<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Genel Paylaşım Forumu ,Türkçe Forum Sitesi, Güncel Forumlar - Hikayeler]]></title>
		<link>https://www.forumteams.com/</link>
		<description><![CDATA[Genel Paylaşım Forumu ,Türkçe Forum Sitesi, Güncel Forumlar - https://www.forumteams.com]]></description>
		<pubDate>Wed, 10 Jun 2026 08:41:24 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Bahçedeki Sonsuz Cumhuriyet   çocuk   Masalı]]></title>
			<link>https://www.forumteams.com/konu-bahcedeki-sonsuz-cumhuriyet-cocuk-masali.html</link>
			<pubDate>Thu, 30 Oct 2025 10:31:34 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.forumteams.com/member.php?action=profile&uid=993">Açelya</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.forumteams.com/konu-bahcedeki-sonsuz-cumhuriyet-cocuk-masali.html</guid>
			<description><![CDATA[Çok ama çok eski zamanlarda, insanların unuttuğu, rüzgarın ise en güzel melodileri fısıldadığı bir yerde, minik bir bahçe vardı. Bu, sıradan bir bahçe değildi. Adı, "Sonsuz Cumhuriyet Bahçesi" idi. Buradaki "Cumhuriyet", büyüklerin anlattığı, binaların ve kuralların olduğu bir yer değildi. Buradaki cumhuriyet, her şeyin özgürce yaşadığı, ama birbirine saygı duyduğu bir düzen demekti.<br />
Bahçenin sakinleri vardı: Konuşan hayvanlar, şarkı söyleyen çiçekler, bilge ağaçlar ve en önemlisi, bir çocuk. Adı Mert'çi. Mert, bu bahçenin tek insanı ve en küçük yöneticisiydi. Çünkü bu cumhuriyetin bir kuralı vardı: "Bahçeyi, en saf yürek ve en coşkun hayal gücü yönetir." Bu da her zaman bir çocuk demekti.<br />
Mert'in en iyi dostları, yaşlı ve bilge bir meşe ağacı olan Palamut Dede, rengarenk kanatlarıyla gezen bir minik kelebek olan Fırfır ve toprağın altındaki gizli yolları bilen uysal bir köstebek olan Toprak'tı.<br />
Bir gah, bahçeye tuhaf bir sessizlik çöktü. Normalde cıvıl cıvıl öten serçeler susmuştu. Gülleri saran sarmaşıklar solgun ve cansız görünüyordu. Nehrin şırıltısı bile "Ah!" der gibiydi.<br />
Mert, endişeyle Palamut Dede'ye koştu. "Palamut Dede, bahçemizde ne oluyor? Neden herkes bu kadar mutsuz?"<br />
Palamut Dede'nin yaprakları hüzünle hışırdadı. "Sevgili Mert," dedi derin bir sesle, "Bahçemizin kalbi, 'Birlik Çeşmesi' kurumak üzere. Çeşme, bizim bir arada, uyum içinde yaşamamızın kaynağı. Onun suyu, sevgi, saygı ve paylaşım ile doludur. Ama galiba içimizde birileri bu değerleri unutmaya başladı."<br />
Mert hemen bir meclis toplamaya karar verdi. Fırfır'ı uçurup herkesi çağırmasını söyledi. Kısa sürede bahçenin tüm sakinleri, Palamut Dede'nin geniş gölgesinin altında toplandı. Arılar vızıldıyor, karıncalar sıra halinde diziliyor, leylek ciddiyetle duruyordu.<br />
Mert, küçük bir kütüğün üstüne çıktı. "Arkadaşlar," dedi, "Birlik Çeşmemiz kuruyor. Bunun sebebi, aramızdaki sevginin azalmasıymış. Hep birlikte düşünelim, son günlerde neler oldu?"<br />
Önce Gül, dikenli bir sesle konuştu: "Menekşe, sürekli gölgeme sığınıyor, ama bana bir kerecik olsun 'Güneşte çok güzelsin' demiyor!"<br />
Menekşe, utangaç bir sesle mırıldandı: "Ama Gül Hanım, siz o kadar muhteşemsiniz ki, benim sözlerim sizi övmeye yetmez ki..."<br />
Sonra Karınca Kral, hızlı hızlı konuştu: "Ari Bey ve ekibi, sürekli çiçeklerimizin başına üşüşüyor. Biz onların özünü toplamak için uğraşırken, onlar her yeri dağıtıyor!"<br />
Ari Bey, vızıldayarak cevap verdi: "Biz olmazsak, çiçekleriniz meyveye dönüşemez! Siz sadece topluyorsunuz, biz ise yaşamı döllüyoruz!"<br />
Herkes birbirinden şikayetçiydi. Sincap, fındıkları kimsenin izinsiz aldığını söylüyor, salyangoz, herkesin onun yavaşlığıyla dalga geçtiğini düşünüyordu. Ortalıkta kocaman bir "Ben" ve "Benim hakkım" sesi vardı, ama "Biz" ve "Senin için ne yapabilirim?" sesi yoktu.<br />
Mert, bu kargaşanın ortasında çok üzüldü. Fırfır, omzuna kondu ve fısıldadı: "Mert, belki de sorun, herkesin sadece kendi işine bakması. Belki çözüm, işleri karıştırmaktır."<br />
Mert'in aklına bir fikir geldi. "Arkadaşlar!" diye seslendi. "Bugün, 'Roller Değişim Günü' ilan ediyorum! Herkes, bir günlüğüne bir başkasının işini yapacak."<br />
Herkes şaşkındı. Ama Mert'in yüreğindeki samimiyeti gördüler ve kabul ettiler.<br />
Böylece, komik ve öğretici bir gün başladı:<ul class="mycode_list"><li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Karıncalar</span>, arıların yerine çiçeklere konmaya çalıştı. Ama minik ayaklarıyla polenleri taşıyamadılar, üstelik birbirlerine çarpıp çiçekleri allak bullak ettiler.<br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ari Bey</span>, karıncaların yerine yiyecek toplamaya gitti. Ama sürekli bir çiçek görüp onun özüne dalıyor, toplama işini unutuyordu.<br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sincap</span>, Toprak'ın yerine köstebek olmaya çalıştı. Ama toprağın altındaki karanlıkta yönünü kaybetti ve kocaman kuyruğuyla tünelleri tıkadı.<br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Gül</span>, Menekşe'nin yerine gölgede durmaya çalıştı. Ama güneşsiz kalınca yaprakları buruşmaya, canı sıkılmaya başladı.<br />
</li>
</ul>
Akşam olduğunda herkes yorgun, bitkin ve bir o kadar da düşünceliydi. Palamut Dede'nin altında tekrar toplandılar. Ama bu sefer kavga etmiyorlardı. Hepsi birbirinin işinin ne kadar zor ve önemli olduğunu anlamıştı.<br />
Gül, Menekşe'ye döndü: "Menekşeciğim," dedi, "Gölgede senin kadar dayanıklı olamadım. Sen ne kadar sabırlıymışsın."<br />
Menekşe gülümsedi: "Asıl siz, güneşin altında o güzelliği yaymak için ne kadar enerji harcıyormuşsunuz."<br />
Karınca Kral ve Ari Bey omuz omuza verdi. "Anladık ki," dediler, "Bizim işlerimiz birbirini tamamlıyormuş. Biri olmazsa, diğeri de olamazmış."<br />
Herkes, birbirinin değerini anlamıştı. O gece, her bahçe sakini, elinde bir kova ile Birlik Çeşmesi'ne gitti. Ama kovalar suyla dolu değildi. Her biri, yüreğinden topladığı en güzel duyguları getirmişti. Gül, "özür"ünü; Karınca, "teşekkür"ünü; Sincap, "paylaşma"nın neşesini; Ari, "dayanışma"nın gücünü kovasına doldurmuştu.<br />
Mert, herkesin kovasındaki bu saf ve güzel niyetleri, çeşmenin haznesine döktü. O anda mucizevi bir şey oldu. Çeşmeden önce tatlı bir şırıltı yükseldi, sonra berrak, pırıl pırıl bir su akmaya başladı. Su, gökkuşağı gibi tüm renkleri yansıtıyordu. Bu, "Birlik Suyu"ydu.<br />
Bahçe, o anda eski neşesine, hatta daha da fazlasına kavuştu. Çiçekler daha parlak, hayvanların sesleri daha berrak, gökyüzü daha mavi oldu.<br />
Palamut Dede, Mert'e gururla baktı. "Gördün mü, küçük Cumhuriyetimizin Lideri? Sonsuz olan, hiç bitmeyen bir güç veya kural değildir. Sonsuz olan, yüreklerimizdeki sevgi, saygı ve anlayıştır. Bunları beslediğimiz sürece, cumhuriyetimiz de sonsuza dek yaşar."<br />
Mert, Fırfır'ın kanatlarındaki desenlere, Toprak'ın sevimli burnuna, etrafındaki bu uyum ve barış dolu dünyaya baktı. Anladı ki, en büyük sihir, en güçlü yönetim, yürekten gelen bir "seni anlıyorum"da saklıydı.<br />
Ve Bahçedeki Sonsuz Cumhuriyet, bir çocuğun rehberliğinde, her bir sakinin birbirine olan sevgisiyle, gerçekten de sonsuza dek yaşayacaktı.<br />
İyi geceler, küçük dostum. Rüyalarında belki sen de bu bahçeyi ziyaret edersin.<br />
<br />
Açelya]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Çok ama çok eski zamanlarda, insanların unuttuğu, rüzgarın ise en güzel melodileri fısıldadığı bir yerde, minik bir bahçe vardı. Bu, sıradan bir bahçe değildi. Adı, "Sonsuz Cumhuriyet Bahçesi" idi. Buradaki "Cumhuriyet", büyüklerin anlattığı, binaların ve kuralların olduğu bir yer değildi. Buradaki cumhuriyet, her şeyin özgürce yaşadığı, ama birbirine saygı duyduğu bir düzen demekti.<br />
Bahçenin sakinleri vardı: Konuşan hayvanlar, şarkı söyleyen çiçekler, bilge ağaçlar ve en önemlisi, bir çocuk. Adı Mert'çi. Mert, bu bahçenin tek insanı ve en küçük yöneticisiydi. Çünkü bu cumhuriyetin bir kuralı vardı: "Bahçeyi, en saf yürek ve en coşkun hayal gücü yönetir." Bu da her zaman bir çocuk demekti.<br />
Mert'in en iyi dostları, yaşlı ve bilge bir meşe ağacı olan Palamut Dede, rengarenk kanatlarıyla gezen bir minik kelebek olan Fırfır ve toprağın altındaki gizli yolları bilen uysal bir köstebek olan Toprak'tı.<br />
Bir gah, bahçeye tuhaf bir sessizlik çöktü. Normalde cıvıl cıvıl öten serçeler susmuştu. Gülleri saran sarmaşıklar solgun ve cansız görünüyordu. Nehrin şırıltısı bile "Ah!" der gibiydi.<br />
Mert, endişeyle Palamut Dede'ye koştu. "Palamut Dede, bahçemizde ne oluyor? Neden herkes bu kadar mutsuz?"<br />
Palamut Dede'nin yaprakları hüzünle hışırdadı. "Sevgili Mert," dedi derin bir sesle, "Bahçemizin kalbi, 'Birlik Çeşmesi' kurumak üzere. Çeşme, bizim bir arada, uyum içinde yaşamamızın kaynağı. Onun suyu, sevgi, saygı ve paylaşım ile doludur. Ama galiba içimizde birileri bu değerleri unutmaya başladı."<br />
Mert hemen bir meclis toplamaya karar verdi. Fırfır'ı uçurup herkesi çağırmasını söyledi. Kısa sürede bahçenin tüm sakinleri, Palamut Dede'nin geniş gölgesinin altında toplandı. Arılar vızıldıyor, karıncalar sıra halinde diziliyor, leylek ciddiyetle duruyordu.<br />
Mert, küçük bir kütüğün üstüne çıktı. "Arkadaşlar," dedi, "Birlik Çeşmemiz kuruyor. Bunun sebebi, aramızdaki sevginin azalmasıymış. Hep birlikte düşünelim, son günlerde neler oldu?"<br />
Önce Gül, dikenli bir sesle konuştu: "Menekşe, sürekli gölgeme sığınıyor, ama bana bir kerecik olsun 'Güneşte çok güzelsin' demiyor!"<br />
Menekşe, utangaç bir sesle mırıldandı: "Ama Gül Hanım, siz o kadar muhteşemsiniz ki, benim sözlerim sizi övmeye yetmez ki..."<br />
Sonra Karınca Kral, hızlı hızlı konuştu: "Ari Bey ve ekibi, sürekli çiçeklerimizin başına üşüşüyor. Biz onların özünü toplamak için uğraşırken, onlar her yeri dağıtıyor!"<br />
Ari Bey, vızıldayarak cevap verdi: "Biz olmazsak, çiçekleriniz meyveye dönüşemez! Siz sadece topluyorsunuz, biz ise yaşamı döllüyoruz!"<br />
Herkes birbirinden şikayetçiydi. Sincap, fındıkları kimsenin izinsiz aldığını söylüyor, salyangoz, herkesin onun yavaşlığıyla dalga geçtiğini düşünüyordu. Ortalıkta kocaman bir "Ben" ve "Benim hakkım" sesi vardı, ama "Biz" ve "Senin için ne yapabilirim?" sesi yoktu.<br />
Mert, bu kargaşanın ortasında çok üzüldü. Fırfır, omzuna kondu ve fısıldadı: "Mert, belki de sorun, herkesin sadece kendi işine bakması. Belki çözüm, işleri karıştırmaktır."<br />
Mert'in aklına bir fikir geldi. "Arkadaşlar!" diye seslendi. "Bugün, 'Roller Değişim Günü' ilan ediyorum! Herkes, bir günlüğüne bir başkasının işini yapacak."<br />
Herkes şaşkındı. Ama Mert'in yüreğindeki samimiyeti gördüler ve kabul ettiler.<br />
Böylece, komik ve öğretici bir gün başladı:<ul class="mycode_list"><li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Karıncalar</span>, arıların yerine çiçeklere konmaya çalıştı. Ama minik ayaklarıyla polenleri taşıyamadılar, üstelik birbirlerine çarpıp çiçekleri allak bullak ettiler.<br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ari Bey</span>, karıncaların yerine yiyecek toplamaya gitti. Ama sürekli bir çiçek görüp onun özüne dalıyor, toplama işini unutuyordu.<br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sincap</span>, Toprak'ın yerine köstebek olmaya çalıştı. Ama toprağın altındaki karanlıkta yönünü kaybetti ve kocaman kuyruğuyla tünelleri tıkadı.<br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Gül</span>, Menekşe'nin yerine gölgede durmaya çalıştı. Ama güneşsiz kalınca yaprakları buruşmaya, canı sıkılmaya başladı.<br />
</li>
</ul>
Akşam olduğunda herkes yorgun, bitkin ve bir o kadar da düşünceliydi. Palamut Dede'nin altında tekrar toplandılar. Ama bu sefer kavga etmiyorlardı. Hepsi birbirinin işinin ne kadar zor ve önemli olduğunu anlamıştı.<br />
Gül, Menekşe'ye döndü: "Menekşeciğim," dedi, "Gölgede senin kadar dayanıklı olamadım. Sen ne kadar sabırlıymışsın."<br />
Menekşe gülümsedi: "Asıl siz, güneşin altında o güzelliği yaymak için ne kadar enerji harcıyormuşsunuz."<br />
Karınca Kral ve Ari Bey omuz omuza verdi. "Anladık ki," dediler, "Bizim işlerimiz birbirini tamamlıyormuş. Biri olmazsa, diğeri de olamazmış."<br />
Herkes, birbirinin değerini anlamıştı. O gece, her bahçe sakini, elinde bir kova ile Birlik Çeşmesi'ne gitti. Ama kovalar suyla dolu değildi. Her biri, yüreğinden topladığı en güzel duyguları getirmişti. Gül, "özür"ünü; Karınca, "teşekkür"ünü; Sincap, "paylaşma"nın neşesini; Ari, "dayanışma"nın gücünü kovasına doldurmuştu.<br />
Mert, herkesin kovasındaki bu saf ve güzel niyetleri, çeşmenin haznesine döktü. O anda mucizevi bir şey oldu. Çeşmeden önce tatlı bir şırıltı yükseldi, sonra berrak, pırıl pırıl bir su akmaya başladı. Su, gökkuşağı gibi tüm renkleri yansıtıyordu. Bu, "Birlik Suyu"ydu.<br />
Bahçe, o anda eski neşesine, hatta daha da fazlasına kavuştu. Çiçekler daha parlak, hayvanların sesleri daha berrak, gökyüzü daha mavi oldu.<br />
Palamut Dede, Mert'e gururla baktı. "Gördün mü, küçük Cumhuriyetimizin Lideri? Sonsuz olan, hiç bitmeyen bir güç veya kural değildir. Sonsuz olan, yüreklerimizdeki sevgi, saygı ve anlayıştır. Bunları beslediğimiz sürece, cumhuriyetimiz de sonsuza dek yaşar."<br />
Mert, Fırfır'ın kanatlarındaki desenlere, Toprak'ın sevimli burnuna, etrafındaki bu uyum ve barış dolu dünyaya baktı. Anladı ki, en büyük sihir, en güçlü yönetim, yürekten gelen bir "seni anlıyorum"da saklıydı.<br />
Ve Bahçedeki Sonsuz Cumhuriyet, bir çocuğun rehberliğinde, her bir sakinin birbirine olan sevgisiyle, gerçekten de sonsuza dek yaşayacaktı.<br />
İyi geceler, küçük dostum. Rüyalarında belki sen de bu bahçeyi ziyaret edersin.<br />
<br />
Açelya]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Cumhuriyet Bahçesi'nde Doğa Ve Arkadaşlık  çocuuk Hikayesi]]></title>
			<link>https://www.forumteams.com/konu-cumhuriyet-bahcesi-nde-doga-ve-arkadaslik-cocuuk-hikayesi.html</link>
			<pubDate>Thu, 30 Oct 2025 10:26:26 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.forumteams.com/member.php?action=profile&uid=993">Açelya</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.forumteams.com/konu-cumhuriyet-bahcesi-nde-doga-ve-arkadaslik-cocuuk-hikayesi.html</guid>
			<description><![CDATA[Mert, pencereden dışarı bakıp iç geçirdi. Taşındıkları yeni şehir, beton binalardan oluşan dev bir labirent gibiydi. Gökyüzü, yükselen binalar arasında daracık bir şeride dönüşmüştü. Oysa Mert, köydeki büyükbabasını ziyaret ettiğinde çamurlu yollarda koşar, ağaçlara tırmanır, derede balık tutardı. Burada ise tek eğlencesi, odasındaki oyuncakları ve kitaplarıydı.<br />
Bir gün, babası ona bir harita çıkardı. "Bak Mert," dedi heyecanla. "Burası tam senlik bir yer. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Cumhuriyet Bahçesi</span>. Şehrin tam kalbinde, kocaman, yemyeşil bir park."<br />
Mert'in kalbi hızla çarptı. Ertesi sabah, annesiyle birlikte parkın yolunu tuttular. Uzaktan, yemyeşil ağaçların tepelerini görünce içi kıpır kıpır oldu. Büyük, demir bir kapıdan içeri girdiklerinde, Mert nefesini tuttu. Burası, hayal ettiğinden de güzeldi.<br />
Her yer rengarenk çiçeklerle bezenmişti. Uzun, heybetli çınar ağaçları, güneşin sıcaklığını yapraklarının arasından süzüyordu. Kuş cıvıltıları, şehrin gürültüsünü adeta yutuyordu. Bir yanda, çocuk kahkahalarının yankılandığı bir oyun parkı, diğer yanda, üzerinde ördeklerin yüzdüğü küçük bir gölet vardı. Göletin hemen yanında, dallarına renkli kurdeleler bağlanmış yaşlı ve görkemli bir çınar ağacı duruyordu.<br />
<br />
Mert, oyun parkına koştu. Kaydıraktan kaydı, salıncakta sallandı. Tam annesinin yanına dönecekken, yaşlı çınar ağacının altında, kendi yaşlarında bir kız gördü. Kız, ağacın gövdesine kulağını dayamış, dikkatle bir şeyler dinliyordu.<br />
Mert biraz çekingen yaklaştı. "Merhaba," dedi.<br />
Kız, başını çevirdi ve gülümsedi. Gözleri, parktaki göletin suyu gibi berraktı. "Merhaba! Ben Ela. DOST'la tanışmak ister misin?"<br />
Mert şaşırdı. "Dost mu? Kim o?"<br />
Ela, ağacı işaret etti. "O! Bu çınar ağacının adı DOST. Çünkü o, bu bahçenin en eski ve en bilge sakini. Gelen herkesin derdini dinler, sırlarını saklar."<br />
Mert inanmamıştı. "Ağaç konuşmaz ki!"<br />
"Konuşmaz belki," dedi Ela ciddi bir ifadeyle. "Ama dinler. Kulağını dayayıp, yüreğini açarsan, onun sesini hissedebilirsin. Hadi, bir dene."<br />
