Kelime Manası Nedir?]]></title>
			<link>https://www.forumteams.com/konu-alevilikte-can-hitabi-ve-kelime-manasi-nedir.html</link>
			<pubDate>Sat, 18 Feb 2023 16:24:40 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.forumteams.com/member.php?action=profile&uid=34">KrALiÇe</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.forumteams.com/konu-alevilikte-can-hitabi-ve-kelime-manasi-nedir.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="color: #c14700;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Alevilikte CAN hitabı ve kelime manası nedir? </span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Can ;</span> Farsça kökenli bir kelimedir. Kelime karşılığı: ruh, hayat, diride olan kudret/kuvvet gibi pek çok ifadeleri teşkil etmektedir. Anlamı ise: “Canlı varlıklarda (Insan ve hayvanlarda) yaşamayı sağlayan ve ölümle vücuttan ayrılan madde dışı varlık, ilahi güç/kuvvet.” Yani insanın kendi varlığı, özü anlamında.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bazı örnekler:</span> “Gelin canlar bir olalım”, “Cana gelecek mala gelsin”, “canı cana katmak”, “can çıkmayınca huy çıkmaz”, “canı cehenneme”, “canı çıkasıca”, “canı sağ olsun”, “can arkadaşım”, vs.<br />
<br />
Yukardaki örneklerden de alaşılacağı gibi “can” kelimesi insanoğlunu kutsama, yakınlaştırma, yüceltmesidir. Aleviler “Can” kelimesiyle kendi cem/ibadet ayinlerinde, dişi erkek - senlik benlik olayını ortadan kaldırarak sadece “insan” kavramını öne çıkartmışlardır.<br />
<br />
Alevi inancında herşey insan içindir yani insanın gönül kabesi yine insandır ve sonuçta bizler de Allah’ın zahiride/yeryüzünde birer yansıması olduğumuz için insana değer verdiğimiz zaman, Allah’ı yüceltmiş oluruz. Burdaki can kavramı da burdan gelmektedir yani her canlı kendi özünde “can”dır.<br />
<br />
Allah ile insan ayrı düşünülemez. Insan konuşan Kur’an dır, Allah’ın konuşan dili olmuştur... Bu açıdan bir canlı olan insan „can“ dır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c14700;" class="mycode_color">Sonuç olarak :</span></span><br />
Pir Sultan Abdal’ın, “gelincanlar bir olalım” sözü insan merkezli bir sözdür. “Can” sözcüğüyle senlik benlik, haramlık selamlık ortadan kaldırılarak, “biz” hitabına gidilmiştir. Bundan dolayıdır ki Aleviler Muhammed Ali yolu içinde, “ben”likten siyrilip birlik ve beraberliği sembolize eden “can” hitabını birbirlerine kullanırlar, tabiiki içerdiği anlam yukardaki ifadelerden de anlaşılacağı üzere derindir, derin manadadır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="color: #c14700;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Alevilikte CAN hitabı ve kelime manası nedir? </span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Can ;</span> Farsça kökenli bir kelimedir. Kelime karşılığı: ruh, hayat, diride olan kudret/kuvvet gibi pek çok ifadeleri teşkil etmektedir. Anlamı ise: “Canlı varlıklarda (Insan ve hayvanlarda) yaşamayı sağlayan ve ölümle vücuttan ayrılan madde dışı varlık, ilahi güç/kuvvet.” Yani insanın kendi varlığı, özü anlamında.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bazı örnekler:</span> “Gelin canlar bir olalım”, “Cana gelecek mala gelsin”, “canı cana katmak”, “can çıkmayınca huy çıkmaz”, “canı cehenneme”, “canı çıkasıca”, “canı sağ olsun”, “can arkadaşım”, vs.<br />
<br />
Yukardaki örneklerden de alaşılacağı gibi “can” kelimesi insanoğlunu kutsama, yakınlaştırma, yüceltmesidir. Aleviler “Can” kelimesiyle kendi cem/ibadet ayinlerinde, dişi erkek - senlik benlik olayını ortadan kaldırarak sadece “insan” kavramını öne çıkartmışlardır.<br />