Mert, biraz tereddütle ağacın gövdesine kulağını dayadı. Başlangıçta sadece rüzgarın hışırtısını ve uzaktan gelen kuş seslerini duydu. Ama sonra, odaklandıkça, ağacın içinden gelen derin, yumuşak bir uğultu duyuyormuş gibi hissetti. Sanki ağaç, yüzyılların hikayelerini fısıldıyordu. İçi, tuhaf bir sıcaklık ve huzurla doldu.<br />
O günden sonra, Mert'in hayatı değişti. Her gün, okul çıkışı Cumhuriyet Bahçesi'ne, DOST'un yanına gidiyordu. Ela ile birlikte, ağacın dallarına tırmanıyor, göletteki balıkları izliyor, parktaki diğer çocuklarla saklambaç oynuyorlardı. Bahçe, onun için sadece bir park değil, ikinci evi olmuştu.<br />
<br />
Bir akşam, ailece yemek yerlerken, babası gazeteden endişeli bir haber okudu. "Belediye," dedi, "Cumhuriyet Bahçesi'nin bir kısmına, büyük bir alışveriş merkezi yapmayı planlıyormuş."<br />
Mert'in ağzındaki lokma boğazında kaldı. "Ne? Ama orası bizim parkımız! Orada oynuyoruz, DOST orada!"<br />
Annesi üzüntüyle başını salladı. "Maalesef yavrum, bazen böyle şeyler oluyor. İnsanlar daha fazla bina, daha fazla beton istiyor."<br />
Ertesi gün Mert, soluğu parkta aldı. Ela, DOST'un altında, yüzü asık bir şekilde onu bekliyordu. Haberi duymuştu bile. Parka gelen diğer çocuklar ve aileler de aynı endişeyi taşıyordu. Herkesin yüzü gamlıydı. Göletteki ördekler bile mutsuz görünüyordu.<br />
"Yapamamalılar!" diye isyan etti Mert. "Burası sadece bir toprak parçası değil. Burası... burası bir nefes alma yeri!"<br />
Tam o sırada, DOST'un yapraklarından biri, tam Mert'in avucunun içine düştü. Yaprak, kalp şeklini andırıyordu. Mert, Ela'ya baktı. Bu bir işaretti. Pes etmemeleri gerektiğine dair bir işaret.<br />
<br />
"Bir şeyler yapmalıyız," dedi Ela, kararlı bir ifadeyle. "Sessizce kaybolup gitmeyiz."<br />
Mert ve Ela, bir plan yaptı. Ertesi gün, okul çantasına boya kalemleri, kartonlar ve yapıştırıcı alarak parka gittiler. Diğer çocuklarla birlikte, büyük pankartlar hazırladılar.<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">"CUMHURİYET BAHÇESİ BİZİM NEFESİMİZ!"</span><br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">"AĞAÇLARI KESME, GELECEĞİMİ KESME!"</span><br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">"DOST'U YALNIZ BIRAKMA!"</span><br />
Pankartları hazırladıktan sonra, parkta oynayan her çocuğa, mahalledeki herkese durumu anlattılar. İlk başta bazı büyükler, "Boşuna uğraşıyorsunuz," dese de, çocukların coşkusu ve kararlılığı onlara da bulaştı.<br />
Belediye başkanlığına, imza kampanyası başlattılar. Mahalleli, çocukların bu çabasını görünce onlara destek oldu. Kısa sürede yüzlerce imza toplandı.<br />
<br />
Belediye, inşaat için parka iş makineleri getirdiği gün, parkın kapısında beklenmedik bir kalabalık vardı. Ellerinde pankartlar olan çocuklar, onların arkasında ise mahalleli... Hepsi bir ağızdan, "Bahçemize dokunma!" diye slogan atıyordu.<br />
Belediye Başkanı olay yerine geldi. Durumu görünce şaşırdı. Mert, kalabalığın arasından çıkıp, titreyen ama kararlı bir sesle konuştu:<br />
"Lütfen," dedi. "Bu bahçe, biz çocukların oksijeni. Burada koşuyoruz, oynuyoruz, hayal kuruyoruz. Buradaki her ağacın, her çiçeğin bir adı var. Şu en yaşlı çınarın adı DOST. O, bizi her zaman dinler. Siz de onu dinler misiniz? Lütfen, bizim geleceğimizi betonla örtmeyin."<br />
Mert konuşurken, hafif bir rüzgar esip DOST'un yapraklarını hışırdattı. Sanki ağaç da onaylıyordu. Başkan, çocukların gözlerindeki umudu ve parkın huzur dolu havasını hissetti. Yanındaki mühendise döndü ve "Planı iptal ediyoruz. Buraya dokunulmayacak," dedi.<br />
Kalabalıktan büyük bir sevinç çığlığı yükseldi. Çocuklar birbirine sarıldı, sevinçten zıpladı. Mert ve Ela, DOST'un gövdesine sarıldılar. "Başardık," diye fısıldadı Mert. "Seni kurtardık."<br />
<br />
O günden sonra, Cumhuriyet Bahçesi daha da özel bir yer oldu. Çocuklar, DOST'un altında bir "Çocuk Meclisi" kurdular. Haftada bir toplanıp, parkı nasıl daha güzel hale getirebileceklerini konuşuyorlardı. Kimi yeni çiçekler ekiyor, kimi kuşlar için ağaçlara yemlik asıyordu.<br />
Mert artık gri şehirde sıkışıp kalmış hissetmiyordu. Çünkü onun, şehrin kalbinde, yemyeşil bir sığınağı, bir macera alanı ve en önemlisi, gerçek bir dostu vardı: DOST.<br />
Cumhuriyet Bahçesi, sadece bir park değil, küçük bir cumhuriyetin ta kendisiydi. Bu cumhuriyetin yöneticileri çocuklar, kanunları sevgi ve saygı, bayrağı ise rengarenk çiçekler ve gökyüzüne uzanan dallardı. Ve Mert biliyordu ki, bu bahçe, dostlukları ve umutlarıyla büyümeye, DOST'un dalları gibi gökyüzüne uzanmaya devam edecekti.<br />
<br />
Son  <br />
 <br />
Açelya]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Mert, pencereden dışarı bakıp iç geçirdi. Taşındıkları yeni şehir, beton binalardan oluşan dev bir labirent gibiydi. Gökyüzü, yükselen binalar arasında daracık bir şeride dönüşmüştü. Oysa Mert, köydeki büyükbabasını ziyaret ettiğinde çamurlu yollarda koşar, ağaçlara tırmanır, derede balık tutardı. Burada ise tek eğlencesi, odasındaki oyuncakları ve kitaplarıydı.<br />
Bir gün, babası ona bir harita çıkardı. "Bak Mert," dedi heyecanla. "Burası tam senlik bir yer. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Cumhuriyet Bahçesi</span>. Şehrin tam kalbinde, kocaman, yemyeşil bir park."<br />
Mert'in kalbi hızla çarptı. Ertesi sabah, annesiyle birlikte parkın yolunu tuttular. Uzaktan, yemyeşil ağaçların tepelerini görünce içi kıpır kıpır oldu. Büyük, demir bir kapıdan içeri girdiklerinde, Mert nefesini tuttu. Burası, hayal ettiğinden de güzeldi.<br />
Her yer rengarenk çiçeklerle bezenmişti. Uzun, heybetli çınar ağaçları, güneşin sıcaklığını yapraklarının arasından süzüyordu. Kuş cıvıltıları, şehrin gürültüsünü adeta yutuyordu. Bir yanda, çocuk kahkahalarının yankılandığı bir oyun parkı, diğer yanda, üzerinde ördeklerin yüzdüğü küçük bir gölet vardı. Göletin hemen yanında, dallarına renkli kurdeleler bağlanmış yaşlı ve görkemli bir çınar ağacı duruyordu.<br />
<br />
Mert, oyun parkına koştu. Kaydıraktan kaydı, salıncakta sallandı. Tam annesinin yanına dönecekken, yaşlı çınar ağacının altında, kendi yaşlarında bir kız gördü. Kız, ağacın gövdesine kulağını dayamış, dikkatle bir şeyler dinliyordu.<br />
Mert biraz çekingen yaklaştı. "Merhaba," dedi.<br />
Kız, başını çevirdi ve gülümsedi. Gözleri, parktaki göletin suyu gibi berraktı. "Merhaba! Ben Ela. DOST'la tanışmak ister misin?"<br />
Mert şaşırdı. "Dost mu? Kim o?"<br />
Ela, ağacı işaret etti. "O! Bu çınar ağacının adı DOST. Çünkü o, bu bahçenin en eski ve en bilge sakini. Gelen herkesin derdini dinler, sırlarını saklar."<br />
Mert inanmamıştı. "Ağaç konuşmaz ki!"<br />
"Konuşmaz belki," dedi Ela ciddi bir ifadeyle. "Ama dinler. Kulağını dayayıp, yüreğini açarsan, onun sesini hissedebilirsin. Hadi, bir dene."<br />
Mert, biraz tereddütle ağacın gövdesine kulağını dayadı. Başlangıçta sadece rüzgarın hışırtısını ve uzaktan gelen kuş seslerini duydu. Ama sonra, odaklandıkça, ağacın içinden gelen derin, yumuşak bir uğultu duyuyormuş gibi hissetti. Sanki ağaç, yüzyılların hikayelerini fısıldıyordu. İçi, tuhaf bir sıcaklık ve huzurla doldu.<br />
O günden sonra, Mert'in hayatı değişti. Her gün, okul çıkışı Cumhuriyet Bahçesi'ne, DOST'un yanına gidiyordu. Ela ile birlikte, ağacın dallarına tırmanıyor, göletteki balıkları izliyor, parktaki diğer çocuklarla saklambaç oynuyorlardı. Bahçe, onun için sadece bir park değil, ikinci evi olmuştu.<br />
<br />
Bir akşam, ailece yemek yerlerken, babası gazeteden endişeli bir haber okudu. "Belediye," dedi, "Cumhuriyet Bahçesi'nin bir kısmına, büyük bir alışveriş merkezi yapmayı planlıyormuş."<br />
Mert'in ağzındaki lokma boğazında kaldı. "Ne? Ama orası bizim parkımız! Orada oynuyoruz, DOST orada!"<br />
Annesi üzüntüyle başını salladı. "Maalesef yavrum, bazen böyle şeyler oluyor. İnsanlar daha fazla bina, daha fazla beton istiyor."<br />
Ertesi gün Mert, soluğu parkta aldı. Ela, DOST'un altında, yüzü asık bir şekilde onu bekliyordu. Haberi duymuştu bile. Parka gelen diğer çocuklar ve aileler de aynı endişeyi taşıyordu. Herkesin yüzü gamlıydı. Göletteki ördekler bile mutsuz görünüyordu.<br />
"Yapamamalılar!" diye isyan etti Mert. "Burası sadece bir toprak parçası değil. Burası... burası bir nefes alma yeri!"<br />
Tam o sırada, DOST'un yapraklarından biri, tam Mert'in avucunun içine düştü. Yaprak, kalp şeklini andırıyordu. Mert, Ela'ya baktı. Bu bir işaretti. Pes etmemeleri gerektiğine dair bir işaret.<br />
<br />
"Bir şeyler yapmalıyız," dedi Ela, kararlı bir ifadeyle. "Sessizce kaybolup gitmeyiz."<br />
Mert ve Ela, bir plan yaptı. Ertesi gün, okul çantasına boya kalemleri, kartonlar ve yapıştırıcı alarak parka gittiler. Diğer çocuklarla birlikte, büyük pankartlar hazırladılar.<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">"CUMHURİYET BAHÇESİ BİZİM NEFESİMİZ!"</span><br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">"AĞAÇLARI KESME, GELECEĞİMİ KESME!"</span><br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">"DOST'U YALNIZ BIRAKMA!"</span><br />
Pankartları hazırladıktan sonra, parkta oynayan her çocuğa, mahalledeki herkese durumu anlattılar. İlk başta bazı büyükler, "Boşuna uğraşıyorsunuz," dese de, çocukların coşkusu ve kararlılığı onlara da bulaştı.<br />
Belediye başkanlığına, imza kampanyası başlattılar. Mahalleli, çocukların bu çabasını görünce onlara destek oldu. Kısa sürede yüzlerce imza toplandı.<br />
<br />
Belediye, inşaat için parka iş makineleri getirdiği gün, parkın kapısında beklenmedik bir kalabalık vardı. Ellerinde pankartlar olan çocuklar, onların arkasında ise mahalleli... Hepsi bir ağızdan, "Bahçemize dokunma!" diye slogan atıyordu.<br />
Belediye Başkanı olay yerine geldi. Durumu görünce şaşırdı. Mert, kalabalığın arasından çıkıp, titreyen ama kararlı bir sesle konuştu:<br />
"Lütfen," dedi. "Bu bahçe, biz çocukların oksijeni. Burada koşuyoruz, oynuyoruz, hayal kuruyoruz. Buradaki her ağacın, her çiçeğin bir adı var. Şu en yaşlı çınarın adı DOST. O, bizi her zaman dinler. Siz de onu dinler misiniz? Lütfen, bizim geleceğimizi betonla örtmeyin."<br />
Mert konuşurken, hafif bir rüzgar esip DOST'un yapraklarını hışırdattı. Sanki ağaç da onaylıyordu. Başkan, çocukların gözlerindeki umudu ve parkın huzur dolu havasını hissetti. Yanındaki mühendise döndü ve "Planı iptal ediyoruz. Buraya dokunulmayacak," dedi.<br />
Kalabalıktan büyük bir sevinç çığlığı yükseldi. Çocuklar birbirine sarıldı, sevinçten zıpladı. Mert ve Ela, DOST'un gövdesine sarıldılar. "Başardık," diye fısıldadı Mert. "Seni kurtardık."<br />
<br />
O günden sonra, Cumhuriyet Bahçesi daha da özel bir yer oldu. Çocuklar, DOST'un altında bir "Çocuk Meclisi" kurdular. Haftada bir toplanıp, parkı nasıl daha güzel hale getirebileceklerini konuşuyorlardı. Kimi yeni çiçekler ekiyor, kimi kuşlar için ağaçlara yemlik asıyordu.<br />
Mert artık gri şehirde sıkışıp kalmış hissetmiyordu. Çünkü onun, şehrin kalbinde, yemyeşil bir sığınağı, bir macera alanı ve en önemlisi, gerçek bir dostu vardı: DOST.<br />
Cumhuriyet Bahçesi, sadece bir park değil, küçük bir cumhuriyetin ta kendisiydi. Bu cumhuriyetin yöneticileri çocuklar, kanunları sevgi ve saygı, bayrağı ise rengarenk çiçekler ve gökyüzüne uzanan dallardı. Ve Mert biliyordu ki, bu bahçe, dostlukları ve umutlarıyla büyümeye, DOST'un dalları gibi gökyüzüne uzanmaya devam edecekti.<br />
<br />
Son  <br />
 <br />
Açelya]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kış, Her Ne Kadar Soğuk Hava Koşullarıyla Bilinse Deır]]></title>
			<link>https://www.forumteams.com/konu-kis-her-ne-kadar-soguk-hava-kosullariyla-bilinse-deir.html</link>
			<pubDate>Tue, 21 Oct 2025 14:54:51 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.forumteams.com/member.php?action=profile&uid=993">Açelya</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.forumteams.com/konu-kis-her-ne-kadar-soguk-hava-kosullariyla-bilinse-deir.html</guid>
			<description><![CDATA[Kış, her ne kadar soğuk hava koşullarıyla bilinse de, kendine has bir büyü ve huzur barındırır. Kar tanelerinin eşsiz desenlerinden, doğanın beyaz bir örtüye bürünmesine kadar her detay, kış aylarının estetik ve ruhani yanını ortaya koyar. Gelin, bu mevsimin bize sunduğu güzelliklere birlikte bakalım.<br />
<br />
Kış, genellikle doğanın sessizliğe büründüğü bir mevsimdir. Kar yağışının ardından etrafı kaplayan sessizlik, modern hayatın karmaşasından kaçmak için mükemmel bir fırsat sunar. Bu dinginlik, ruhumuzu dinlendirmek ve iç huzurumuzu bulmak için eşsiz bir ortam yaratır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kış aylarının en soğuk ve şiddetli geçtiği zaman</span>, zemheri olarak adlandırılır ve aralık sonu ile şubat başı arasındadır. Özellikle Anadolu'da bu dönem oldukça soğuk ve çetin geçer.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kış Sporları ve Eğlenceleri</span><br />
<br />
Soğuk havalar, kayak, snowboard, buz pateni gibi sporlarla enerjimizi atabileceğimiz harika etkinlikler sunar. Aynı zamanda çocuklar için kartopu oynamak, kardan adam yapmak gibi aktiviteler kışın neşesini artırır. Kış aylarında gezilecek yerler, ailelerin ve arkadaşların bir araya gelip güzel anılar biriktirmesini sağlar.<br />
<br />
Kış mevsimi, sadece doğal güzelliklerle değil, aynı zamanda insan ilişkileri açısından da önemlidir. Yeni yıl kutlamaları, kış festivalleri ve şehirlere kurulan ışıklandırmalar, toplumsal bağları güçlendirir. Kış, ayrıca şefkat ve yardımlaşma duygularını canlandırır; ihtiyacı olanlara yardım etmek için pek çok fırsat sunar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kışın habercisi sonbahar aylarının sonunda caddelerdeki yerini alan satıcı</span> da, kestanecidir. Sıcak ve yumuşacık kestane ile soğuk günlerde içimizi ısıtır ve mutlu oluruz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sizce Kış Mevsiminin En Güzel Yanı Nedir?</span><br />
<br />
Sizin için kış aylarını özel kılan detaylar neler? Kar manzarası mı, sıcak içecekler mi, yoksa sevdiklerinizle geçirdiğiniz samimi anlar mı? Yorumlarınızı ve kışla ilgili en sevdiğiniz anılarınızı paylaşarak bu güzellikleri birlikte kutlayalım!]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Kış, her ne kadar soğuk hava koşullarıyla bilinse de, kendine has bir büyü ve huzur barındırır. Kar tanelerinin eşsiz desenlerinden, doğanın beyaz bir örtüye bürünmesine kadar her detay, kış aylarının estetik ve ruhani yanını ortaya koyar. Gelin, bu mevsimin bize sunduğu güzelliklere birlikte bakalım.<br />
<br />
Kış, genellikle doğanın sessizliğe büründüğü bir mevsimdir. Kar yağışının ardından etrafı kaplayan sessizlik, modern hayatın karmaşasından kaçmak için mükemmel bir fırsat sunar. Bu dinginlik, ruhumuzu dinlendirmek ve iç huzurumuzu bulmak için eşsiz bir ortam yaratır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kış aylarının en soğuk ve şiddetli geçtiği zaman</span>, zemheri olarak adlandırılır ve aralık sonu ile şubat başı arasındadır. Özellikle Anadolu'da bu dönem oldukça soğuk ve çetin geçer.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kış Sporları ve Eğlenceleri</span><br />
<br />
Soğuk havalar, kayak, snowboard, buz pateni gibi sporlarla enerjimizi atabileceğimiz harika etkinlikler sunar. Aynı zamanda çocuklar için kartopu oynamak, kardan adam yapmak gibi aktiviteler kışın neşesini artırır. Kış aylarında gezilecek yerler, ailelerin ve arkadaşların bir araya gelip güzel anılar biriktirmesini sağlar.<br />
<br />
Kış mevsimi, sadece doğal güzelliklerle değil, aynı zamanda insan ilişkileri açısından da önemlidir. Yeni yıl kutlamaları, kış festivalleri ve şehirlere kurulan ışıklandırmalar, toplumsal bağları güçlendirir. Kış, ayrıca şefkat ve yardımlaşma duygularını canlandırır; ihtiyacı olanlara yardım etmek için pek çok fırsat sunar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kışın habercisi sonbahar aylarının sonunda caddelerdeki yerini alan satıcı</span> da, kestanecidir. Sıcak ve yumuşacık kestane ile soğuk günlerde içimizi ısıtır ve mutlu oluruz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sizce Kış Mevsiminin En Güzel Yanı Nedir?</span><br />
<br />
Sizin için kış aylarını özel kılan detaylar neler? Kar manzarası mı, sıcak içecekler mi, yoksa sevdiklerinizle geçirdiğiniz samimi anlar mı? Yorumlarınızı ve kışla ilgili en sevdiğiniz anılarınızı paylaşarak bu güzellikleri birlikte kutlayalım!]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ben Ve Gecelerim Hep Seveceğiz Seni]]></title>
			<link>https://www.forumteams.com/konu-ben-ve-gecelerim-hep-sevecegiz-seni.html</link>
			<pubDate>Wed, 08 Oct 2025 21:48:26 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.forumteams.com/member.php?action=profile&uid=993">Açelya</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.forumteams.com/konu-ben-ve-gecelerim-hep-sevecegiz-seni.html</guid>
			<description><![CDATA[Daha kaç geceler böyle sessiz, böyle sensiz yaşayacağım? Bilmiyor musun ki ey yar, beni ne çok mahvediyor uzaklığın, ne çok bölüyor kalbimi kalbin... <br />
<br />
Bir gece daha başlıyor... Önümde upuzun yaşayacağım bir gecem, bir karanlığım daha var. Saatlere, saniyelere gireceğin; damarımdaki kanıma kadar işleyeceğin bir gecem daha başlıyor... Bir gecem, bir sevdam daha başlıyor ama yazık ki gözyaşları ma giren olmayacaksın yinede.<br />
<br />
Beni artık acılarımla baş başa bıraktı ağlamalarım. Gözyaşlarım bile beni terketti.Sen geldiğinden, sen olduğundan beri tüm herşey beni terketti. Ben de tükettim onları zaten. Evet artık geceleri uyuyamıyorum. Karanlıklar başlar başlamaz başlıyor kalbimin aglamaları.Önceleri onları dinlemeye, onlara ses vermeye çalışıyordum. Farketmiyormuşum gibi davranıyordum. Sırf o<br />
karanlık geceyle yüz yüze gelmemek için.<br />
<br />
Biliyordum o yalnızlığı yaşamam gerekiyordu. Bir insan arıyordum yanımda, geceyi bana unutturacak.<br />
<br />
Onun iyi, güzel ve çirkin olması da önem taşımıyordu. Yeter ki olsun yanımda. Olsun ki gece üzerime üzerime gelmesin. Yanımda birini görüp vazgeçsin benden.Veya yanımda birileri olsun da unutayım istiyordum SENİ. Biliyordum ki geceyle yüz yüze kaldığım zaman Sevda dışında bir şey olmayacaktım. Sonra, sonra bu dönem de kayboldu. Yalnızlığı arayan, yalnızlığa özlem duyan oldum.O karanlık gecelerin ıssızlığına gömülmekten kaçamaz oldum. Çünkü onlar da seni buluyordum. Çünkü bana gündüzlerin veremediğini veriyordu geceler SENİ...<br />
<br />
Gündüzlerde yoktun, aydınlarda yanımda yürüyen değildin. Ama geceleri öyle miydi? Geceleri yüreğimde yürüyordun ve ben adımlarında yaşayandım. Artık uyuyamıyorum. Hem de hiç mi hiç Ne kadar çabalasam da olmuyor. Bir garip ağırlıkla kah seni bekleyerek kah gelmeyeceğinden emin olarak geçiriyordum saatleri.<br />
<br />
Seni yaşıyordum. Gecelerde yüz yüze kalıyorduk seninle.Gece vefalı, fedakar bir anne gibi kucağına alıyor beni sabaha kadar götürüyordu. Zaman akıyormuydu, geçiyor muydu bilen değilim. Hiçbir zaman da bilen olmadım. Bu yaralarla, bu kanıma işleyen aşk yangınlarıyla sabaha nasıl kül olmadan varabiliyordum? Bilmiyorum gerçekten. Yanmaktan ateş olduğum bu gecelerde beni tüketmeyen neydi?Sevgin mi? Beni evirip çevirip kora getiren söndürmeyen neydi?Bağrımdaki yangından neden yok olmuyordum? Beni sabaha vardıran geceler miydi yoksa?<br />
<br />
Geceler Benim gecelerim.... Senin gecelerin... Seni yaşadığım Geceler. Gönlümde bir derin yarasın sen! Bu gecelerde de çok şey istedim bir şeyler yapabilmeyi. Elime çoğu kez kalem kağıt alıp seni yazmayı istedim. Olmadı ama.Kalbim seninle öylesine doluydu ki her hareketim sönük kalıyordu. Ben çaresizliği kapılıp gidiyordum. Ne yaptığımı bilmiyordum. Saatlerce, saatlerce oturup seni düşünüyordum. Kalbimde bastırmaya çalıştığım duygularıma ilk olarak geceleri yaşama hakkı veriyordum. Herkesten gizlemeye çalıştığım o korları gecelere çıkartıyordum sanki. Gecelerden saklamıyordum hiçbirşeyi. Gecelerle paylaşıyordum, ve geceler sarıyordu beni. Beni alıp sensizliğin okyanusunda boğmuyordu. Beni sensizliğin zirvesinde, en uç noktasında aşkın sonsuzluğuna götürüyordu.<br />
<br />
Artık bu geceleri sevmeye başlıyorum. Bana seni getiren geceler...Benim gecelerim onlar...Benim senlerim benim yalnızlıklarım, benim aşklarım diyebildiğim gecelerim.Evet artık uyuyamayan, ağlayamayan gözlerime ağlamıyorum. Gecelerimi de feda ediyorum sana. Gündüzlerde söyleyemediklerimi gecelerde haykırıyorum. Ve uçsuz bucaksız seviyorum seviyorum SEVİYORUM.<br />
<br />
Artık uyuyamıyorum, evet. Uykular haram oldu bana senden sonra. Hem nasıl uyuyabilirim ki? Gözlerin var artık gecelerimde, senin gözlerin senin karanlık gözlerin.. Hiç görmediğim gözlerin.... Sanıyorum ki artık sana yalnız ben değil, geceler de vurgun! Beni böylesine koynuna alışı, karanlığında bunca aydınlatması neden? Evet sen öyle güzel, öyle güzelsin ki, geceler de seni sevdi.Öyle ki sana ihanet edip de seni yaşamıyormuşçasına uyumaya, gözlerimi yummaya çalıştığım zaman hemen giriveriyorlar içime ve seni getiriyorlar bana. Gözlerimi öyle bir açıyorlar ki bir dahasına kapayamıyorum bile...<br />
<br />
Ve ağlayabilmeyi diliyorum bazı geceler. Bunu gecelerden sonsuza diliyorum. Ağlasam, doyasıya hıçkırırcasına ağlasam belki seni bir parçacık olsa unutur ve kendi içime gömülür birazcık gözlerimi yumabilirim diye düşünüyorum. Sabahları uykuda yakalayan olmaktan çıkıp, sabahları uykuda bulunan olmak istiyorum. Bunun için istiyorum ağlayabilmeyi. Sana olan özlemimi, içimde bir dağ kadar ululaşmış hasretini belki bir parça dindirebilirim diye düşünüyorum. Belki seni birazcık gömebilirim de yüreğime, rahatlarım diye umuyorum olmuyor.<br />
<br />
Ağlamaya çalışıyorum, ağlamalarım bana isyanlar ediyor. Geceler bana bu isteğimi vermiyor. Ne zaman ağlasam yalnızca ve yalnızca bir iki gözyaşı olup kalıyorsun gözlerimlde. Gözlerimde donan birkaç damla yaş oluyorsun, o yaşları da sarıyor geceler. O yaşlarla birlikte alıyor yanına geceler beni... Geceler unutmamı istemiyor seni, geceler bana ihanet ediyor. Geceler senden yana sevdiğim, geceler seni yaşamamı istiyor. Sözümü dinlemiyor....<br />
<br />
Güneşi özlediğim oluyor arada bir. Yeter diyorum bunca yıldızla arkadaş olduğum. Seni unutup da yıldızları gördüğüm anlar olursa tabii. Beni böyle gördükleri zaman anlamıyor insanlar. Nasıl böyle saatlerce kalabildiğimi sorup duruyorlar. Böyle tüm dünya uyku içindeyken benim nasıl karanlığın içinde bakışlarımı dayattığımın sırrını anlamıyorlar. Ve onlar bilmiyorlar ki içim bir kordur...Tüm dünya, tüm tabiat susmalarda ve uykulardadır belki ama benim yüreğimde gizlenmektedir tüm dünya... Ben içime tüm insanları,,, tüm milyarları almışım. Farkında değiller. Herkesi ve herşeyleri sığdırmışım içime. Bir sen sığmıyorsun, bir seni sığdıramıyorum kalbime, bilmiyorlar...Ve senin uzaklığın, ve senin gece kadar olan uzaklığın... Bana öyle uzak öyle yabancısın ki sevdiğim, seni senden istemeye korkuyorum. Geceleri bu yüzden seviyorum. Seni sevmeme engel olmuyor, seni bana getiriyor... ve seni gecenin karanlığında buluşumdandır seni gündüzleri istemeyişim. Evet sevdiğim bana her şeyden ve herkesten uzaksın. Herkesin yaşamına giriyor, her şeyi paylaşıyorsun insanlarla... Ama bana gelmiyorsun. Ama ama sitem bile etmiyorum... Sana söyleyecek söz bulamıyorum. Söyleyecek bir şeyler arasam ve bulsam biliyorum geceler alır onu elimden, dilimden de. Sana söyleyeceklerimin hesabını yapsam sabahlar buna izin vermez. Ve ben seni yaşıyorum. Olsa olsa sana BU SEVGİYİ YAŞA diyebilirim.Gel birlikte yaşayalım demeye dilim varmaz. Geceler bunu bırakmaz yanına. Kaybettiğim değilsin. Ben seni hiç yitirmedim. Çünkü içimde taşıdığımdın hep. Benden bir parça oldun sen. Ben kendimi yitirmediğim sürece sen de kaybolmayacaksın.<br />
<br />
Evet, seni anlamakla, seni yaşamakla, seni sevmekle geçirdiğim bu gecelerde, sabahladığım bu gecelerde, benden çok uzaklarda bulunan sana uykularında bir rahatlık veriyorsa sevdam, ne mutlu bana. Gecelerim...Sarın yaralarımı geceler demiş bir şair.. Beni bu geceler mahvetti desem haksızlık mı ederim onlara. Beni sen mahvettim desem yalan olur bu. Ama beni bu geceler, geceleri de bana musallat eden sensin. Senin sevdanla başladı gecelere sevda yazmam. Sevda masalı okumam bundandı. Ben bu gecelerde tüm karanlıkları dağıtabilirim. Bana hüzünlerini, bana acılarını ver sevdiğim. Ver ki senin acılarını da ortak edeyim gecelerime. Ver ki gecelerle kavgalı olayım. Şimdi seni getirdikleri için onlara ses bile çıkarmıyorum. Sen yaşadığımsın, yaşatanımsın. Sevdamsın sen... Belki ben anlatamıyorum ama geceler bu sevdaya şahittir. Çünkü artık onlarda bu aşka ortak oldular. Belki benden bile çok seviyorlar seni. Ben seni hiç mi hiç gözlerimle bitirmek istemedim. Ve gecelerin içinde, gecelerle birlikte hep sevdim seni...VE HEP SEVECEĞİM...<br />
<br />
Ne kadar birlikte olamayacağımızı bilsem de Ben ve Gecelerim Hep seveceğiz seni...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Daha kaç geceler böyle sessiz, böyle sensiz yaşayacağım? Bilmiyor musun ki ey yar, beni ne çok mahvediyor uzaklığın, ne çok bölüyor kalbimi kalbin... <br />
<br />
Bir gece daha başlıyor... Önümde upuzun yaşayacağım bir gecem, bir karanlığım daha var. Saatlere, saniyelere gireceğin; damarımdaki kanıma kadar işleyeceğin bir gecem daha başlıyor... Bir gecem, bir sevdam daha başlıyor ama yazık ki gözyaşları ma giren olmayacaksın yinede.<br />
<br />
Beni artık acılarımla baş başa bıraktı ağlamalarım. Gözyaşlarım bile beni terketti.Sen geldiğinden, sen olduğundan beri tüm herşey beni terketti. Ben de tükettim onları zaten. Evet artık geceleri uyuyamıyorum. Karanlıklar başlar başlamaz başlıyor kalbimin aglamaları.Önceleri onları dinlemeye, onlara ses vermeye çalışıyordum. Farketmiyormuşum gibi davranıyordum. Sırf o<br />
karanlık geceyle yüz yüze gelmemek için.<br />
<br />
Biliyordum o yalnızlığı yaşamam gerekiyordu. Bir insan arıyordum yanımda, geceyi bana unutturacak.<br />
<br />
Onun iyi, güzel ve çirkin olması da önem taşımıyordu. Yeter ki olsun yanımda. Olsun ki gece üzerime üzerime gelmesin. Yanımda birini görüp vazgeçsin benden.Veya yanımda birileri olsun da unutayım istiyordum SENİ. Biliyordum ki geceyle yüz yüze kaldığım zaman Sevda dışında bir şey olmayacaktım. Sonra, sonra bu dönem de kayboldu. Yalnızlığı arayan, yalnızlığa özlem duyan oldum.O karanlık gecelerin ıssızlığına gömülmekten kaçamaz oldum. Çünkü onlar da seni buluyordum. Çünkü bana gündüzlerin veremediğini veriyordu geceler SENİ...<br />
<br />
Gündüzlerde yoktun, aydınlarda yanımda yürüyen değildin. Ama geceleri öyle miydi? Geceleri yüreğimde yürüyordun ve ben adımlarında yaşayandım. Artık uyuyamıyorum. Hem de hiç mi hiç Ne kadar çabalasam da olmuyor. Bir garip ağırlıkla kah seni bekleyerek kah gelmeyeceğinden emin olarak geçiriyordum saatleri.<br />
<br />
Seni yaşıyordum. Gecelerde yüz yüze kalıyorduk seninle.Gece vefalı, fedakar bir anne gibi kucağına alıyor beni sabaha kadar götürüyordu. Zaman akıyormuydu, geçiyor muydu bilen değilim. Hiçbir zaman da bilen olmadım. Bu yaralarla, bu kanıma işleyen aşk yangınlarıyla sabaha nasıl kül olmadan varabiliyordum? Bilmiyorum gerçekten. Yanmaktan ateş olduğum bu gecelerde beni tüketmeyen neydi?Sevgin mi? Beni evirip çevirip kora getiren söndürmeyen neydi?Bağrımdaki yangından neden yok olmuyordum? Beni sabaha vardıran geceler miydi yoksa?<br />
<br />
Geceler Benim gecelerim.... Senin gecelerin... Seni yaşadığım Geceler. Gönlümde bir derin yarasın sen! Bu gecelerde de çok şey istedim bir şeyler yapabilmeyi. Elime çoğu kez kalem kağıt alıp seni yazmayı istedim. Olmadı ama.Kalbim seninle öylesine doluydu ki her hareketim sönük kalıyordu. Ben çaresizliği kapılıp gidiyordum. Ne yaptığımı bilmiyordum. Saatlerce, saatlerce oturup seni düşünüyordum. Kalbimde bastırmaya çalıştığım duygularıma ilk olarak geceleri yaşama hakkı veriyordum. Herkesten gizlemeye çalıştığım o korları gecelere çıkartıyordum sanki. Gecelerden saklamıyordum hiçbirşeyi. Gecelerle paylaşıyordum, ve geceler sarıyordu beni. Beni alıp sensizliğin okyanusunda boğmuyordu. Beni sensizliğin zirvesinde, en uç noktasında aşkın sonsuzluğuna götürüyordu.<br />
<br />
Artık bu geceleri sevmeye başlıyorum. Bana seni getiren geceler...Benim gecelerim onlar...Benim senlerim benim yalnızlıklarım, benim aşklarım diyebildiğim gecelerim.Evet artık uyuyamayan, ağlayamayan gözlerime ağlamıyorum. Gecelerimi de feda ediyorum sana. Gündüzlerde söyleyemediklerimi gecelerde haykırıyorum. Ve uçsuz bucaksız seviyorum seviyorum SEVİYORUM.<br />
<br />
Artık uyuyamıyorum, evet. Uykular haram oldu bana senden sonra. Hem nasıl uyuyabilirim ki? Gözlerin var artık gecelerimde, senin gözlerin senin karanlık gözlerin.. Hiç görmediğim gözlerin.... Sanıyorum ki artık sana yalnız ben değil, geceler de vurgun! Beni böylesine koynuna alışı, karanlığında bunca aydınlatması neden? Evet sen öyle güzel, öyle güzelsin ki, geceler de seni sevdi.Öyle ki sana ihanet edip de seni yaşamıyormuşçasına uyumaya, gözlerimi yummaya çalıştığım zaman hemen giriveriyorlar içime ve seni getiriyorlar bana. Gözlerimi öyle bir açıyorlar ki bir dahasına kapayamıyorum bile...<br />
<br />
Ve ağlayabilmeyi diliyorum bazı geceler. Bunu gecelerden sonsuza diliyorum. Ağlasam, doyasıya hıçkırırcasına ağlasam belki seni bir parçacık olsa unutur ve kendi içime gömülür birazcık gözlerimi yumabilirim diye düşünüyorum. Sabahları uykuda yakalayan olmaktan çıkıp, sabahları uykuda bulunan olmak istiyorum. Bunun için istiyorum ağlayabilmeyi. Sana olan özlemimi, içimde bir dağ kadar ululaşmış hasretini belki bir parça dindirebilirim diye düşünüyorum. Belki seni birazcık gömebilirim de yüreğime, rahatlarım diye umuyorum olmuyor.<br />
<br />
Ağlamaya çalışıyorum, ağlamalarım bana isyanlar ediyor. Geceler bana bu isteğimi vermiyor. Ne zaman ağlasam yalnızca ve yalnızca bir iki gözyaşı olup kalıyorsun gözlerimlde. Gözlerimde donan birkaç damla yaş oluyorsun, o yaşları da sarıyor geceler. O yaşlarla birlikte alıyor yanına geceler beni... Geceler unutmamı istemiyor seni, geceler bana ihanet ediyor. Geceler senden yana sevdiğim, geceler seni yaşamamı istiyor. Sözümü dinlemiyor....<br />
<br />
Güneşi özlediğim oluyor arada bir. Yeter diyorum bunca yıldızla arkadaş olduğum. Seni unutup da yıldızları gördüğüm anlar olursa tabii. Beni böyle gördükleri zaman anlamıyor insanlar. Nasıl böyle saatlerce kalabildiğimi sorup duruyorlar. Böyle tüm dünya uyku içindeyken benim nasıl karanlığın içinde bakışlarımı dayattığımın sırrını anlamıyorlar. Ve onlar bilmiyorlar ki içim bir kordur...Tüm dünya, tüm tabiat susmalarda ve uykulardadır belki ama benim yüreğimde gizlenmektedir tüm dünya... Ben içime tüm insanları,,, tüm milyarları almışım. Farkında değiller. Herkesi ve herşeyleri sığdırmışım içime. Bir sen sığmıyorsun, bir seni sığdıramıyorum kalbime, bilmiyorlar...Ve senin uzaklığın, ve senin gece kadar olan uzaklığın... Bana öyle uzak öyle yabancısın ki sevdiğim, seni senden istemeye korkuyorum. Geceleri bu yüzden seviyorum. Seni sevmeme engel olmuyor, seni bana getiriyor... ve seni gecenin karanlığında buluşumdandır seni gündüzleri istemeyişim. Evet sevdiğim bana her şeyden ve herkesten uzaksın. Herkesin yaşamına giriyor, her şeyi paylaşıyorsun insanlarla... Ama bana gelmiyorsun. Ama ama sitem bile etmiyorum... Sana söyleyecek söz bulamıyorum. Söyleyecek bir şeyler arasam ve bulsam biliyorum geceler alır onu elimden, dilimden de. Sana söyleyeceklerimin hesabını yapsam sabahlar buna izin vermez. Ve ben seni yaşıyorum. Olsa olsa sana BU SEVGİYİ YAŞA diyebilirim.Gel birlikte yaşayalım demeye dilim varmaz. Geceler bunu bırakmaz yanına. Kaybettiğim değilsin. Ben seni hiç yitirmedim. Çünkü içimde taşıdığımdın hep. Benden bir parça oldun sen. Ben kendimi yitirmediğim sürece sen de kaybolmayacaksın.<br />
<br />
Evet, seni anlamakla, seni yaşamakla, seni sevmekle geçirdiğim bu gecelerde, sabahladığım bu gecelerde, benden çok uzaklarda bulunan sana uykularında bir rahatlık veriyorsa sevdam, ne mutlu bana. Gecelerim...Sarın yaralarımı geceler demiş bir şair.. Beni bu geceler mahvetti desem haksızlık mı ederim onlara. Beni sen mahvettim desem yalan olur bu. Ama beni bu geceler, geceleri de bana musallat eden sensin. Senin sevdanla başladı gecelere sevda yazmam. Sevda masalı okumam bundandı. Ben bu gecelerde tüm karanlıkları dağıtabilirim. Bana hüzünlerini, bana acılarını ver sevdiğim. Ver ki senin acılarını da ortak edeyim gecelerime. Ver ki gecelerle kavgalı olayım. Şimdi seni getirdikleri için onlara ses bile çıkarmıyorum. Sen yaşadığımsın, yaşatanımsın. Sevdamsın sen... Belki ben anlatamıyorum ama geceler bu sevdaya şahittir. Çünkü artık onlarda bu aşka ortak oldular. Belki benden bile çok seviyorlar seni. Ben seni hiç mi hiç gözlerimle bitirmek istemedim. Ve gecelerin içinde, gecelerle birlikte hep sevdim seni...VE HEP SEVECEĞİM...<br />