<br />
Alevi inancında herşey insan içindir yani insanın gönül kabesi yine insandır ve sonuçta bizler de Allah’ın zahiride/yeryüzünde birer yansıması olduğumuz için insana değer verdiğimiz zaman, Allah’ı yüceltmiş oluruz. Burdaki can kavramı da burdan gelmektedir yani her canlı kendi özünde “can”dır.<br />
<br />
Allah ile insan ayrı düşünülemez. Insan konuşan Kur’an dır, Allah’ın konuşan dili olmuştur... Bu açıdan bir canlı olan insan „can“ dır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #c14700;" class="mycode_color">Sonuç olarak :</span></span><br />
Pir Sultan Abdal’ın, “gelincanlar bir olalım” sözü insan merkezli bir sözdür. “Can” sözcüğüyle senlik benlik, haramlık selamlık ortadan kaldırılarak, “biz” hitabına gidilmiştir. Bundan dolayıdır ki Aleviler Muhammed Ali yolu içinde, “ben”likten siyrilip birlik ve beraberliği sembolize eden “can” hitabını birbirlerine kullanırlar, tabiiki içerdiği anlam yukardaki ifadelerden de anlaşılacağı üzere derindir, derin manadadır.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hızır Ve Hızır Orucu Nedir? Hızır Orucu Nasıl Tutulur?]]></title>
			<link>https://www.forumteams.com/konu-hizir-ve-hizir-orucu-nedir-hizir-orucu-nasil-tutulur.html</link>
			<pubDate>Sat, 18 Feb 2023 16:21:32 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.forumteams.com/member.php?action=profile&uid=34">KrALiÇe</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.forumteams.com/konu-hizir-ve-hizir-orucu-nedir-hizir-orucu-nasil-tutulur.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="color: #c14700;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hızır ve Hızır Orucu nedir? Hızır Orucu Nasıl Tutulur? </span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yetiş carımıza ya Bozatlı Hızır!</span><br />
Zor durumda kalanların yardımına koşan, kalbi temiz, iyiliksever insanlara daima yardım edendir. Uğradığı yerlere bolluk ve bereket dağıtıp insanların dileklerini yerine getirendir. Dertlilerin derdine derman, hastalara ise şifa verendir.<br />
<br />
Hızır, Aleviler arasında çok özel bir yere sahiptir. Çünkü o, fakirin yanında zalimin karşısındadır. Darda kalanların yanındadır. Ak sakallı, bembeyaz elbiseleriyle bozatına binip diyar diyar dolaşarak insanları koruyan, kollayan, kurtaran ve hoşgörü ile sevgiyi harmanlayan Pir’dir. Bilge, ulu, evliya ve derviş gibi bir değil birden fazla kişiliğiyle insanlara doğru yolu gösteren manevi güçtür.<br />
<br />
Inanca göre Hızır’ın bastığı yerler bereketlenir, yeşillenir, dallanır, bol masül verir, bolluk ve bereket getirir yani Hızır bolluk ve bereketin simgesidir. Dolayısiyle Alaeviler yoksullukta, kıtlıkta, hastalıkda, dara düştüklerinde Hızır’ı yardıma çağırıp, dertlerine derman olması için yalvarıp yakarmışlardır.<br />
<br />
Anadolu’da oluşan Hızır Kültü’nün kaynağı Hızır (Hıdır) Peygamber’e dayanır. Hızır Arapça Al-Hazır, Al-Hızır (yeşillik) anlamında bir sıfat olmakla beraber; bir Peygamber, bir Nebi, bir veli yada bir ulu kişi olarak anılır. Genelikle ismi İlyas Peygamber’le baraber söylenir. Buda Hızır-İlyas zamanla “Hızır-Ellez” şeklinde inancımızda yerini almıştır.<br />
<br />
Hızır, günümüzde oldukça geniş bir çoğrafyada dara düşenlerin, “yetiş imdadımıza ya Hızır” diyerek çağırdıkları ortak bir ismidir. Ölümsüz olduğu da bilinir. Hızır; Alevilere göre, kimi zaman bir melek, kimi zaman kurtarıcı ve bir yaratıcıdır. Aleviler, misafiri Hızır’la, Hızır’ı da Hz.Ali ile bir tutmuşlardır. Aleviler; Hızır, Nebi’dir, yani Peygamberdir. Hızır, şah-ı Merdan Ali’dir. Ya da Hz.Ali’nin insanlara anında yardımcı olması için gönderdiği yanıbaşımızdaki temsilçisidir.<br />
<br />
Takdir edilir ki, “Hızır” adı, somuttan soyuta geçildiğinde; koruyucu, kurtarıcı, yaratacı, yardımcı kimliği nedeniyle; yarı insan, yarı melek, yarı Peygamber simgesi olarak karşımıza çıkabiliyor. Hızır, toplumsal yaşamda adalet ve güvencenin de sembolü olmuştur. Haksızlığa uğrayanları “Hızır-cezanı versin” dediklerini ve burada haksızlığa uğrayanların Hızır’a sığındıklarını görüyoruz.<br />
<br />
Hızır, Anadolu insanı için her zaman doğru, çalışkan, her yerde hazır ve nazır, adaletli, yardımsever, dar günde imdad da anında yetişen, bilge, ulu, evliya veya bir Pir’dir. Öte yandan Hızır’ın yaşadığı dönemle ilgili olarak çeşitli düşünceler bulunmaktadır. Ancak, Hızır’ın, Hz.İbrahim döneminde yaşadığı, Babil’den göç ettiği tezleri ile birlikte, Süleyman Peygamber dönemimde de yaşadığını iddia edenler bulunmaktadır. Ancak, üzerinde ciddiyetle durulan iddialardan biri de Hızır’ın, Hz.Musa’dan çok önce, İran hükümdarı Efridün döneminde yaşadığı ve Zü’l-Karneyn’in öncü kuvvetlerini yönettiğidir. Bir başka iddia ise, Hızır’ın, Hz.Musa döneminde yaşadığını anlatan bir görüşmedir.<br />
<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hızır’a verilen değeri Fakir Edna şu sözlerle dile getirir:</span></span><br />
Çok günah işledim senin katında,<br />
Eriş şah-ı Merdan sen imdat eyle.<br />
Kul daralmayınca Hızır yetişmez,<br />
Yetiş Hızır Nebi sen imdat eyle.<br />
<br />
<span style="color: #c14700;" class="mycode_color"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hızır orucu</span></span></span><br />
şubat ayının ikinci haftasının Salı-Çarşamba-Perşembe günlerinde tutulur. Bu günlerde tutlmasının nedeni; Alevilerde perşembe gününün kutsal ibadet günü olarak kabul görmesidir. Pazartesiyi salıya bağlayan gece yarısından itibaren yememek ve içmemek üzere oruca niyet başlamış olur.<br />
<br />
Sabah erkenden, güneş doğmadan, şafak vakti gidip yöredeki su kaynaklarından temiz taze su getirilir. Getirilen su, Mürşid veya Pir tarafından dualanır. Güneşin doğması ile cem evlerinde veya evde ibadet aktı yerine getirilir. Ibadetten sonra dualanmış su gelenlere dağıtılır ve isteyen kendisiyle evlerine götürebilirler. Ibadetten sonra birlik ve beraberlik içerisinde birbirlerine niyaz ederek Hızır bayramını kutlayarak; muhabbetler, sohbetler bayram havasında devam eder.<br />
<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hızır orucuna niyet duası</span></span><br />
Bismihşah Allah Allah!<br />
Hakk Muhammed Ali aşkına,<br />
Yetiş carımıza diyenlerin carına yetişen,<br />
Darda koymayan, yardımına koşan,<br />
Hastalara şifa dertlere derman olan,<br />
Bozatlı Hızır aşkına, oruç tutmaya niyet ettim,<br />
Niyetimizi ulu divanında kabul eyle yüce Allahım.<br />
Gerçek erenler demine hu..<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Oruç açma ise ;</span> Akşam güneş batıp gün kararmaya başlayıncaya kadar devam eder. Isteyen daha geç saatlerde de açabilir. Diğer oruçlarda oduğu gibi Hızır orucunda da saat ve dakikalara bağlı olarak tutulmaz.<br />
<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hızır orucunu açma duası</span></span><br />
Bismişah Allah Allah’<br />
Evliya enbiyaların hürmeti aşkına,<br />
Yardım dileyenin yardımına koşan,<br />