<br />
Ne kadar birlikte olamayacağımızı bilsem de Ben ve Gecelerim Hep seveceğiz seni...]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Bir Bitişin Hikayesi]]></title>
			<link>https://www.forumteams.com/konu-bir-bitisin-hikayesi.html</link>
			<pubDate>Wed, 08 Oct 2025 21:47:14 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.forumteams.com/member.php?action=profile&uid=993">Açelya</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.forumteams.com/konu-bir-bitisin-hikayesi.html</guid>
			<description><![CDATA[Tam tamına 17,5 yaşındaydım o gün.Bütün eyitin hayatımı adadığı ve sonunda başardığım üniversitemin bahçesinde onunla konuşup bir ilişkinin temellerini atmak üzereyken küçük bir çocuktum.Günü birlik ilişkilerde, geçici flörtlerden hoşlanmadığımı belirtecek kadarda büyük. Üniversite hayatinin başlangıcı bu muhteşem birlikteliğinde başlangıcı oldu. Günler büyük bir hızla geçiyor ve gecen gün aşkımızda ayni hızla büyüyordu.<br />
<br />
Önce toplumdan, sonra da okulumuzdan soyutladık kendimizi. Her anımızı baş başa geçirmekten, İstanbulcun keşfedilmemiş yerlerin gezmekten büyük keyif ali yorduk. Onun dinine çok bağlı olması, benim bugüne kadar bilmediğim görmediğim şeyleri yapıyor olması hoşuma gidiyor, ben de her gün yeni şeyler öğreniyordum.<br />
<br />
Bu aşk romanlarından fırlamış mutlu günler daha doğrusu seneler 4 yıl sürdü. Kesintisiz 4 yıl. Bu arada o benim aileme, bende onun ailesine girmiştik .Evleneceğimiz günler şayiliydi.<br />
<br />
5. yılımıza girdiğimiz ilk günlerinde her şey alt üst oldu hayatımda. Senelerdir görmediğim bir arkadaşımı ziyarete gittim ve aşık oldum. Hayatımızda başka insanlar olmasına rağmen bu garip duygusal çekim bizi yakaladı, ama hemen kendimizi toparlayarak uzaklaştık. İşte yine ben eski bendim. Her şeyi çözmüş ilişkime sağlam bir şekilde dönmüştüm .- Döneme mimiydim yoksa Bir kaç ay sonra İnternet ve chat ortamını keşfettim. Seneler sonra ilk kez farklı erkeklerle konuşmak gerçekten ilginçti gelmişti. İleri gidip teflonlaşmaya ve hatta bir kaç kez görüşmeye bile vardırmıştım işi. Ama hep kendimi haklı çıkaracak sebepler aradım. Kötü bir şey yapıyordum, onu anlatmıyordum. Yada bana öyle geliyordu.<br />
<br />
Başka bir adama aşık olmamla başlayan kavgaların, tartışmaların yerini şimdi chat kavgaları almaya başlamıştı. Bu seferde netten yüzünü bile görmediğim bir adama aşık olmam, olayın patlama noktası oldu. Çünkü artık sözlerin yerini tokatlar almıştı. Çıktığım tatiller, görüşmeme kararları, ilişkiyi kurtarma çabaları hiçbir işe yaramıyordu. Elimizde hiçbir şey kalma misti artık. Bizi bir arada tutan o güçlü bağ,aşk,sevgi,saygı,hoşgörü. Hepsi uçup gitmişti.şaşkındım. nasıl bu hala gelebilmişti her şey. Bitmeliydi. Bitecekti. Ve bitti. 5. yıldönümümüze 1 ay kala bitti büyük aşk masalı.<br />
<br />
Biliyorum. Ben suçlu görünüyorum. Ama hala kendimi haklı çıkarmak için çok fazla sebep bulamıyorum. Pişman mıyım. Hayır. 23 yaşındayım artık ve elimde kalan hala bitmemiş bir okul. İlişkim bitti ama okul hala duruyor. Aşk mı bir daha asla.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Tam tamına 17,5 yaşındaydım o gün.Bütün eyitin hayatımı adadığı ve sonunda başardığım üniversitemin bahçesinde onunla konuşup bir ilişkinin temellerini atmak üzereyken küçük bir çocuktum.Günü birlik ilişkilerde, geçici flörtlerden hoşlanmadığımı belirtecek kadarda büyük. Üniversite hayatinin başlangıcı bu muhteşem birlikteliğinde başlangıcı oldu. Günler büyük bir hızla geçiyor ve gecen gün aşkımızda ayni hızla büyüyordu.<br />
<br />
Önce toplumdan, sonra da okulumuzdan soyutladık kendimizi. Her anımızı baş başa geçirmekten, İstanbulcun keşfedilmemiş yerlerin gezmekten büyük keyif ali yorduk. Onun dinine çok bağlı olması, benim bugüne kadar bilmediğim görmediğim şeyleri yapıyor olması hoşuma gidiyor, ben de her gün yeni şeyler öğreniyordum.<br />
<br />
Bu aşk romanlarından fırlamış mutlu günler daha doğrusu seneler 4 yıl sürdü. Kesintisiz 4 yıl. Bu arada o benim aileme, bende onun ailesine girmiştik .Evleneceğimiz günler şayiliydi.<br />
<br />
5. yılımıza girdiğimiz ilk günlerinde her şey alt üst oldu hayatımda. Senelerdir görmediğim bir arkadaşımı ziyarete gittim ve aşık oldum. Hayatımızda başka insanlar olmasına rağmen bu garip duygusal çekim bizi yakaladı, ama hemen kendimizi toparlayarak uzaklaştık. İşte yine ben eski bendim. Her şeyi çözmüş ilişkime sağlam bir şekilde dönmüştüm .- Döneme mimiydim yoksa Bir kaç ay sonra İnternet ve chat ortamını keşfettim. Seneler sonra ilk kez farklı erkeklerle konuşmak gerçekten ilginçti gelmişti. İleri gidip teflonlaşmaya ve hatta bir kaç kez görüşmeye bile vardırmıştım işi. Ama hep kendimi haklı çıkaracak sebepler aradım. Kötü bir şey yapıyordum, onu anlatmıyordum. Yada bana öyle geliyordu.<br />
<br />
Başka bir adama aşık olmamla başlayan kavgaların, tartışmaların yerini şimdi chat kavgaları almaya başlamıştı. Bu seferde netten yüzünü bile görmediğim bir adama aşık olmam, olayın patlama noktası oldu. Çünkü artık sözlerin yerini tokatlar almıştı. Çıktığım tatiller, görüşmeme kararları, ilişkiyi kurtarma çabaları hiçbir işe yaramıyordu. Elimizde hiçbir şey kalma misti artık. Bizi bir arada tutan o güçlü bağ,aşk,sevgi,saygı,hoşgörü. Hepsi uçup gitmişti.şaşkındım. nasıl bu hala gelebilmişti her şey. Bitmeliydi. Bitecekti. Ve bitti. 5. yıldönümümüze 1 ay kala bitti büyük aşk masalı.<br />
<br />
Biliyorum. Ben suçlu görünüyorum. Ama hala kendimi haklı çıkarmak için çok fazla sebep bulamıyorum. Pişman mıyım. Hayır. 23 yaşındayım artık ve elimde kalan hala bitmemiş bir okul. İlişkim bitti ama okul hala duruyor. Aşk mı bir daha asla.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Dört Duvar Iki Gün Ve Sen...]]></title>
			<link>https://www.forumteams.com/konu-dort-duvar-iki-gun-ve-sen.html</link>
			<pubDate>Wed, 08 Oct 2025 21:45:57 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.forumteams.com/member.php?action=profile&uid=993">Açelya</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.forumteams.com/konu-dort-duvar-iki-gun-ve-sen.html</guid>
			<description><![CDATA[sabah seni yine rüyamda görmüş olmanın sevinciyle uyandım.rüyamın etkisiyle evin içinde dolaştım bir süre; ne yapacağını bilmeyen bir serçe misali. her zamanki gibi detayları hatırlamak için uğraştım saatlerce. ne olmuştu o asır gibi gelen ama bilimsel açıklamasında 5-6 saniye olduğu söylenen rüyada. bir bulmacanın bir yap bozun parçalarını birleştirircesine ayrıntıları inceledim. ortaya yine bin bir çeşit anlama gelecek şeyler çıkmıştı. korku, endişe, sevinç, mutluluk tam bir kozmopolitik yapı ama ayrıntılardan ziyade senin o rüyada olman yetiyordu bana. <br />
kendime ancak yüzüme çarpan soğuk su ile geldim. akabininde evde hayalet gibi dolaşıyordum. aynada kendimi seyrettim uzun uzun. ayna bir oyun mu oynuyordu bana yoksa aynadaki akis gerçekten ben miydim? bir hortlağa benzemiş çökmüş yüz benim miydi? <br />
İki gündür evden hiç çıkmadığımı hatırladım. stajım vardı, işlerim vardı ben ise evdeydim. İki gün kocaman iki günü düşünerek geçirdim özellikle seni ve bizi. dört duvar arasında , iki gün, dört duvar sen ve ben... <br />
yavaş yavaş hatırladım o iki günü. birkaç kere kapı çalmıştı ama açmamıştım oysa annemler elektrikçi, sucu, doğalgazcı bilumum fatura sayarın geleceğini onlara kapıyı açmam gerektiğini gittiklerinin son dakikasına kadar tekrarlamıştı. o kadar ısrar etmişlerdi ki “ sende gel herkes çok özlemiş seni görmek istiyor ” benim ise ağzımdan çıkan üç kelime. stajım var gelemem... ama şimdi evdeydim hem de iki gündür. sahi ev telefonunun neden hiç sesi soluğu çıkmamıştı , ya biran olsun hiç susmayan, her çalışında beni yerimden fırlatan cep telefonuna ne olmuştu? aslında belki yüzlerce kez çalmıştı ama beklediğim melodi bir türlü çalmıyordu. herkes aradı; senelerdir beni aramayan teyze çocukları bile aradı “niye gelmedin” diye bir sen aramadın... <br />
belki de ilk kez soğuk kenya gecelerini özlediğimi fark ettim. o ismi her anıldığında içimde bin bir nefret uyanan kenya’yı özlemiştim, o iki sene boyunca daha önce hiç yaşamadığım acıları, ihanetleri, nefreti bana yaşatan kenya’yı özlemiştim. o soğuk şehirler arası yolculuğu özlemiştim, ucunda annem babam kokanı değil ismini bile hep farklı telaffuz ettiğim konya’ya olanını. <br />
neydi bu kadar nefretin sebebi., bir şehirden neden nefret edilirdi ve neden sonradan nefret edilen bu şehre özlem doğardı: üniversiteye girmek iki seneyi almıştı. bin bir çeşit planlar yaparak en sonun da herkesin kaçtığı o kadim şehre ben gitmiştim kararlıydım kaçmayacaktım. o şehrin sokaklarında bir toz bulutuydu yaşamak. namus metre ile alınır fazilet kilo ile satılırdı. sabahları yalan girerdi pencerelerden güneşten önce. dev arenalara benzeyen sokakları kan ve zulum kokardı. gece olunca duvarlar utanırdı duvarlığından, eller ve ayaklar bütün gece öğrenci evlerinde yıkanmayı bekleyen kirli bulaşıklar gibi beklerdi sabahı. bir semtinde amonyak içki kokuları diğer bir semtinde parfüm kokuları karışırdı havaya. daha ilk aylardan başladı nefret ve ihanet. İlklerin değeri çoktur; ilk korku, ilk yürüyüş, ilk ağlayış, ilk isyan, ilk nefret, ilk öç alma isteği, ilk ihanet ve daha sayamadığım bir sürü ilki yaşattı o şehir bana. sadece kin , nefret değil sevgiyi de, tecrübeleri de, mutluluğu da yaşattı ama sanki zamanla yapılan her zamanki pazarlıkla almak istiyordu görünmez bir güç elimden her şeyi. <br />
İlk kenya da kapanmıştım eve. haftalarca bir hayalet misali dört duvar, dört gün, dört ay, dört asır ve ben. sonra alınan reformlar yeni kurallar yeni bir ben ve yeni bir yaşam. bunların hemen akabininde karşımdaki sen. her şeye baştan başlamak seninle. belki de benzer yazgılara sahip iki kişinin buluştuğu bir kavşakta buluştuk. kadere pek inanmam bilirsin ama belki de uzun zamandır yürekten demediğim bir söz “ belki de kader buluşturdu bizi”. <br />
üç ay; mayısı nisana bağlayan bir gecede beraberdik haziranı temmuza bağlayan bir gecede ayrı düşüyorduk. bu yeni kurduğum yaşamdaki ilklerden biriydi; ilk ayrılış. İşte o gün yüreğime bir sancı saplandı, ilklerin önemi. kafamda bin bir çeşit endişeyle yolladım seni kenya’nın o soğuk ve şehirler arası terminalinden senin sıcak şehrine. çok değil bir saat sonra bende yolcuydum ama daha o zaman bir acı belirdi içimde; sensiz geçen bir saat. senle başladığım yeni bir yaşam bu yaşamda seni en tepeye oturtmam ve bunu yürekten yapıp sana da göstermem. belki de sana kısa gelen üç aylık zaman sonunda bile bana acı çektiren sensiz bir saat. İlk mola yerinde senden gelen o sıcak ses; benden bir saat önce burada oluşun. <br />
şehre duyduğum özlem sendendi , nefret ise hala içimde gizli... <br />
yangının deliren avuçlarında mavi bir sıçrayıştı ayrılık, bağırmak ne ki sahibini arıyordu yürek. kurmalı bir saati andıran hayatın ilerleyen tik taklarında geliyordum kendime. beklediğim istediğim çok fazla şeyler miydi? yapılması imkansız mıydı? oysa senle yapılan saatlercelik sohbetlerde edilen cümleler hep ortaktı, istekler beklentiler hep aynıydı, korkular benzerdi. peki ama neden pratiği farklıydı. sevgi fedakarlıktı, ilgiydi ve bunları yaşama uygulamaktı. başka bir şimdi yoktu. saatler 12:48’i takvimde 3 ağustosu gösteriyordu. <br />
zaman ne çabuk akıyordu randevusuna geç kalmış misali. ne kadar dolu yaşamıştık beraber geçen günleri ve senin hit sözcüğün “anlatsam sana anlatamadıklarımı dökebilsem içimi ” peki ne zaman anlatacaktın, beklenen neydi. neden kendi kendimizle yaptığımız savaşı hep başkaları kazanıyordu? neden..? bunların hepsini şu iki güne sığdırmak zordu beraber geçen zamanın ayrıntılarını iki güne sığdırmak zordu.... <br />
ayrılık saatiyle içimdeki fırtınanın büyümesi çok kısa bir zaman almıştı bu iki günde hep yaptığım dindirmeye çalışmak oldu bu hırçın fırtınayı... <br />
bütün bunları düşünürken kendimi dışarıda buldum hayret iki günün sonunda dışarıdaydım. artık bedenimin kontrolünü kaybetmiş olmalıydım, kim dayana bilirdi ki bu iki günlük ev hapsine. bazen iç güdülerimin bedenimi yönetmeye başladığını hissetim. keşke hep iç güdülerimi dinleye bilsem, mantığı bir kenara bırakıp keşke hep duygularımın peşinden gidebilsem , o keskin bıçağın üzerinde koşabilsem özgürce, o sırat köprüsüne benzer uçurum kenarında oynaya bilsem delice, bağırabilsem seni bir çocuk neşesiyle. peki ama nerdesin?... <br />
İyi geliyor açık hava. canlandığını hissediyorum hücrelerimin. güneş şimdilerde ısıtmıyor eskisi kadar. heykeldeyim bursa’nın merkezinde. İnsanlar bir telaştır gidiyor, herkes kaptırmış kendini bir şeylere. vitrinlerin yalancı çekiciliğine bırakıyorum kendimi. birden sen düşüyorsun aklıma yarın 4 ağustos yani doğum günün, burada olsaydın vitrindeki şu güzel saati alırdım sana. nerdeyse doğum gününü unutacak kadar seni düşünmüştüm iki gün boyunca. ne garip değil mi? <br />
hava kararmaya başlıyor yavaş yavaş. eve dönme vakti yaklaştı gecenin karanlığından kaçma vakti geliyor sensiz geçen her saniye ile birlikte. <br />
eve gitmeden önce bir kitap evine giriyorum çok değil kısa bir süre sonra elimde bir kitapla dışarıda buluyorum kendimi. benim için zaten hep anlamadığım bir ayin olmuştur kitap almak. bu geceyi de kitap okuyarak devireceğim, tıpkı bir önceki gibi daha önceki gece gibi. kendimi kötü hissettiğim her zaman olduğu gibi evime gidip kitaplarıma sığınacağım. <br />
eve doğru yürüyorum ağır adımlarla, insan selinin içinde. birden yanımda olman duygusu çöküyor içime. son zamanlarda bu o kadar çok oluyor ki. kafamda sen ile eve yollanıyorum. ben bunlarla uğraşırken galiba o benden habersiz , bak aramadı hiç, sormadı. peki yürekte hissediyor ama neden uygulamıyor? düşündükçe sinirlenerek kendime eve varıyorum. ev tam takır ıpıssız. duvarlar sanki üstüme üstüme geliyor. kendime gelmek için bir kahve yapıyorum. tam kahvemi almış yeni aldığım kitabımı okumaya başlamışken kapı çalınıyor. önce açmayı düşünmüyorum tıpkı diğer sefer çalınanlar gibi ama kapının arkasındaki, her kimse karar vermiş içeri girmeye. öyle ısrarlı çalıyor ki dayanamıyorum kalkıp yerimden istemeye istemeye kapıya yöneliyorum. arkadaşlar merak etmişler kaç gündür haber almayınca . onlarda artık biliyor bu sahneyi elimde kahvem kitap dört duvar ve ben. bilmedikleri ise kafamdaki düşünce sen. <br />
hazırlan hadi çıkıyoruz diyorlar. kabul ediyorum çaresizce itiraz edecek hali bulamıyorum kendimde. tamam diyorum ama önce yapmam gereken bir şey var <br />
telefona sarılıyorum seni arıyorum ve uzaktan soğuk bir ses geliyor <br />
efendim....]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[sabah seni yine rüyamda görmüş olmanın sevinciyle uyandım.rüyamın etkisiyle evin içinde dolaştım bir süre; ne yapacağını bilmeyen bir serçe misali. her zamanki gibi detayları hatırlamak için uğraştım saatlerce. ne olmuştu o asır gibi gelen ama bilimsel açıklamasında 5-6 saniye olduğu söylenen rüyada. bir bulmacanın bir yap bozun parçalarını birleştirircesine ayrıntıları inceledim. ortaya yine bin bir çeşit anlama gelecek şeyler çıkmıştı. korku, endişe, sevinç, mutluluk tam bir kozmopolitik yapı ama ayrıntılardan ziyade senin o rüyada olman yetiyordu bana. <br />
kendime ancak yüzüme çarpan soğuk su ile geldim. akabininde evde hayalet gibi dolaşıyordum. aynada kendimi seyrettim uzun uzun. ayna bir oyun mu oynuyordu bana yoksa aynadaki akis gerçekten ben miydim? bir hortlağa benzemiş çökmüş yüz benim miydi? <br />
İki gündür evden hiç çıkmadığımı hatırladım. stajım vardı, işlerim vardı ben ise evdeydim. İki gün kocaman iki günü düşünerek geçirdim özellikle seni ve bizi. dört duvar arasında , iki gün, dört duvar sen ve ben... <br />
yavaş yavaş hatırladım o iki günü. birkaç kere kapı çalmıştı ama açmamıştım oysa annemler elektrikçi, sucu, doğalgazcı bilumum fatura sayarın geleceğini onlara kapıyı açmam gerektiğini gittiklerinin son dakikasına kadar tekrarlamıştı. o kadar ısrar etmişlerdi ki “ sende gel herkes çok özlemiş seni görmek istiyor ” benim ise ağzımdan çıkan üç kelime. stajım var gelemem... ama şimdi evdeydim hem de iki gündür. sahi ev telefonunun neden hiç sesi soluğu çıkmamıştı , ya biran olsun hiç susmayan, her çalışında beni yerimden fırlatan cep telefonuna ne olmuştu? aslında belki yüzlerce kez çalmıştı ama beklediğim melodi bir türlü çalmıyordu. herkes aradı; senelerdir beni aramayan teyze çocukları bile aradı “niye gelmedin” diye bir sen aramadın... <br />
belki de ilk kez soğuk kenya gecelerini özlediğimi fark ettim. o ismi her anıldığında içimde bin bir nefret uyanan kenya’yı özlemiştim, o iki sene boyunca daha önce hiç yaşamadığım acıları, ihanetleri, nefreti bana yaşatan kenya’yı özlemiştim. o soğuk şehirler arası yolculuğu özlemiştim, ucunda annem babam kokanı değil ismini bile hep farklı telaffuz ettiğim konya’ya olanını. <br />
neydi bu kadar nefretin sebebi., bir şehirden neden nefret edilirdi ve neden sonradan nefret edilen bu şehre özlem doğardı: üniversiteye girmek iki seneyi almıştı. bin bir çeşit planlar yaparak en sonun da herkesin kaçtığı o kadim şehre ben gitmiştim kararlıydım kaçmayacaktım. o şehrin sokaklarında bir toz bulutuydu yaşamak. namus metre ile alınır fazilet kilo ile satılırdı. sabahları yalan girerdi pencerelerden güneşten önce. dev arenalara benzeyen sokakları kan ve zulum kokardı. gece olunca duvarlar utanırdı duvarlığından, eller ve ayaklar bütün gece öğrenci evlerinde yıkanmayı bekleyen kirli bulaşıklar gibi beklerdi sabahı. bir semtinde amonyak içki kokuları diğer bir semtinde parfüm kokuları karışırdı havaya. daha ilk aylardan başladı nefret ve ihanet. İlklerin değeri çoktur; ilk korku, ilk yürüyüş, ilk ağlayış, ilk isyan, ilk nefret, ilk öç alma isteği, ilk ihanet ve daha sayamadığım bir sürü ilki yaşattı o şehir bana. sadece kin , nefret değil sevgiyi de, tecrübeleri de, mutluluğu da yaşattı ama sanki zamanla yapılan her zamanki pazarlıkla almak istiyordu görünmez bir güç elimden her şeyi. <br />
İlk kenya da kapanmıştım eve. haftalarca bir hayalet misali dört duvar, dört gün, dört ay, dört asır ve ben. sonra alınan reformlar yeni kurallar yeni bir ben ve yeni bir yaşam. bunların hemen akabininde karşımdaki sen. her şeye baştan başlamak seninle. belki de benzer yazgılara sahip iki kişinin buluştuğu bir kavşakta buluştuk. kadere pek inanmam bilirsin ama belki de uzun zamandır yürekten demediğim bir söz “ belki de kader buluşturdu bizi”. <br />
üç ay; mayısı nisana bağlayan bir gecede beraberdik haziranı temmuza bağlayan bir gecede ayrı düşüyorduk. bu yeni kurduğum yaşamdaki ilklerden biriydi; ilk ayrılış. İşte o gün yüreğime bir sancı saplandı, ilklerin önemi. kafamda bin bir çeşit endişeyle yolladım seni kenya’nın o soğuk ve şehirler arası terminalinden senin sıcak şehrine. çok değil bir saat sonra bende yolcuydum ama daha o zaman bir acı belirdi içimde; sensiz geçen bir saat. senle başladığım yeni bir yaşam bu yaşamda seni en tepeye oturtmam ve bunu yürekten yapıp sana da göstermem. belki de sana kısa gelen üç aylık zaman sonunda bile bana acı çektiren sensiz bir saat. İlk mola yerinde senden gelen o sıcak ses; benden bir saat önce burada oluşun. <br />
şehre duyduğum özlem sendendi , nefret ise hala içimde gizli... <br />
yangının deliren avuçlarında mavi bir sıçrayıştı ayrılık, bağırmak ne ki sahibini arıyordu yürek. kurmalı bir saati andıran hayatın ilerleyen tik taklarında geliyordum kendime. beklediğim istediğim çok fazla şeyler miydi? yapılması imkansız mıydı? oysa senle yapılan saatlercelik sohbetlerde edilen cümleler hep ortaktı, istekler beklentiler hep aynıydı, korkular benzerdi. peki ama neden pratiği farklıydı. sevgi fedakarlıktı, ilgiydi ve bunları yaşama uygulamaktı. başka bir şimdi yoktu. saatler 12:48’i takvimde 3 ağustosu gösteriyordu. <br />
zaman ne çabuk akıyordu randevusuna geç kalmış misali. ne kadar dolu yaşamıştık beraber geçen günleri ve senin hit sözcüğün “anlatsam sana anlatamadıklarımı dökebilsem içimi ” peki ne zaman anlatacaktın, beklenen neydi. neden kendi kendimizle yaptığımız savaşı hep başkaları kazanıyordu? neden..? bunların hepsini şu iki güne sığdırmak zordu beraber geçen zamanın ayrıntılarını iki güne sığdırmak zordu.... <br />
ayrılık saatiyle içimdeki fırtınanın büyümesi çok kısa bir zaman almıştı bu iki günde hep yaptığım dindirmeye çalışmak oldu bu hırçın fırtınayı... <br />
bütün bunları düşünürken kendimi dışarıda buldum hayret iki günün sonunda dışarıdaydım. artık bedenimin kontrolünü kaybetmiş olmalıydım, kim dayana bilirdi ki bu iki günlük ev hapsine. bazen iç güdülerimin bedenimi yönetmeye başladığını hissetim. keşke hep iç güdülerimi dinleye bilsem, mantığı bir kenara bırakıp keşke hep duygularımın peşinden gidebilsem , o keskin bıçağın üzerinde koşabilsem özgürce, o sırat köprüsüne benzer uçurum kenarında oynaya bilsem delice, bağırabilsem seni bir çocuk neşesiyle. peki ama nerdesin?... <br />
İyi geliyor açık hava. canlandığını hissediyorum hücrelerimin. güneş şimdilerde ısıtmıyor eskisi kadar. heykeldeyim bursa’nın merkezinde. İnsanlar bir telaştır gidiyor, herkes kaptırmış kendini bir şeylere. vitrinlerin yalancı çekiciliğine bırakıyorum kendimi. birden sen düşüyorsun aklıma yarın 4 ağustos yani doğum günün, burada olsaydın vitrindeki şu güzel saati alırdım sana. nerdeyse doğum gününü unutacak kadar seni düşünmüştüm iki gün boyunca. ne garip değil mi? <br />
hava kararmaya başlıyor yavaş yavaş. eve dönme vakti yaklaştı gecenin karanlığından kaçma vakti geliyor sensiz geçen her saniye ile birlikte. <br />
eve gitmeden önce bir kitap evine giriyorum çok değil kısa bir süre sonra elimde bir kitapla dışarıda buluyorum kendimi. benim için zaten hep anlamadığım bir ayin olmuştur kitap almak. bu geceyi de kitap okuyarak devireceğim, tıpkı bir önceki gibi daha önceki gece gibi. kendimi kötü hissettiğim her zaman olduğu gibi evime gidip kitaplarıma sığınacağım. <br />
eve doğru yürüyorum ağır adımlarla, insan selinin içinde. birden yanımda olman duygusu çöküyor içime. son zamanlarda bu o kadar çok oluyor ki. kafamda sen ile eve yollanıyorum. ben bunlarla uğraşırken galiba o benden habersiz , bak aramadı hiç, sormadı. peki yürekte hissediyor ama neden uygulamıyor? düşündükçe sinirlenerek kendime eve varıyorum. ev tam takır ıpıssız. duvarlar sanki üstüme üstüme geliyor. kendime gelmek için bir kahve yapıyorum. tam kahvemi almış yeni aldığım kitabımı okumaya başlamışken kapı çalınıyor. önce açmayı düşünmüyorum tıpkı diğer sefer çalınanlar gibi ama kapının arkasındaki, her kimse karar vermiş içeri girmeye. öyle ısrarlı çalıyor ki dayanamıyorum kalkıp yerimden istemeye istemeye kapıya yöneliyorum. arkadaşlar merak etmişler kaç gündür haber almayınca . onlarda artık biliyor bu sahneyi elimde kahvem kitap dört duvar ve ben. bilmedikleri ise kafamdaki düşünce sen. <br />
hazırlan hadi çıkıyoruz diyorlar. kabul ediyorum çaresizce itiraz edecek hali bulamıyorum kendimde. tamam diyorum ama önce yapmam gereken bir şey var <br />
telefona sarılıyorum seni arıyorum ve uzaktan soğuk bir ses geliyor <br />
efendim....]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Yufka Yürekli Örümcek]]></title>
			<link>https://www.forumteams.com/konu-yufka-yurekli-orumcek.html</link>
			<pubDate>Wed, 08 Oct 2025 10:44:00 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.forumteams.com/member.php?action=profile&uid=276">Hüseyin120</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.forumteams.com/konu-yufka-yurekli-orumcek.html</guid>
			<description><![CDATA[YUFKA YÜREKLİ ÖRÜMCEK<br />
Terkedilmiş, boş bir evin çatı katındaki tek odada bir örümcek ailesi yaşıyordu. Bu örümcek ailesi, anne örümcek ile üç yavrusundan ibaretti. Anne örümcek ağını camı tamamen kırık pencerenin arkasında bulunan iki dolabın arasına germişti. Gündüzleri güneş ışınları sayesinde dolapların arasındaki gerili ağ dışarıdan belli olmazdı. Pencereden hızla uçarak giren sinekler, kelebekler, arılar…daha ne olduğunu anlayamadan bu örümcek ağına yapışır kalırlardı. Bir anki şaşkınlıktan sonra çırpınmaya, feryat etmeye başlayan kanatlı küçük yaratıklar haliyle ağın şiddetli şekilde titreşimine sebep olurlardı. Dolaplardan birinin açık kalmış çekmecesinin içinde yavrularıyla birlikte oturmakta olan anne örümcek, titreşimleri hemen fark ederdi. Hiç vakit kaybetmeden çekmeceden çıkar, avını görürdü:<br />
<br />
“ Hım… Bir sinek. Biraz irice de. Yavrularıma biraz sonra güzel bir ziyafet çekebileceğim “ diye söylenir ve avını yakalamak için harekete geçerdi. Kendisinden belki on - on beş defa büyük olan anne örümceğin üzerine doğru gelmekte olduğunu gören sinek, yakalandığı bu korkunç tuzaktan kurtulmak için var gücüyle çabalamasına karşın başarılı olamazdı. Örümcek ağının bileşiminde çok kuvvetli yapıştırıcı özellik bulunurdu ve sinek gücünün sınırlarını sonuna kadar zorlasa bile bu onun kurtulmasına yeterli olamazdı. Anne örümcek sineğin kendisine zararı dokunmayacağını bildiği için, ağzından çıkardığı ifrazat sayesinde sineğin kanatlarını, ayaklarını bağlayıp, sarıp sarmaladıktan sonra uzun iki ön dişi ile avını ısırıp zehirleyip öldürürdü. Daha sonra cansız sineği sırtlayıp yavrularının yanına götüren anne örümcek bununla hem kendi beslenir, hem de yavrularını beslerdi. Böylece aradan haftalar geçti. Geçen zamanla birlikte yemek sorunu daha fazla hissedilir oldu. Artık yakalanan avlar yetmemeye başlamıştı. Yavru örümcekler doymadan sofradan kalkıyorlardı. Anne örümcek, bu soruna bir çözüm yolu bulmak için, ne kadar kafa yorduysa da işin içinden çıkamadı.<br />
<br />
Bir gece yarısı yavrular uyumuşlar, anne örümcek de uyumak üzereydi ki, çekmecenin içine kadar uzanan ağ sallanmaya başladı. Anne örümcek birden irkildi. Bu münasebetsiz de kimdi böyle? Gecenin bir vakti, şu zifiri karanlıkta başka işi yok muydu da gezmeye çıkmıştı. Gel bir de ağa takıl sonra uğraş kurtulmak için. Bilirler kurtulmanın olanaksız olduğunu yine de çırpınmadan duramazlardı. Can korkusu harekete geçiriyordu bunları. “ Ne zamandır geceleri av yakalanmıyordu ağıma, diye düşündü anne örümcek. Gidip göreyim bakalım, kimmiş bu uykusuz geceler geçiren kanatlı küçük yaratık. “ Anne örümcek bir koşuda dolabın üstüne çıktı, aşağıya baktı. Ağın ortasında bir küçük ışık ileri – geri, sağa – sola sallanıyor, fakat oradan ayrılamıyordu. Anne örümcek bunun bir canlı olduğunu düşündü. Evet, bu bir ateşböceği olmalıydı. Geceleri ateş gibi yanan, ışıyan, kanatlı ve adına ateşböceği denen bir böceğin varlığına dair söylentiler işitmişti işitmesine de şimdiye kadar hiç görmemişti. Örümceklere zararı dokunmaz diye anlatmışlardı ya yine de ne olur, ne olmazdı. Hayatta fazla meraklı olmak bazen üzücü ve hesapta olmayan sonuçlar doğurabilirdi. Adı üstünde ateşböceği yani ateş saçan böcek. Yanına giderse belki üstüne ateş atardı bu böcek, yakardı belki. En iyisi gidip uyumaktı. Sabah olunca gider yakından bakardı nasıl olsa kimin nesidir, kimin fesidir diye. Anne örümcek dolabın çekmecesine girdi. Dışarıdaki ağ ile çekmecenin içindeki ağın irtibatını sağlayan ince bağları birbirinden ayırdı. Ateşböceğinin çırpınmaları kendisini ve yavrularını rahatsız etmeyecekti.<br />
<br />
Sabah olunca anne örümcek uyandı, ortalık aydınlanmıştı. Yavruları hala uyuyordu. Ateşböceği aklına geldi. Çekmeceden dışarı süzülüp, dolabın üstüne çıktı. Aşağı baktığında gördüğü manzara karşısında gözlerine inanamadı. Ağın ortasında bir böcek, onun etrafında iki sinek, bir sivrisinek ve bir de arı. Ortadaki böcek ateşböceği olmalıydı. Sessizce duruyordu, ışık falan da saçmıyordu. İşte, bu çok iyiydi. Ondan bir zarar gelmezdi. İki sinekle bir sivrisineği yavrularına yakalattırmalıydı. Onlar da bu işin inceliklerini öğrenmeliydi. Ağın alt tarafında bir arı…ama ne arı…kocaman bir şey, üstelik iğnesi var. Durumun kötü tarafı tek kanadı ağa yapışmıştı, öteki kanadı serbestti, ayakları serbestti. Kanadını hızla çırptıkça, kurtulmak için çabaladıkça ağın zangır zangır sallanmasına neden oluyordu. Onu yakalamanın çok zor olacağını düşündü, anne örümcek. O olmasaydı olurdu ama böyle semiz bir avı kaçırmak istemezdi. Anne örümcek gidip yavrularını uyandırdı. Gördüklerini anlatıp bir plan dâhilinde yapacaklarını açıkladı. Yavrularından ikisi istekli olurken, birisi, “ Anne, bu sabah başım çok ağrıyor, ben gelmesem olmaz mı? “ dedi. Anne örümcek buna itiraz etmedi.<br />
<br />
Anne örümcek ile iki yavrusu ağın üzerinde görünür görünmez ağa yapışıp kalmış, kurtulmak için çabalayan kanatlı küçük yaratıklar gayretlerini üç-dört katına çıkardılar. Önce anne örümcek ağ ipleriyle ateşböceğini sıkıca bağladıktan sonra götürüp çekmecenin bir köşesine bıraktı. Tekrar ağın üstüne geldi. Yavrularına, “ Sağdaki sinek senin, soldaki de senin. Haydi bakalım, marş marş ! “ diye emir verdi. İki yavru, annelerinin verdiği komutla birlikte avlarının üstüne atıldılar. Kısa süren bir boğuşmadan sonra, onları ağ ipleriyle sıkıca bağladılar. Uzun iki ön dişleri ile ısırıp zehirleyip öldürdükten sonra avlarını çekmeceye bıraktılar ve geri döndüler. Anne örümcek avcılık görevlerini kusursuz bir şekilde yerine getiren yavrularını kutladı. Hemen sonra anne örümcek sivrisineğin üstüne yürüdü. Anne örümceğin kendisine doğru hızla yaklaşmakta olduğunu gören sivrisinek, karşı koymaya çalıştıysa da başarılı olamadı. Bir dakika sonra onun cansız vücudu anne örümcek tarafından çekmeceye getirilip bırakıldı.<br />
<br />
Anne örümcek tekrar ağın üzerine döndü. Şimdi bütün iş arıyı yakalamaya kalmıştı. Kesinlikle onun yanına fazla sokulmamalı ve iğnesinden mümkün olduğunca uzak durmalıydı. Yavrularına bir kenarda beklemelerini ve bu mücadeleye karışmamalarını söyledi. Ağır ve temkinli adımlarla arıya doğru yaklaşmaya başladı. Arı ise, örümcekleri ağın üzerinde gördüğü andan itibaren kurtulma çabalarını yavaşlatmış, kuvvetini toplamaya çalışmıştı. Postunu pahalıya satmaya kararlıydı. Tek kanadını devamlı çırpması, ayaklarının ağa yapışmasını önlüyordu. Anne örümcek aradaki mesafeyi yeterli bulunca ağzıyla arının üstüne ağ ipi fırlatmaya başladı. Arı, çevikliği sayesinde bunları kolaylıkla savuşturmayı başarıyordu. Fakat bu böyle devam edemezdi. Ağ ipleri örümcek ağı ile kendi gövdesi arasındaki boşluğu süratle dolduruyordu. Bulunduğu yerdeki taban seviyesi giderek yükseliyordu. Arı, ağ iplerini kolaylıkla savuşturmasının sebebini anladı. Hedef kendisi değildi ve örümcek bunu çok akıllıca düşünülmüş bir plan dâhilinde gerçekleştiriyordu. Baskın her zaman basanın değildi. Arı artık kurtulmanın imkânsızlaştığını düşündü. Şimdiye kadar kim bilir kaç günahsızın canını almış olan bu katil ölmeliydi.<br />
<br />
Örümceğin son olarak fırlattığı ağ ipini ayaklarıyla yakaladı ve tüm kuvvetiyle geriye doğru çekti. Gerili durumdaki ağ ipinin diğer ucu ağzından çıkmakta olan anne örümcek ayaklarının yerden kesildiğini hissetti ve arıya çarparak sırtüstü ağın üstüne düştü. Arı aynı anda anne örümceğin üstüne atıldı ve aralarında müthiş bir ölüm-kalım mücadelesi başladı. Bu sırada arının ağa yapışmış olan kanadı koptu. Serbest kalan arı bütün kuvvetiyle anne örümceğin üzerine abanmaya ve sağlam olan kanadıyla anne örümceğin kafasını geriye doğru bastırmaya başladı. Böylelikle anne örümceğin zehirli dişlerinden korunmuş oluyordu. Arı sipsivri iğnesini çıkartarak gücü gitgide tükenmekte olan anne örümceğe doğru yaklaştırmaya başladı. Anne örümcek, çaresiz, arının iğnesini batırmasını beklerken, ölümün soğuk nefesini hissetti. Bu zor durumdan kurtulmasının olanak dışı olduğunu biliyordu. Kaderine boyun eğdi ve gözlerini kapattı.<br />
<br />
Anne örümcek birdenbire rahatladığını fark etti. Sanki üstünden büyük bir yük kalkmıştı. Ayaklarını kıpırdattı. Ayaklarını rahatça hareket ettirebilmesi, onu çok şaşırttı. Hayret, arı artık üstünde değildi, ya o zaman neredeydi? Gözlerini açtı. Kulakları uğulduyordu. Sırtüstü yattığı yerden doğrulurken, sol tarafında gördükleri karşısında hayretler içinde kalarak bir an için aklını kaçırdığını sandı. Olamazdı, hayır olamazdı. Arı, yavrularına saldırıyordu.”Dur arı, bırak yavrularımı, onlar daha küçücükler. Olmaz, bırak, elleme onları “ diye bağırmak istedi, fakat sesi çıkmıyordu. Arının üstüne atılmak istedi. Boşuna, her şey boşunaydı. Daha ilk adımını atarken, yüzükoyun yere yığılıverdi.<br />
<br />