şifa dileyene şifa veren, derdine derman olan,<br />
Denizde, karada darda buğda koymayan,<br />
Uğradığı yerlere bereket ve bolluk saçan,<br />
Bozatlı Hızır için tuttuğum orucu kabul eyle yüce Allahım!<br />
Gerçeğe huu. Mümine ya Ali.<br />
<br />
Alevi inancında perşembeyi cumaya bağlayan geceye “Cem gecesi/ibadeti” denir. Her Alevilerce bilindiği gibi ve birçok Alevi inancıyla tanış olmuş dostlarımızın ve kamuoyununda bilgisi dailindedir ki, Aleviler cem ibadetlerini Perşembe akşamları yaparlar. Ve Perşembe akşamı tutulan oruçların daha makbul ve hayırlı oldğunu da biliyoruz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Dolayısiyle Aleviler, “Hayırlı Cumalar” demezler.. “Cem geceniz/ibadetiniz” kutlu/mübarek olsun derler. Sünniler de ise “Hayırlı cumalar” denir.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="color: #c14700;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hızır ve Hızır Orucu nedir? Hızır Orucu Nasıl Tutulur? </span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yetiş carımıza ya Bozatlı Hızır!</span><br />
Zor durumda kalanların yardımına koşan, kalbi temiz, iyiliksever insanlara daima yardım edendir. Uğradığı yerlere bolluk ve bereket dağıtıp insanların dileklerini yerine getirendir. Dertlilerin derdine derman, hastalara ise şifa verendir.<br />
<br />
Hızır, Aleviler arasında çok özel bir yere sahiptir. Çünkü o, fakirin yanında zalimin karşısındadır. Darda kalanların yanındadır. Ak sakallı, bembeyaz elbiseleriyle bozatına binip diyar diyar dolaşarak insanları koruyan, kollayan, kurtaran ve hoşgörü ile sevgiyi harmanlayan Pir’dir. Bilge, ulu, evliya ve derviş gibi bir değil birden fazla kişiliğiyle insanlara doğru yolu gösteren manevi güçtür.<br />
<br />
Inanca göre Hızır’ın bastığı yerler bereketlenir, yeşillenir, dallanır, bol masül verir, bolluk ve bereket getirir yani Hızır bolluk ve bereketin simgesidir. Dolayısiyle Alaeviler yoksullukta, kıtlıkta, hastalıkda, dara düştüklerinde Hızır’ı yardıma çağırıp, dertlerine derman olması için yalvarıp yakarmışlardır.<br />
<br />
Anadolu’da oluşan Hızır Kültü’nün kaynağı Hızır (Hıdır) Peygamber’e dayanır. Hızır Arapça Al-Hazır, Al-Hızır (yeşillik) anlamında bir sıfat olmakla beraber; bir Peygamber, bir Nebi, bir veli yada bir ulu kişi olarak anılır. Genelikle ismi İlyas Peygamber’le baraber söylenir. Buda Hızır-İlyas zamanla “Hızır-Ellez” şeklinde inancımızda yerini almıştır.<br />
<br />
Hızır, günümüzde oldukça geniş bir çoğrafyada dara düşenlerin, “yetiş imdadımıza ya Hızır” diyerek çağırdıkları ortak bir ismidir. Ölümsüz olduğu da bilinir. Hızır; Alevilere göre, kimi zaman bir melek, kimi zaman kurtarıcı ve bir yaratıcıdır. Aleviler, misafiri Hızır’la, Hızır’ı da Hz.Ali ile bir tutmuşlardır. Aleviler; Hızır, Nebi’dir, yani Peygamberdir. Hızır, şah-ı Merdan Ali’dir. Ya da Hz.Ali’nin insanlara anında yardımcı olması için gönderdiği yanıbaşımızdaki temsilçisidir.<br />
<br />
Takdir edilir ki, “Hızır” adı, somuttan soyuta geçildiğinde; koruyucu, kurtarıcı, yaratacı, yardımcı kimliği nedeniyle; yarı insan, yarı melek, yarı Peygamber simgesi olarak karşımıza çıkabiliyor. Hızır, toplumsal yaşamda adalet ve güvencenin de sembolü olmuştur. Haksızlığa uğrayanları “Hızır-cezanı versin” dediklerini ve burada haksızlığa uğrayanların Hızır’a sığındıklarını görüyoruz.<br />
<br />