Şimdi anne örümcek yattığı yerden iki yavrusuyla arının yaptıkları müthiş mücadeleyi seyretmeye başladı. Aradan biraz zaman geçince yavrularının hiç de tehlikede olmadıklarını aksine arıyı yenebileceklerini anlayınca rahatladı. İnanamıyordu, şu ikisi onun küçücük yavruları To ile Tu muydular? Şu gördüklerini başkası anlatsaydı mümkünü yok inanmazdı, beni kandırıyorsun derdi, anlatanı yalancılıkla suçlardı. To ile Tu büyümüşler, kocaman birer örümcek olmuşlar da haberim yokmuş, dedi kendi kendine. To ile Tu’nun yüzleri nasıl korkunç bir hal almıştı, gaddarca saldırıyorlardı arının üstüne. İmkanı yok arı bunların elinden kurtulamazdı, bu vahşilerin elinden. Anne örümcek arının parça parça edilişini seyrederken, içinin ürperdiğini hissetti. Acımıştı arıya. Sanki biraz önce arının canına kastetmek isteyen kendisi değilmiş gibi. Anne örümcek gözlerini kapadı, artık bakmak istemiyordu. Hiçbir şey düşünmek istemiyordu. Dipsiz bir kuyuya yuvarlanıyor gibi oluyordu. Az sonra kendinden geçti, bayılmıştı.<br />
<br />
Anne örümcek saatler sonra kendine geldi. Yavruları başında bekliyordu. Sağını, solunu yokladı. Kırık-çıkık yoktu. Sadece karnı ağrıyordu. Acıktığını anladı. Karnını doyurduktan sonra kuvveti yerine gelmeye başladı. Birden ateşböceği aklına geldi. Etrafına bakındı, onu göremedi. Yavrularına ateşböceğinin nerede olduğunu sordu.<br />
<br />
To: “ Aman anne, bırak şu gevezeyi. Saatlerce başımızın etini yedi. Çenesi hiç durmadı. Bazen yalvarıyor, ben bir garibanım, yoktur kimseye zararım, bırakın evime gideyim, diye; bazen de bağırıp çağırıyor, çabuk çözün beni, alırım hepinizi ayağımın altına, dağıtırım burayı, diyerek tehdit ettiği bile oluyor. Ben de kızdım, ağın arka tarafında rahatça hareket edebileceği kadar bir yer ördüm ağ ipleriyle ona. Şimdi orada sessizce oturuyor. Nasıl olsa ona ağın arkasında bir yer hazırlayacaktık, öyle değil mi anneciğim? “<br />
<br />
Anne örümcek To’nun söyledikleri karşısında gülümsemekten kendini alamadı: “ Öyle yavrum, aynen ben de öyle düşünmüştüm. Ateşböceği geceleri ışık saçtığı için, o ışığa aldanıp gelen birçok kanatlı küçük yaratık tuzağa düşüp ağımıza yakalanacaktır. Böylelikle yemek sorunumuz halledilmiş olacak. “<br />
<br />
Aradan iki ay geçti. Bu zaman zarfında, önce To, birkaç gün sonra Tu, annelerinden izin alarak kendi hayatlarını yaşamak üzere yuvadan ayrıldılar. Ayrı yerlerde ağlarını gerip yaşantılarına bir başlarına yön vereceklerdi. Anne örümceğin yanında kalan son yavrusunun adı Ta idi. Anne örümcek, Ta’nın diğer kardeşlerine benzemediğini ve örümcek nesliyle yakından uzaktan hiçbir bağlantısının olmadığını fark etmekte gecikmedi. Ta’nın sadece dış görünüşü örümceğe benziyordu. Oysa örümceği örümcek yapan acıma duygusunun yokluğuydu. Örümcek dediğin ağını uygun bir yere gerer, avını beklerdi. Artık ne denk gelirse bir sinek, bir böcek, bir kelebek…kısmetine düşen yiyeceğin olurdu. Ne yapsınlardı yani örümcekler hiç av yakalamayıp aç mı kalsalardı? Açlıktan kırılsalar mıydı? Ölseler miydi?<br />
<br />
Anne örümcek çok üstelemesine karşın, Ta’ya ağa yapışıp kalmış hiçbir avı yakalatmayı başaramadı. Ne zaman Ta’yı görevlendirse Ta mutlaka bir bahane bulup yan çiziyordu. Ya ayakları ağrıyor, ya çok yorgun oluyor, ya da gözleri kararıyor, başı dönüyordu. Sonunda şöyle bir olay bardağı taşıran son damla oldu: Bir gün ağa yapışan bir sineği yakalamasını istedi, anne örümcek. Ta, yakalamasına yakalardım ama canım yakalamak istemiyor nedense, dedi. Bunun üzerine anne örümcek, Ta’yı karşısına alıp daha önce defalarca yaptığı gibi nasihat etmeye başladı:<br />
<br />
“ Bak yavrum. Kardeşlerin aramızdan ayrılalı dört ay oldu. Onlar, istedikleri gibi hayatlarını yaşayacaklar. Seninde av yakalama işini öğrenip kendi düzenini kurma zamanın geldi. Aç yaşanmaz. Avlanıp karnını doyurmayı öğrenmelisin. Ben her zaman başında bulunamam. Sözümü dinlersen zararlı çıkmazsın. Hemen şimdi dışarı çıkıp şu sineği buraya getirmeni istiyorum. “<br />
<br />
Ta, boynunu büktü: “ Ne yapayım, elimde değil. Doğuştan belki de bilemiyorum, içimden hiç gidip o sineği yakalayasım gelmiyor. O sineği öldüremem ben. Başkalarına zarar vermek düşüncesi anlamsız geliyor bana. Onun da canı var, yazık…Keşke bıraksaydık da uçup gitseydi. “<br />
<br />
“ Tamam bırakalım. O zaman aç kalırız. “<br />
<br />
“ İçeride sabahleyin yakaladıkların belki iki gün bize yeter. “<br />
<br />
“ Sana kalsaydı onları da bırakırdın sabahleyin. Çok konuştuk, haydi dışarıya “ diyen anne örümcek, Ta’yı sürükleyerek ağın üstüne çıkardı ve sineğin yanına getirdi:<br />
<br />
“ Sana bir dakika süre. Eğer bu süre içinde şu sineği yakalamazsan çekip gideceğim ve bir daha da beni göremeyeceksin. İşte bu kadar “ diyerek son sözünü söyledi. Ta, ne yapacağını bilmez bir halde etrafına bakınırken süre dolunca anne örümcek hızlı adımlarla yuvasını ve yuvanın bulunduğu binayı terk edip gitti. Ta, üzgün bir halde olduğu yere oturdu ve yanındaki sineğe dönerek:<br />
<br />
“ Ya durum böyle, sinek kardeş. Benim iyiliksever, hoşgörülü, cana yakın düşüncelerim en yakınlarıma bile ters geliyor. Nedense onlar beni bir türlü olduğum gibi kabullenmek istemiyorlar. Meseleye onların açısından bakarsan yerden göğe kadar haklılar. Haklı olduklarını ispat etmek için en küçük bir çaba içine girmezler. Bu böyle olacak derler. Derler demesin de o dediklerinin yanlış olabileceğini bir an için bile olsa kabul etmek istemezler. Ben de ne zaman fikrimi söylemek isteyip konuşmak istesem lafı ağzıma tıkarlar. Konuşturmazlar bile. Sanki sadece siyah ve beyaz renkler var dünyada. Mavi, sarı, yeşil, kırmızı gibi birçok renk hiç yok. Annemin benim sözlerimi, fikirlerimi önemsemeyip çekip gideceğine, biraz anlayış gösterip meseleye daha ılımlı bir ortak çözüm bulunabilirdi diyorum “  dedikten sonra sineğin bir şeyler söylemesini bekledi. Fakat sinek, Ta sözlerini bitirince bakışlarını ondan kaçırarak göz göze gelmemeye çalıştı. Belli Ta’nın anlattıkları sineğin korkusunu hafifletmeye yetmemişti. Bu durumu fark eden Ta’nın içi sızladı, kahroldu. İki damla gözyaşı göz pınarlarından çıkıp yanaklarına doğru süzüldü. Biraz sonra Ta’nın serbest bıraktığı sinek sevinç içinde kanatlarını çırparak uçup giderken, “ Teşekkür ederim, çok teşekkür ederim “ diye bağırdı. Böylelikle, hiçbir örümcek avının kaçıp gitmesine göz yummaz, özdeyişi  geçerliğini kaybediyordu.<br />
<br />
Ertesi sabah Ta erken saatlerde uyandı. Ortalık aydınlanmıştı. Çekmeceden dışarı çıkıp ağın üzerine gelmesiyle gerisin geriye dönüp çekmeceye girmesi bir oldu. Kaç tane olduğunu tam olarak anlayamamıştı ya, belki üç, belki dört tane av yakalanmıştı ağa. Ne yapacaktı şimdi? Bunlardan nasıl kurtulacaktı? Gidip konuşmaya kalksa, “ Kardeşler, sakın benden korkmayın. Sizleri kurtarmaya geliyorum. Az sonra hepiniz özgür olacaksınız. Benim isteğim dışında ağa yakalandınız. Üzüntüm sonsuz. Affedin beni, sizlerden özür diliyorum “ diyerek, kesinlikle dünkü sinek gibi bunlar da karşısında korkudan titreyeceklerdi. Başka bir çözüm yolu bulmalıydı ya, nasıl? Konu üzerinde fikir yürütmeye başladı:<br />
<br />
“ Avların ağa gece karanlığında yakalandıkları belli. Neden yakalandılar ağa? Ateşböceğinin ışığına kanıp geldiler ve yakalandılar. Ateşböceği olmasaydı şu an ağın üzerinde büyük bir ihtimalle bir tane bile canlı bulunmayacaktı. O zaman benim başıma bu derdi saran ateşböceğidir. Ateşböceği bu derdimin nedeni olduğuna göre, benim bu dertten kurtulmam için, bana yardım etmek zorundadır. Ne yaparım ben şimdi: Dün annem giderken ateşböceği uyuyordu, onun için hiçbir şeyden haberi yok. Sessizce ateşböceğinin yanına giderim. Dün olanlardan başlayarak her şeyi olduğu gibi anlatırım. Sineği bıraktığım gibi, onları da bırakacağımı söylemesini isterim.<br />
<br />
Ateşböceğinin onlarla, onların beni görmeden önce konuşması, benim onları serbest bırakırken, onların benden korkmamasını sağlayacaktır. Hem akşam olmadan ateşböceğini de serbest bırakayım. Annem her gün aşağı iner, ormandan ateşböceğinin beslenmesi için çiçektozu toplardı. Benim burada ona ihtiyacım olmadığına göre, onu boşu boşuna beslemem de gerekmez. Zaten iki aydır ağın arkasında, küçücük bir yerde, özgürlüğü kısıtlanmış vaziyette oturup duruyor. Varsın gitsin yoluna, yaşasın hayatını. “<br />
<br />
Her şey Ta’nın düşündüğü gibi oldu. O gün akşamüstü hava kararırken ortada ne örümcek ağı vardı, ne ateşböceği vardı, ne sinek, ne sivrisinek, ne arı, ne kelebek, ne feryatlar, ne yalvarmalar, ne can almalar… hiçbiri yoktu artık. Yarın, başka bir gün olacaktı. Yarın, geçmişine ait ateşböceğinin giderken söylediği son cümleden başka bir şey hatırlamamaya kararlıydı. Ne demişti ateşböceği ona son olarak “ Sağlıcakla kal, yufka yürekli örümcek “ İşte bu çok güzeldi. Çok hoşuna gitmişti Ta’nın.<br />
<br />
<br />
<br />
Günler günleri kovaladı. Aradan kırk gün geçti. Ta, annesinin gitmeden önce çekmeceye bırakmış olduğu yiyeceklerle on gün idare ettikten sonra tam otuz gündür hiçbir şey yemeden bekliyordu. Neyi beklediğini kendisi de bilmiyordu. Bu bekleyiş bir ümit bekleyişi değil, umutsuz bir bekleyişti. Umutsuzluğun bir bekleyişiydi. Artık hareket kabiliyetini kaybetmişti. Çekmecede öylece yatıyordu. Bakışları durgunlaşmış, düşünceleri donuklaşmış, yattığı yerde kalakalmıştı. Gittikçe daha çoğalan uyku hali, belirlenemeyen bir belirsizlik içinde geceleri, gündüzleri ve hayatı, yaşamı siliyordu. Belli ki, sonsuz uyku denen şey yanı başındaydı.<br />
<br />
Anne örümcek, Ta’yı tek başına bırakıp yuvasını terk ettikten sonra günlerini diğer iki yavrusu To ile Tu’nun yanında geçirip geri döndü. Kim bilir Ta şimdi ne yapıyordu? Herhalde kendi düzenini kurmuş, hayata sıkı sıkıya sarılmış olmalıydı. Hayat dediğin de neydi ki: Bir örümcek için, hayatını yaşamaktan daha kolay ne olabilirdi ki? Uygun bir yere ağını gerer, avını bekler, av ağa yakalanınca avı tutar, karnını doyururdun. İşte hayat bir örümcek için bu kadar basitti. Anne örümcek evin dış duvarını tırmanıp pencere kenarına çıktı. İçeri doğru baktı. O da ne? İki dolap arasında gerili bulunan ağ şimdi yerinde yoktu. Anne örümcek sarsıldığını hissetti. Burada neler olmuştu? Peki, Ta neredeydi? Hızlı adımlarla aşağı inerek dolaplardan birine tırmanmaya başladı. Bir taraftan da “ Ta…Nerdesin! Ta bak annen geldi. Ta…Ta…” diye bağırıyordu. Anne örümcek korkunç bir telaş içinde çekmeceden içeri girdi ve Ta’yı bir köşede boylu boyunca yatarken görünce derin üzüntülerle kahroldu. Kimselere zararı dokunmayan yavrusu akıl almaz şekilde zayıflamıştı ve hiç hareket etmiyordu. Anne örümcek bir anlık duraklamadan sonra “ Ta…Ta…” diye bağırarak Ta’nın yanına koştu ve yere diz çöktükten sonra Ta’yı kucakladı:<br />
<br />
“ Ta yavrum, bak ben geldim. Ta annen geldi. Gözlerini aç, bir şeyler söyle, yalvarırım Ta “ diye konuşurken, bir taraftan da ağlıyordu. “ Ah Ta, ben ne büyük bir hata işledim de seni tek başına bırakıp gittim. Bilemezdim böyle olacağını, bilemezdim başkalarının canını kendi canından üstün sayacağını. Böylesi duyulmuş, görülmüş değil. Sen her zaman farklıydın, fakat ben değişirsin sandım, yanıldım. Hata ettim. Suçluyum. Bunu kabul ediyorum. Yeter ki sen gözlerini aç, bir şeyler söyle. Beni affet. “<br />
<br />
Annesinin kucağına alması, bağırarak konuşması ve ağlaması Ta’yı biraz kendine getirdi:<br />
“ Anne..Demek geldin..Ta, işte gördüğün gibi..anne..hem biliyor musun?..Ateşböceği giderken..bana yufka yürekli örümcek dedi..Sen gittikten beri..bilmem kaç gündür..hep düşünüyorum..Doğrusu, bu değil gibime geliyor.. ateşböceği.. yufka yürekli Ta.. deseydi.. daha iyi olurdu bence..Sen ne dersin, anne? “<br />
<br />
Ta’nın konuşması, yaşadığını belli etmesi anne örümceğin üzüntüsünü biraz hafifletti. Sakin bir sesle: “ Ne diyebilirim ki, Ta “ dedi. “ Bahsettiğin konu çok ince bir konu. Eğer herhangi biri diğerinden daha iyi fikirler ileri sürülüp savunulabilirse üstünlük elde eder. İkisine birden iyi fikirler ileri sürüldüğünü düşünsen bu durumda iki fikir de geçerli olur. Ta bana bunu sormaktaki maksadını anladım. Değişip değişmediğimi bilmek istiyorsun. Artık değiştim. Senin düşüncelerine önem verip istediğin her konuda seninle fikir tartışmasına girmeye hazırım. Neyse bırakalım şimdi bunları düşünmeyi. Öncelikle senin yemek yiyip kendini toparlaman lazım. Sana çok tatlı ve çok seveceğin yiyecekler getirdim. Bu kutuda hepsi. Bir daha birbirimizden hiç ayrılmayacağız. Söz veriyorum, Ta. “<br />
<br />
Annesinin sözleri Ta’yı sevindirdi: “ Anne, gelmekle çok iyi ettin..Bir daha hiç ayrılmayalım..Olur mu anne?..” diyerek onun boynuna sarılırken, gelecek günleri düşünüyor ve gülümsemeye çalışıyordu.<br />
<br />
SON <br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[YUFKA YÜREKLİ ÖRÜMCEK<br />
Terkedilmiş, boş bir evin çatı katındaki tek odada bir örümcek ailesi yaşıyordu. Bu örümcek ailesi, anne örümcek ile üç yavrusundan ibaretti. Anne örümcek ağını camı tamamen kırık pencerenin arkasında bulunan iki dolabın arasına germişti. Gündüzleri güneş ışınları sayesinde dolapların arasındaki gerili ağ dışarıdan belli olmazdı. Pencereden hızla uçarak giren sinekler, kelebekler, arılar…daha ne olduğunu anlayamadan bu örümcek ağına yapışır kalırlardı. Bir anki şaşkınlıktan sonra çırpınmaya, feryat etmeye başlayan kanatlı küçük yaratıklar haliyle ağın şiddetli şekilde titreşimine sebep olurlardı. Dolaplardan birinin açık kalmış çekmecesinin içinde yavrularıyla birlikte oturmakta olan anne örümcek, titreşimleri hemen fark ederdi. Hiç vakit kaybetmeden çekmeceden çıkar, avını görürdü:<br />
<br />
“ Hım… Bir sinek. Biraz irice de. Yavrularıma biraz sonra güzel bir ziyafet çekebileceğim “ diye söylenir ve avını yakalamak için harekete geçerdi. Kendisinden belki on - on beş defa büyük olan anne örümceğin üzerine doğru gelmekte olduğunu gören sinek, yakalandığı bu korkunç tuzaktan kurtulmak için var gücüyle çabalamasına karşın başarılı olamazdı. Örümcek ağının bileşiminde çok kuvvetli yapıştırıcı özellik bulunurdu ve sinek gücünün sınırlarını sonuna kadar zorlasa bile bu onun kurtulmasına yeterli olamazdı. Anne örümcek sineğin kendisine zararı dokunmayacağını bildiği için, ağzından çıkardığı ifrazat sayesinde sineğin kanatlarını, ayaklarını bağlayıp, sarıp sarmaladıktan sonra uzun iki ön dişi ile avını ısırıp zehirleyip öldürürdü. Daha sonra cansız sineği sırtlayıp yavrularının yanına götüren anne örümcek bununla hem kendi beslenir, hem de yavrularını beslerdi. Böylece aradan haftalar geçti. Geçen zamanla birlikte yemek sorunu daha fazla hissedilir oldu. Artık yakalanan avlar yetmemeye başlamıştı. Yavru örümcekler doymadan sofradan kalkıyorlardı. Anne örümcek, bu soruna bir çözüm yolu bulmak için, ne kadar kafa yorduysa da işin içinden çıkamadı.<br />
<br />
Bir gece yarısı yavrular uyumuşlar, anne örümcek de uyumak üzereydi ki, çekmecenin içine kadar uzanan ağ sallanmaya başladı. Anne örümcek birden irkildi. Bu münasebetsiz de kimdi böyle? Gecenin bir vakti, şu zifiri karanlıkta başka işi yok muydu da gezmeye çıkmıştı. Gel bir de ağa takıl sonra uğraş kurtulmak için. Bilirler kurtulmanın olanaksız olduğunu yine de çırpınmadan duramazlardı. Can korkusu harekete geçiriyordu bunları. “ Ne zamandır geceleri av yakalanmıyordu ağıma, diye düşündü anne örümcek. Gidip göreyim bakalım, kimmiş bu uykusuz geceler geçiren kanatlı küçük yaratık. “ Anne örümcek bir koşuda dolabın üstüne çıktı, aşağıya baktı. Ağın ortasında bir küçük ışık ileri – geri, sağa – sola sallanıyor, fakat oradan ayrılamıyordu. Anne örümcek bunun bir canlı olduğunu düşündü. Evet, bu bir ateşböceği olmalıydı. Geceleri ateş gibi yanan, ışıyan, kanatlı ve adına ateşböceği denen bir böceğin varlığına dair söylentiler işitmişti işitmesine de şimdiye kadar hiç görmemişti. Örümceklere zararı dokunmaz diye anlatmışlardı ya yine de ne olur, ne olmazdı. Hayatta fazla meraklı olmak bazen üzücü ve hesapta olmayan sonuçlar doğurabilirdi. Adı üstünde ateşböceği yani ateş saçan böcek. Yanına giderse belki üstüne ateş atardı bu böcek, yakardı belki. En iyisi gidip uyumaktı. Sabah olunca gider yakından bakardı nasıl olsa kimin nesidir, kimin fesidir diye. Anne örümcek dolabın çekmecesine girdi. Dışarıdaki ağ ile çekmecenin içindeki ağın irtibatını sağlayan ince bağları birbirinden ayırdı. Ateşböceğinin çırpınmaları kendisini ve yavrularını rahatsız etmeyecekti.<br />