Hızır, Anadolu insanı için her zaman doğru, çalışkan, her yerde hazır ve nazır, adaletli, yardımsever, dar günde imdad da anında yetişen, bilge, ulu, evliya veya bir Pir’dir. Öte yandan Hızır’ın yaşadığı dönemle ilgili olarak çeşitli düşünceler bulunmaktadır. Ancak, Hızır’ın, Hz.İbrahim döneminde yaşadığı, Babil’den göç ettiği tezleri ile birlikte, Süleyman Peygamber dönemimde de yaşadığını iddia edenler bulunmaktadır. Ancak, üzerinde ciddiyetle durulan iddialardan biri de Hızır’ın, Hz.Musa’dan çok önce, İran hükümdarı Efridün döneminde yaşadığı ve Zü’l-Karneyn’in öncü kuvvetlerini yönettiğidir. Bir başka iddia ise, Hızır’ın, Hz.Musa döneminde yaşadığını anlatan bir görüşmedir.<br />
<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hızır’a verilen değeri Fakir Edna şu sözlerle dile getirir:</span></span><br />
Çok günah işledim senin katında,<br />
Eriş şah-ı Merdan sen imdat eyle.<br />
Kul daralmayınca Hızır yetişmez,<br />
Yetiş Hızır Nebi sen imdat eyle.<br />
<br />
<span style="color: #c14700;" class="mycode_color"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hızır orucu</span></span></span><br />
şubat ayının ikinci haftasının Salı-Çarşamba-Perşembe günlerinde tutulur. Bu günlerde tutlmasının nedeni; Alevilerde perşembe gününün kutsal ibadet günü olarak kabul görmesidir. Pazartesiyi salıya bağlayan gece yarısından itibaren yememek ve içmemek üzere oruca niyet başlamış olur.<br />
<br />
Sabah erkenden, güneş doğmadan, şafak vakti gidip yöredeki su kaynaklarından temiz taze su getirilir. Getirilen su, Mürşid veya Pir tarafından dualanır. Güneşin doğması ile cem evlerinde veya evde ibadet aktı yerine getirilir. Ibadetten sonra dualanmış su gelenlere dağıtılır ve isteyen kendisiyle evlerine götürebilirler. Ibadetten sonra birlik ve beraberlik içerisinde birbirlerine niyaz ederek Hızır bayramını kutlayarak; muhabbetler, sohbetler bayram havasında devam eder.<br />
<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hızır orucuna niyet duası</span></span><br />
Bismihşah Allah Allah!<br />
Hakk Muhammed Ali aşkına,<br />
Yetiş carımıza diyenlerin carına yetişen,<br />
Darda koymayan, yardımına koşan,<br />
Hastalara şifa dertlere derman olan,<br />
Bozatlı Hızır aşkına, oruç tutmaya niyet ettim,<br />
Niyetimizi ulu divanında kabul eyle yüce Allahım.<br />
Gerçek erenler demine hu..<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Oruç açma ise ;</span> Akşam güneş batıp gün kararmaya başlayıncaya kadar devam eder. Isteyen daha geç saatlerde de açabilir. Diğer oruçlarda oduğu gibi Hızır orucunda da saat ve dakikalara bağlı olarak tutulmaz.<br />
<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hızır orucunu açma duası</span></span><br />
Bismişah Allah Allah’<br />
Evliya enbiyaların hürmeti aşkına,<br />
Yardım dileyenin yardımına koşan,<br />
şifa dileyene şifa veren, derdine derman olan,<br />
Denizde, karada darda buğda koymayan,<br />
Uğradığı yerlere bereket ve bolluk saçan,<br />
Bozatlı Hızır için tuttuğum orucu kabul eyle yüce Allahım!<br />
Gerçeğe huu. Mümine ya Ali.<br />
<br />
Alevi inancında perşembeyi cumaya bağlayan geceye “Cem gecesi/ibadeti” denir. Her Alevilerce bilindiği gibi ve birçok Alevi inancıyla tanış olmuş dostlarımızın ve kamuoyununda bilgisi dailindedir ki, Aleviler cem ibadetlerini Perşembe akşamları yaparlar. Ve Perşembe akşamı tutulan oruçların daha makbul ve hayırlı oldğunu da biliyoruz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Dolayısiyle Aleviler, “Hayırlı Cumalar” demezler.. “Cem geceniz/ibadetiniz” kutlu/mübarek olsun derler. Sünniler de ise “Hayırlı cumalar” denir.</span>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>