<br />
Sabah olunca anne örümcek uyandı, ortalık aydınlanmıştı. Yavruları hala uyuyordu. Ateşböceği aklına geldi. Çekmeceden dışarı süzülüp, dolabın üstüne çıktı. Aşağı baktığında gördüğü manzara karşısında gözlerine inanamadı. Ağın ortasında bir böcek, onun etrafında iki sinek, bir sivrisinek ve bir de arı. Ortadaki böcek ateşböceği olmalıydı. Sessizce duruyordu, ışık falan da saçmıyordu. İşte, bu çok iyiydi. Ondan bir zarar gelmezdi. İki sinekle bir sivrisineği yavrularına yakalattırmalıydı. Onlar da bu işin inceliklerini öğrenmeliydi. Ağın alt tarafında bir arı…ama ne arı…kocaman bir şey, üstelik iğnesi var. Durumun kötü tarafı tek kanadı ağa yapışmıştı, öteki kanadı serbestti, ayakları serbestti. Kanadını hızla çırptıkça, kurtulmak için çabaladıkça ağın zangır zangır sallanmasına neden oluyordu. Onu yakalamanın çok zor olacağını düşündü, anne örümcek. O olmasaydı olurdu ama böyle semiz bir avı kaçırmak istemezdi. Anne örümcek gidip yavrularını uyandırdı. Gördüklerini anlatıp bir plan dâhilinde yapacaklarını açıkladı. Yavrularından ikisi istekli olurken, birisi, “ Anne, bu sabah başım çok ağrıyor, ben gelmesem olmaz mı? “ dedi. Anne örümcek buna itiraz etmedi.<br />
<br />
Anne örümcek ile iki yavrusu ağın üzerinde görünür görünmez ağa yapışıp kalmış, kurtulmak için çabalayan kanatlı küçük yaratıklar gayretlerini üç-dört katına çıkardılar. Önce anne örümcek ağ ipleriyle ateşböceğini sıkıca bağladıktan sonra götürüp çekmecenin bir köşesine bıraktı. Tekrar ağın üstüne geldi. Yavrularına, “ Sağdaki sinek senin, soldaki de senin. Haydi bakalım, marş marş ! “ diye emir verdi. İki yavru, annelerinin verdiği komutla birlikte avlarının üstüne atıldılar. Kısa süren bir boğuşmadan sonra, onları ağ ipleriyle sıkıca bağladılar. Uzun iki ön dişleri ile ısırıp zehirleyip öldürdükten sonra avlarını çekmeceye bıraktılar ve geri döndüler. Anne örümcek avcılık görevlerini kusursuz bir şekilde yerine getiren yavrularını kutladı. Hemen sonra anne örümcek sivrisineğin üstüne yürüdü. Anne örümceğin kendisine doğru hızla yaklaşmakta olduğunu gören sivrisinek, karşı koymaya çalıştıysa da başarılı olamadı. Bir dakika sonra onun cansız vücudu anne örümcek tarafından çekmeceye getirilip bırakıldı.<br />
<br />
Anne örümcek tekrar ağın üzerine döndü. Şimdi bütün iş arıyı yakalamaya kalmıştı. Kesinlikle onun yanına fazla sokulmamalı ve iğnesinden mümkün olduğunca uzak durmalıydı. Yavrularına bir kenarda beklemelerini ve bu mücadeleye karışmamalarını söyledi. Ağır ve temkinli adımlarla arıya doğru yaklaşmaya başladı. Arı ise, örümcekleri ağın üzerinde gördüğü andan itibaren kurtulma çabalarını yavaşlatmış, kuvvetini toplamaya çalışmıştı. Postunu pahalıya satmaya kararlıydı. Tek kanadını devamlı çırpması, ayaklarının ağa yapışmasını önlüyordu. Anne örümcek aradaki mesafeyi yeterli bulunca ağzıyla arının üstüne ağ ipi fırlatmaya başladı. Arı, çevikliği sayesinde bunları kolaylıkla savuşturmayı başarıyordu. Fakat bu böyle devam edemezdi. Ağ ipleri örümcek ağı ile kendi gövdesi arasındaki boşluğu süratle dolduruyordu. Bulunduğu yerdeki taban seviyesi giderek yükseliyordu. Arı, ağ iplerini kolaylıkla savuşturmasının sebebini anladı. Hedef kendisi değildi ve örümcek bunu çok akıllıca düşünülmüş bir plan dâhilinde gerçekleştiriyordu. Baskın her zaman basanın değildi. Arı artık kurtulmanın imkânsızlaştığını düşündü. Şimdiye kadar kim bilir kaç günahsızın canını almış olan bu katil ölmeliydi.<br />
<br />
Örümceğin son olarak fırlattığı ağ ipini ayaklarıyla yakaladı ve tüm kuvvetiyle geriye doğru çekti. Gerili durumdaki ağ ipinin diğer ucu ağzından çıkmakta olan anne örümcek ayaklarının yerden kesildiğini hissetti ve arıya çarparak sırtüstü ağın üstüne düştü. Arı aynı anda anne örümceğin üstüne atıldı ve aralarında müthiş bir ölüm-kalım mücadelesi başladı. Bu sırada arının ağa yapışmış olan kanadı koptu. Serbest kalan arı bütün kuvvetiyle anne örümceğin üzerine abanmaya ve sağlam olan kanadıyla anne örümceğin kafasını geriye doğru bastırmaya başladı. Böylelikle anne örümceğin zehirli dişlerinden korunmuş oluyordu. Arı sipsivri iğnesini çıkartarak gücü gitgide tükenmekte olan anne örümceğe doğru yaklaştırmaya başladı. Anne örümcek, çaresiz, arının iğnesini batırmasını beklerken, ölümün soğuk nefesini hissetti. Bu zor durumdan kurtulmasının olanak dışı olduğunu biliyordu. Kaderine boyun eğdi ve gözlerini kapattı.<br />
<br />
Anne örümcek birdenbire rahatladığını fark etti. Sanki üstünden büyük bir yük kalkmıştı. Ayaklarını kıpırdattı. Ayaklarını rahatça hareket ettirebilmesi, onu çok şaşırttı. Hayret, arı artık üstünde değildi, ya o zaman neredeydi? Gözlerini açtı. Kulakları uğulduyordu. Sırtüstü yattığı yerden doğrulurken, sol tarafında gördükleri karşısında hayretler içinde kalarak bir an için aklını kaçırdığını sandı. Olamazdı, hayır olamazdı. Arı, yavrularına saldırıyordu.”Dur arı, bırak yavrularımı, onlar daha küçücükler. Olmaz, bırak, elleme onları “ diye bağırmak istedi, fakat sesi çıkmıyordu. Arının üstüne atılmak istedi. Boşuna, her şey boşunaydı. Daha ilk adımını atarken, yüzükoyun yere yığılıverdi.<br />
<br />
Şimdi anne örümcek yattığı yerden iki yavrusuyla arının yaptıkları müthiş mücadeleyi seyretmeye başladı. Aradan biraz zaman geçince yavrularının hiç de tehlikede olmadıklarını aksine arıyı yenebileceklerini anlayınca rahatladı. İnanamıyordu, şu ikisi onun küçücük yavruları To ile Tu muydular? Şu gördüklerini başkası anlatsaydı mümkünü yok inanmazdı, beni kandırıyorsun derdi, anlatanı yalancılıkla suçlardı. To ile Tu büyümüşler, kocaman birer örümcek olmuşlar da haberim yokmuş, dedi kendi kendine. To ile Tu’nun yüzleri nasıl korkunç bir hal almıştı, gaddarca saldırıyorlardı arının üstüne. İmkanı yok arı bunların elinden kurtulamazdı, bu vahşilerin elinden. Anne örümcek arının parça parça edilişini seyrederken, içinin ürperdiğini hissetti. Acımıştı arıya. Sanki biraz önce arının canına kastetmek isteyen kendisi değilmiş gibi. Anne örümcek gözlerini kapadı, artık bakmak istemiyordu. Hiçbir şey düşünmek istemiyordu. Dipsiz bir kuyuya yuvarlanıyor gibi oluyordu. Az sonra kendinden geçti, bayılmıştı.<br />
<br />
Anne örümcek saatler sonra kendine geldi. Yavruları başında bekliyordu. Sağını, solunu yokladı. Kırık-çıkık yoktu. Sadece karnı ağrıyordu. Acıktığını anladı. Karnını doyurduktan sonra kuvveti yerine gelmeye başladı. Birden ateşböceği aklına geldi. Etrafına bakındı, onu göremedi. Yavrularına ateşböceğinin nerede olduğunu sordu.<br />
<br />
To: “ Aman anne, bırak şu gevezeyi. Saatlerce başımızın etini yedi. Çenesi hiç durmadı. Bazen yalvarıyor, ben bir garibanım, yoktur kimseye zararım, bırakın evime gideyim, diye; bazen de bağırıp çağırıyor, çabuk çözün beni, alırım hepinizi ayağımın altına, dağıtırım burayı, diyerek tehdit ettiği bile oluyor. Ben de kızdım, ağın arka tarafında rahatça hareket edebileceği kadar bir yer ördüm ağ ipleriyle ona. Şimdi orada sessizce oturuyor. Nasıl olsa ona ağın arkasında bir yer hazırlayacaktık, öyle değil mi anneciğim? “<br />
<br />
Anne örümcek To’nun söyledikleri karşısında gülümsemekten kendini alamadı: “ Öyle yavrum, aynen ben de öyle düşünmüştüm. Ateşböceği geceleri ışık saçtığı için, o ışığa aldanıp gelen birçok kanatlı küçük yaratık tuzağa düşüp ağımıza yakalanacaktır. Böylelikle yemek sorunumuz halledilmiş olacak. “<br />
<br />
Aradan iki ay geçti. Bu zaman zarfında, önce To, birkaç gün sonra Tu, annelerinden izin alarak kendi hayatlarını yaşamak üzere yuvadan ayrıldılar. Ayrı yerlerde ağlarını gerip yaşantılarına bir başlarına yön vereceklerdi. Anne örümceğin yanında kalan son yavrusunun adı Ta idi. Anne örümcek, Ta’nın diğer kardeşlerine benzemediğini ve örümcek nesliyle yakından uzaktan hiçbir bağlantısının olmadığını fark etmekte gecikmedi. Ta’nın sadece dış görünüşü örümceğe benziyordu. Oysa örümceği örümcek yapan acıma duygusunun yokluğuydu. Örümcek dediğin ağını uygun bir yere gerer, avını beklerdi. Artık ne denk gelirse bir sinek, bir böcek, bir kelebek…kısmetine düşen yiyeceğin olurdu. Ne yapsınlardı yani örümcekler hiç av yakalamayıp aç mı kalsalardı? Açlıktan kırılsalar mıydı? Ölseler miydi?<br />
<br />
Anne örümcek çok üstelemesine karşın, Ta’ya ağa yapışıp kalmış hiçbir avı yakalatmayı başaramadı. Ne zaman Ta’yı görevlendirse Ta mutlaka bir bahane bulup yan çiziyordu. Ya ayakları ağrıyor, ya çok yorgun oluyor, ya da gözleri kararıyor, başı dönüyordu. Sonunda şöyle bir olay bardağı taşıran son damla oldu: Bir gün ağa yapışan bir sineği yakalamasını istedi, anne örümcek. Ta, yakalamasına yakalardım ama canım yakalamak istemiyor nedense, dedi. Bunun üzerine anne örümcek, Ta’yı karşısına alıp daha önce defalarca yaptığı gibi nasihat etmeye başladı:<br />
<br />
“ Bak yavrum. Kardeşlerin aramızdan ayrılalı dört ay oldu. Onlar, istedikleri gibi hayatlarını yaşayacaklar. Seninde av yakalama işini öğrenip kendi düzenini kurma zamanın geldi. Aç yaşanmaz. Avlanıp karnını doyurmayı öğrenmelisin. Ben her zaman başında bulunamam. Sözümü dinlersen zararlı çıkmazsın. Hemen şimdi dışarı çıkıp şu sineği buraya getirmeni istiyorum. “<br />
<br />
Ta, boynunu büktü: “ Ne yapayım, elimde değil. Doğuştan belki de bilemiyorum, içimden hiç gidip o sineği yakalayasım gelmiyor. O sineği öldüremem ben. Başkalarına zarar vermek düşüncesi anlamsız geliyor bana. Onun da canı var, yazık…Keşke bıraksaydık da uçup gitseydi. “<br />
<br />
“ Tamam bırakalım. O zaman aç kalırız. “<br />
<br />
“ İçeride sabahleyin yakaladıkların belki iki gün bize yeter. “<br />
<br />
“ Sana kalsaydı onları da bırakırdın sabahleyin. Çok konuştuk, haydi dışarıya “ diyen anne örümcek, Ta’yı sürükleyerek ağın üstüne çıkardı ve sineğin yanına getirdi:<br />
<br />
“ Sana bir dakika süre. Eğer bu süre içinde şu sineği yakalamazsan çekip gideceğim ve bir daha da beni göremeyeceksin. İşte bu kadar “ diyerek son sözünü söyledi. Ta, ne yapacağını bilmez bir halde etrafına bakınırken süre dolunca anne örümcek hızlı adımlarla yuvasını ve yuvanın bulunduğu binayı terk edip gitti. Ta, üzgün bir halde olduğu yere oturdu ve yanındaki sineğe dönerek:<br />
<br />
“ Ya durum böyle, sinek kardeş. Benim iyiliksever, hoşgörülü, cana yakın düşüncelerim en yakınlarıma bile ters geliyor. Nedense onlar beni bir türlü olduğum gibi kabullenmek istemiyorlar. Meseleye onların açısından bakarsan yerden göğe kadar haklılar. Haklı olduklarını ispat etmek için en küçük bir çaba içine girmezler. Bu böyle olacak derler. Derler demesin de o dediklerinin yanlış olabileceğini bir an için bile olsa kabul etmek istemezler. Ben de ne zaman fikrimi söylemek isteyip konuşmak istesem lafı ağzıma tıkarlar. Konuşturmazlar bile. Sanki sadece siyah ve beyaz renkler var dünyada. Mavi, sarı, yeşil, kırmızı gibi birçok renk hiç yok. Annemin benim sözlerimi, fikirlerimi önemsemeyip çekip gideceğine, biraz anlayış gösterip meseleye daha ılımlı bir ortak çözüm bulunabilirdi diyorum “  dedikten sonra sineğin bir şeyler söylemesini bekledi. Fakat sinek, Ta sözlerini bitirince bakışlarını ondan kaçırarak göz göze gelmemeye çalıştı. Belli Ta’nın anlattıkları sineğin korkusunu hafifletmeye yetmemişti. Bu durumu fark eden Ta’nın içi sızladı, kahroldu. İki damla gözyaşı göz pınarlarından çıkıp yanaklarına doğru süzüldü. Biraz sonra Ta’nın serbest bıraktığı sinek sevinç içinde kanatlarını çırparak uçup giderken, “ Teşekkür ederim, çok teşekkür ederim “ diye bağırdı. Böylelikle, hiçbir örümcek avının kaçıp gitmesine göz yummaz, özdeyişi  geçerliğini kaybediyordu.<br />
<br />
Ertesi sabah Ta erken saatlerde uyandı. Ortalık aydınlanmıştı. Çekmeceden dışarı çıkıp ağın üzerine gelmesiyle gerisin geriye dönüp çekmeceye girmesi bir oldu. Kaç tane olduğunu tam olarak anlayamamıştı ya, belki üç, belki dört tane av yakalanmıştı ağa. Ne yapacaktı şimdi? Bunlardan nasıl kurtulacaktı? Gidip konuşmaya kalksa, “ Kardeşler, sakın benden korkmayın. Sizleri kurtarmaya geliyorum. Az sonra hepiniz özgür olacaksınız. Benim isteğim dışında ağa yakalandınız. Üzüntüm sonsuz. Affedin beni, sizlerden özür diliyorum “ diyerek, kesinlikle dünkü sinek gibi bunlar da karşısında korkudan titreyeceklerdi. Başka bir çözüm yolu bulmalıydı ya, nasıl? Konu üzerinde fikir yürütmeye başladı:<br />
<br />
“ Avların ağa gece karanlığında yakalandıkları belli. Neden yakalandılar ağa? Ateşböceğinin ışığına kanıp geldiler ve yakalandılar. Ateşböceği olmasaydı şu an ağın üzerinde büyük bir ihtimalle bir tane bile canlı bulunmayacaktı. O zaman benim başıma bu derdi saran ateşböceğidir. Ateşböceği bu derdimin nedeni olduğuna göre, benim bu dertten kurtulmam için, bana yardım etmek zorundadır. Ne yaparım ben şimdi: Dün annem giderken ateşböceği uyuyordu, onun için hiçbir şeyden haberi yok. Sessizce ateşböceğinin yanına giderim. Dün olanlardan başlayarak her şeyi olduğu gibi anlatırım. Sineği bıraktığım gibi, onları da bırakacağımı söylemesini isterim.<br />
<br />
Ateşböceğinin onlarla, onların beni görmeden önce konuşması, benim onları serbest bırakırken, onların benden korkmamasını sağlayacaktır. Hem akşam olmadan ateşböceğini de serbest bırakayım. Annem her gün aşağı iner, ormandan ateşböceğinin beslenmesi için çiçektozu toplardı. Benim burada ona ihtiyacım olmadığına göre, onu boşu boşuna beslemem de gerekmez. Zaten iki aydır ağın arkasında, küçücük bir yerde, özgürlüğü kısıtlanmış vaziyette oturup duruyor. Varsın gitsin yoluna, yaşasın hayatını. “<br />
<br />
Her şey Ta’nın düşündüğü gibi oldu. O gün akşamüstü hava kararırken ortada ne örümcek ağı vardı, ne ateşböceği vardı, ne sinek, ne sivrisinek, ne arı, ne kelebek, ne feryatlar, ne yalvarmalar, ne can almalar… hiçbiri yoktu artık. Yarın, başka bir gün olacaktı. Yarın, geçmişine ait ateşböceğinin giderken söylediği son cümleden başka bir şey hatırlamamaya kararlıydı. Ne demişti ateşböceği ona son olarak “ Sağlıcakla kal, yufka yürekli örümcek “ İşte bu çok güzeldi. Çok hoşuna gitmişti Ta’nın.<br />
<br />
<br />
<br />
Günler günleri kovaladı. Aradan kırk gün geçti. Ta, annesinin gitmeden önce çekmeceye bırakmış olduğu yiyeceklerle on gün idare ettikten sonra tam otuz gündür hiçbir şey yemeden bekliyordu. Neyi beklediğini kendisi de bilmiyordu. Bu bekleyiş bir ümit bekleyişi değil, umutsuz bir bekleyişti. Umutsuzluğun bir bekleyişiydi. Artık hareket kabiliyetini kaybetmişti. Çekmecede öylece yatıyordu. Bakışları durgunlaşmış, düşünceleri donuklaşmış, yattığı yerde kalakalmıştı. Gittikçe daha çoğalan uyku hali, belirlenemeyen bir belirsizlik içinde geceleri, gündüzleri ve hayatı, yaşamı siliyordu. Belli ki, sonsuz uyku denen şey yanı başındaydı.<br />
<br />
Anne örümcek, Ta’yı tek başına bırakıp yuvasını terk ettikten sonra günlerini diğer iki yavrusu To ile Tu’nun yanında geçirip geri döndü. Kim bilir Ta şimdi ne yapıyordu? Herhalde kendi düzenini kurmuş, hayata sıkı sıkıya sarılmış olmalıydı. Hayat dediğin de neydi ki: Bir örümcek için, hayatını yaşamaktan daha kolay ne olabilirdi ki? Uygun bir yere ağını gerer, avını bekler, av ağa yakalanınca avı tutar, karnını doyururdun. İşte hayat bir örümcek için bu kadar basitti. Anne örümcek evin dış duvarını tırmanıp pencere kenarına çıktı. İçeri doğru baktı. O da ne? İki dolap arasında gerili bulunan ağ şimdi yerinde yoktu. Anne örümcek sarsıldığını hissetti. Burada neler olmuştu? Peki, Ta neredeydi? Hızlı adımlarla aşağı inerek dolaplardan birine tırmanmaya başladı. Bir taraftan da “ Ta…Nerdesin! Ta bak annen geldi. Ta…Ta…” diye bağırıyordu. Anne örümcek korkunç bir telaş içinde çekmeceden içeri girdi ve Ta’yı bir köşede boylu boyunca yatarken görünce derin üzüntülerle kahroldu. Kimselere zararı dokunmayan yavrusu akıl almaz şekilde zayıflamıştı ve hiç hareket etmiyordu. Anne örümcek bir anlık duraklamadan sonra “ Ta…Ta…” diye bağırarak Ta’nın yanına koştu ve yere diz çöktükten sonra Ta’yı kucakladı:<br />
<br />
“ Ta yavrum, bak ben geldim. Ta annen geldi. Gözlerini aç, bir şeyler söyle, yalvarırım Ta “ diye konuşurken, bir taraftan da ağlıyordu. “ Ah Ta, ben ne büyük bir hata işledim de seni tek başına bırakıp gittim. Bilemezdim böyle olacağını, bilemezdim başkalarının canını kendi canından üstün sayacağını. Böylesi duyulmuş, görülmüş değil. Sen her zaman farklıydın, fakat ben değişirsin sandım, yanıldım. Hata ettim. Suçluyum. Bunu kabul ediyorum. Yeter ki sen gözlerini aç, bir şeyler söyle. Beni affet. “<br />
<br />
Annesinin kucağına alması, bağırarak konuşması ve ağlaması Ta’yı biraz kendine getirdi:<br />
“ Anne..Demek geldin..Ta, işte gördüğün gibi..anne..hem biliyor musun?..Ateşböceği giderken..bana yufka yürekli örümcek dedi..Sen gittikten beri..bilmem kaç gündür..hep düşünüyorum..Doğrusu, bu değil gibime geliyor.. ateşböceği.. yufka yürekli Ta.. deseydi.. daha iyi olurdu bence..Sen ne dersin, anne? “<br />
<br />
Ta’nın konuşması, yaşadığını belli etmesi anne örümceğin üzüntüsünü biraz hafifletti. Sakin bir sesle: “ Ne diyebilirim ki, Ta “ dedi. “ Bahsettiğin konu çok ince bir konu. Eğer herhangi biri diğerinden daha iyi fikirler ileri sürülüp savunulabilirse üstünlük elde eder. İkisine birden iyi fikirler ileri sürüldüğünü düşünsen bu durumda iki fikir de geçerli olur. Ta bana bunu sormaktaki maksadını anladım. Değişip değişmediğimi bilmek istiyorsun. Artık değiştim. Senin düşüncelerine önem verip istediğin her konuda seninle fikir tartışmasına girmeye hazırım. Neyse bırakalım şimdi bunları düşünmeyi. Öncelikle senin yemek yiyip kendini toparlaman lazım. Sana çok tatlı ve çok seveceğin yiyecekler getirdim. Bu kutuda hepsi. Bir daha birbirimizden hiç ayrılmayacağız. Söz veriyorum, Ta. “<br />
<br />
Annesinin sözleri Ta’yı sevindirdi: “ Anne, gelmekle çok iyi ettin..Bir daha hiç ayrılmayalım..Olur mu anne?..” diyerek onun boynuna sarılırken, gelecek günleri düşünüyor ve gülümsemeye çalışıyordu.<br />
<br />
SON <br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Televizyoncu Ali Hikayesi]]></title>
			<link>https://www.forumteams.com/konu-televizyoncu-ali-hikayesi.html</link>
			<pubDate>Sun, 05 Oct 2025 22:52:27 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.forumteams.com/member.php?action=profile&uid=3">Engin</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.forumteams.com/konu-televizyoncu-ali-hikayesi.html</guid>
			<description><![CDATA[<div align="center"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Verdana;" class="mycode_font"><img src="https://png.pngtree.com/png-vector/20241009/ourlarge/pngtree-illustration-of-little-kid-watching-television-3d-cartoon-png-image_14015207.png" loading="lazy"  alt="[Resim: pngtree-illustration-of-little-kid-watch...015207.png]" class="mycode_img" onload="NcodeImageResizer.createOn(this);" /></span></span></div>
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Verdana;" class="mycode_font">Zaman zaman içinde, kış günlerinden birinde, gidip bakalım neler oluyor Ali'nin evinde! Ali okuldan gelmiş, ödevini yapmış. Ama, “doğru mu, yanlış mı” diye bakmadan karalamış ödevini. Sonra hemen televizyonun başına geçmiş. Bu her gün böyle oluyormuş. Ali derslerine ve saate pek aldırmadan sürekli televizyon izliyormuş.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Verdana;" class="mycode_font">Evdekiler söyleniyorlarmış. Annesi “oğlum, gözlerine acı” diyormuş. Babası “derslerine yeterince çalışmıyorsun; eve gelince seni hep televizyonun karşısında buluyorum” diyormuş. Ali derslerine çalışacağına söz verip gene televizyonun karşısına çöküyormuş. Gece yatma faslı da başka! Annesi yalvarıyormuş: “Haydi çocuğum, yarın okula gideceksin. Sabah uyanamazsın.” Babası kızıyormuş. “Hadi artık yatağa” diyormuş. Ama ertesi gece pazarlık gene başlıyormuş.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Verdana;" class="mycode_font">Bir gün akşam yemeğine bir konuk gelmiş. Ama Ali konuşulanları duymuyormuş bile. Onun gözü televizyondaymış. Reklamları ezbere bildiği halde “sofradakiler konuşmasa da şunları rahat izlesek” diye düşünüyormuş. Vahit Amca'yı özlememiş mi Ali? Hani eskiden ona gülünç hikayeler anlatıp güldüren Vahit Amca'yı! Şimdi televizyon var ya, artık hikayelere aldırmıyormuş Ali. Var mı, yok mu, televizyon izliyormuş. Ne dersiniz, onun gibi yapan tanıdıklarınız var mı? Konuşmayı, hikaye dinlemeyi sanki unutmuş arkadaşlarınız. Yoksa siz de mi öylesiniz?</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Verdana;" class="mycode_font">O gece daha konuk gitmeden ve televizyon dizisi bitmeden, televizyon birden pır pır etmeye, görüntüsü sallanmaya başlamış. Ali heyecanla yerinden fırlayıp antene koşmuş; sağa sola çevirmiş. Ama boşuna! Görüntü düzelmemiş. Sonra birden görüntü ZIPP demiş, yok olmuş. Kala kala, düz bir çizgi kalmış ekranda. Televizyon bozulmuş. Eyvah! Şimdi ne olacak? Ali ne izleyecek? Başlamış ağlamaya. Neyse, babası ertesi sabah tamirciye götüreceğini söyleyip Ali'yi yatıştırmış.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Verdana;" class="mycode_font">Ertesi gün Ali okuldan gelince ve televizyonun yerini boş görünce çok sıkılmış. “Şimdi ben ne yapacağım?” diye dolanmaya başlamış. En sonunda, ödevlerini bitirmeye karar vermiş. O zaman görmüş ki, ödevleri hayli birikmiş. Koyulmuş çalışmaya. Ödevleri bitince yemek zamanının geldiğini fark etmiş; çünkü karnı iyice acıkmış. Yemeği konuşa gülüşe yemişler. Yemekten sonra babası radyoyu açmış. Ali oyun havalarını duyunca başlamış oynamaya. Okulun oyun ekibindeki arkadaşları gibi ellerini havaya kaldırıp zıplayarak oynamış. Sonra uykusu gelmiş ve ilk kez, uykusu gelince gidip yatmış.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Verdana;" class="mycode_font">Bir sonraki gün Ali ödevini özenerek, düzgünce yazmış. Öğretmenin beğenmesini istiyormuş. Ödev bitince annesine gidip “Eee, benim canım sıkılıyor şimdi; ne yapayım?” diye sormuş. Annesi de “Bugün ben sana bir kitap aldım. İstersen onu oku. Ama neden önce dışarı çıkıp biraz oynamıyorsun?” demiş. Ali “Ama anne, kar var” deyince annesi “Daha iyi ya! Kardan adam yaparsın” diye cevap vermiş. Ali sıkıca giyinmiş. Annesi boynuna atkı vermiş. Ayaklarına da naylon torba geçirip bağlamış. “Şimdi oldu işte. En derin karda bile yürüyebilirsin” demiş annesi.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Verdana;" class="mycode_font">Ahmet ağabeyi bulmuş Ali. Birlikte kardan adam yapmışlar. Gözleri gazoz kapağından. Dişleri portakal kabuğundan. Başındaki şapka gazeteden. Maçlarda yaptıkları gibi gazeteyi katlayıp takmışlar kardan adamın başına. Ali'nin elleri çok üşümüş. Parmakları nın ucu kızarmış soğuktan. Ama kardan adam da çok güzel olmuş. Sevinerek gelmiş eve. Hemen sıcak çorbaya oturmuş. Bir yandan da babasına kardan adamı anlatmış. Yemekten sonra annesinin aldığı kitabı alıp uzanmış. Sonra hemen uyumuş.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Verdana;" class="mycode_font">Günler sanki hızlanmış Ali için. Öğretmen Ali'nin evde kitap okuduğunu duyunca ve ödevlerini özenerek yaptığını görünce ona “Pekiyi” vermiş. Böyle giderse karnesinin de iyi notlarla dolu olacağını söylemiş. Ali daha çok çalışıyormuş artık. Evde yapılacak işler de çoğalmış. Radyo dinlemek, avluda oynamak, okuldan aldığı kitapları okumak hoşuna gidiyormuş.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Verdana;" class="mycode_font">Bir de yeni bir merakı gelişmiş Ali'nin: Sevdiği spor takımının resimlerini toplamak. Babası eve gazete getirirse, onun spor sayfalarına bakıyor ve bulduğu resimleri kesip saklıyormuş. Bazen de bakkala ya da manava gidip onlardaki birikmiş eski gazetelerin resimlerine bakıyormuş. Bakkal “Gazeteleri yerlere dağıtma da ne yaparsan yap. İstediğin kadar bak” diyormuş. Zamanla arkadaş olmuşlar. “Yazın bana çırak gir, Ali” demiş bakkal.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Verdana;" class="mycode_font">Ali Cuma günü eve sevinçle dönmüş. Annesine “Öğretmen okul temsili için beni de seçti. Çocuk Bayramı'na kadar hazırlanacağız. Bütün sınıflar gelip seyredecek.” demiş. Bundan başka annesine okuldan gene kitap aldığını, Pazar günü de arkadaşlarıyla avluda maç yapacaklarını bir bir anlatmış. Yemek saati gelince annesi sofrayı sermek için içeri geçmiş. Ali de peşinden. Masanın başına geçince çok şaşırmış; çünkü televizyonun yerine konmuş olduğunu görmüş. Ali okuldan döndükten sonra odaya girip çıktığı halde televizyonu fark etmemiş. demek ki, artık televizyon Ali için önemini yitirmiş.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Verdana;" class="mycode_font">Annesi “Sevindin mi Ali?” diye sormuş. Ali sevinmiş sevinmesine ama eskisi gibi değilmiş. Eskiden olsa hemen açar başına çökermiş. Bu kez öyle olmamış. Ali'nin arkadaşları ile yapacak işleri varmış. Artık programı dinliyor, hoşuna giden bir şey varsa izliyormuş. Sonra kapatıp biraz kitap okuyor ya da türkü söylüyormuş.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Verdana;" class="mycode_font">Televizyonda izlemek hoş ama kendi söylemek bir başka güzel oluyormuş. Ali artık böyle düşünüyormuş.</span></span><br />
<br />
<div align="right"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Verdana;" class="mycode_font">Kaynak: <a href="https://www.forumteams.com/yonlendir.php?url=https://www.acevokuloncesi.org/kaynak-dokumanlar/hikaye-kitaplari/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">AÇEV</a></span></span></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div align="center"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Verdana;" class="mycode_font"><img src="https://png.pngtree.com/png-vector/20241009/ourlarge/pngtree-illustration-of-little-kid-watching-television-3d-cartoon-png-image_14015207.png" loading="lazy"  alt="[Resim: pngtree-illustration-of-little-kid-watch...015207.png]" class="mycode_img" onload="NcodeImageResizer.createOn(this);" /></span></span></div>
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Verdana;" class="mycode_font">Zaman zaman içinde, kış günlerinden birinde, gidip bakalım neler oluyor Ali'nin evinde! Ali okuldan gelmiş, ödevini yapmış. Ama, “doğru mu, yanlış mı” diye bakmadan karalamış ödevini. Sonra hemen televizyonun başına geçmiş. Bu her gün böyle oluyormuş. Ali derslerine ve saate pek aldırmadan sürekli televizyon izliyormuş.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Verdana;" class="mycode_font">Evdekiler söyleniyorlarmış. Annesi “oğlum, gözlerine acı” diyormuş. Babası “derslerine yeterince çalışmıyorsun; eve gelince seni hep televizyonun karşısında buluyorum” diyormuş. Ali derslerine çalışacağına söz verip gene televizyonun karşısına çöküyormuş. Gece yatma faslı da başka! Annesi yalvarıyormuş: “Haydi çocuğum, yarın okula gideceksin. Sabah uyanamazsın.” Babası kızıyormuş. “Hadi artık yatağa” diyormuş. Ama ertesi gece pazarlık gene başlıyormuş.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Verdana;" class="mycode_font">Bir gün akşam yemeğine bir konuk gelmiş. Ama Ali konuşulanları duymuyormuş bile. Onun gözü televizyondaymış. Reklamları ezbere bildiği halde “sofradakiler konuşmasa da şunları rahat izlesek” diye düşünüyormuş. Vahit Amca'yı özlememiş mi Ali? Hani eskiden ona gülünç hikayeler anlatıp güldüren Vahit Amca'yı! Şimdi televizyon var ya, artık hikayelere aldırmıyormuş Ali. Var mı, yok mu, televizyon izliyormuş. Ne dersiniz, onun gibi yapan tanıdıklarınız var mı? Konuşmayı, hikaye dinlemeyi sanki unutmuş arkadaşlarınız. Yoksa siz de mi öylesiniz?</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Verdana;" class="mycode_font">O gece daha konuk gitmeden ve televizyon dizisi bitmeden, televizyon birden pır pır etmeye, görüntüsü sallanmaya başlamış. Ali heyecanla yerinden fırlayıp antene koşmuş; sağa sola çevirmiş. Ama boşuna! Görüntü düzelmemiş. Sonra birden görüntü ZIPP demiş, yok olmuş. Kala kala, düz bir çizgi kalmış ekranda. Televizyon bozulmuş. Eyvah! Şimdi ne olacak? Ali ne izleyecek? Başlamış ağlamaya. Neyse, babası ertesi sabah tamirciye götüreceğini söyleyip Ali'yi yatıştırmış.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Verdana;" class="mycode_font">Ertesi gün Ali okuldan gelince ve televizyonun yerini boş görünce çok sıkılmış. “Şimdi ben ne yapacağım?” diye dolanmaya başlamış. En sonunda, ödevlerini bitirmeye karar vermiş. O zaman görmüş ki, ödevleri hayli birikmiş. Koyulmuş çalışmaya. Ödevleri bitince yemek zamanının geldiğini fark etmiş; çünkü karnı iyice acıkmış. Yemeği konuşa gülüşe yemişler. Yemekten sonra babası radyoyu açmış. Ali oyun havalarını duyunca başlamış oynamaya. Okulun oyun ekibindeki arkadaşları gibi ellerini havaya kaldırıp zıplayarak oynamış. Sonra uykusu gelmiş ve ilk kez, uykusu gelince gidip yatmış.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Verdana;" class="mycode_font">Bir sonraki gün Ali ödevini özenerek, düzgünce yazmış. Öğretmenin beğenmesini istiyormuş. Ödev bitince annesine gidip “Eee, benim canım sıkılıyor şimdi; ne yapayım?” diye sormuş. Annesi de “Bugün ben sana bir kitap aldım. İstersen onu oku. Ama neden önce dışarı çıkıp biraz oynamıyorsun?” demiş. Ali “Ama anne, kar var” deyince annesi “Daha iyi ya! Kardan adam yaparsın” diye cevap vermiş. Ali sıkıca giyinmiş. Annesi boynuna atkı vermiş. Ayaklarına da naylon torba geçirip bağlamış. “Şimdi oldu işte. En derin karda bile yürüyebilirsin” demiş annesi.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Verdana;" class="mycode_font">Ahmet ağabeyi bulmuş Ali. Birlikte kardan adam yapmışlar. Gözleri gazoz kapağından. Dişleri portakal kabuğundan. Başındaki şapka gazeteden. Maçlarda yaptıkları gibi gazeteyi katlayıp takmışlar kardan adamın başına. Ali'nin elleri çok üşümüş. Parmakları nın ucu kızarmış soğuktan. Ama kardan adam da çok güzel olmuş. Sevinerek gelmiş eve. Hemen sıcak çorbaya oturmuş. Bir yandan da babasına kardan adamı anlatmış. Yemekten sonra annesinin aldığı kitabı alıp uzanmış. Sonra hemen uyumuş.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Verdana;" class="mycode_font">Günler sanki hızlanmış Ali için. Öğretmen Ali'nin evde kitap okuduğunu duyunca ve ödevlerini özenerek yaptığını görünce ona “Pekiyi” vermiş. Böyle giderse karnesinin de iyi notlarla dolu olacağını söylemiş. Ali daha çok çalışıyormuş artık. Evde yapılacak işler de çoğalmış. Radyo dinlemek, avluda oynamak, okuldan aldığı kitapları okumak hoşuna gidiyormuş.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Verdana;" class="mycode_font">Bir de yeni bir merakı gelişmiş Ali'nin: Sevdiği spor takımının resimlerini toplamak. Babası eve gazete getirirse, onun spor sayfalarına bakıyor ve bulduğu resimleri kesip saklıyormuş. Bazen de bakkala ya da manava gidip onlardaki birikmiş eski gazetelerin resimlerine bakıyormuş. Bakkal “Gazeteleri yerlere dağıtma da ne yaparsan yap. İstediğin kadar bak” diyormuş. Zamanla arkadaş olmuşlar. “Yazın bana çırak gir, Ali” demiş bakkal.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Verdana;" class="mycode_font">Ali Cuma günü eve sevinçle dönmüş. Annesine “Öğretmen okul temsili için beni de seçti. Çocuk Bayramı'na kadar hazırlanacağız. Bütün sınıflar gelip seyredecek.” demiş. Bundan başka annesine okuldan gene kitap aldığını, Pazar günü de arkadaşlarıyla avluda maç yapacaklarını bir bir anlatmış. Yemek saati gelince annesi sofrayı sermek için içeri geçmiş. Ali de peşinden. Masanın başına geçince çok şaşırmış; çünkü televizyonun yerine konmuş olduğunu görmüş. Ali okuldan döndükten sonra odaya girip çıktığı halde televizyonu fark etmemiş. demek ki, artık televizyon Ali için önemini yitirmiş.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Verdana;" class="mycode_font">Annesi “Sevindin mi Ali?” diye sormuş. Ali sevinmiş sevinmesine ama eskisi gibi değilmiş. Eskiden olsa hemen açar başına çökermiş. Bu kez öyle olmamış. Ali'nin arkadaşları ile yapacak işleri varmış. Artık programı dinliyor, hoşuna giden bir şey varsa izliyormuş. Sonra kapatıp biraz kitap okuyor ya da türkü söylüyormuş.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Verdana;" class="mycode_font">Televizyonda izlemek hoş ama kendi söylemek bir başka güzel oluyormuş. Ali artık böyle düşünüyormuş.</span></span><br />
<br />
<div align="right"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Verdana;" class="mycode_font">Kaynak: <a href="https://www.forumteams.com/yonlendir.php?url=https://www.acevokuloncesi.org/kaynak-dokumanlar/hikaye-kitaplari/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">AÇEV</a></span></span></div>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>